Detoksların adamı,
çekirge
yogilerin yıldızıyım…
Yazar-gezer-gazeteci ve bir
İstanbul yorgunu Fatih Türkmenoğlu Ricmond Nua Sapanca’da çok özel bir detoks
programına katıldı. Başlaması zor, sürdürmesi zaman zaman zahmetli de olsa, bir
dilim ekmek ve bir bardak çaya hasret kalsa da programdan mutlu mu mutlu
çıkmayı başardı…

Bir pazar akşamüstüydü. Gitmem
lazım, yeni bir ‘detoks’ programına katılmam; bizzat yaşamam ve yazmam lazım...
O ‘Pazar’ atmosferini anlarsınız, hiç canım istemiyor!
Evden çıkmadan önce son
yemeğimi yedim: Izgara köfte, bolca salata, biraz peynir ve birkaç dilim ekmek.
Detoksun yapılacağı Richmond Nua Sapanca’dan önümüzdeki dört günün mönüsünü ve
tüm programı göndermişlerdi de, çay içmeyeceğimizi anlamıştım. Su bardağıyla
iki tane çay içtim arka arkaya. ‘Tavşan kanı’ tabir ettiğimiz türden hem de.
Yanında birkaç tane de sigara.
Oh, ne de güzel geldi. Her
şeyin zararlısı güzel be kardeşim...
Tamam artık, yola
çıkabilirim. Trafik mırafik; en fazla bir buçuk saatlik yolum var. Sapanca’ya gidip
odama yerleşirim. Yarın sabah da erkenden program başlayacak. Acaba hiç
gitmesem mi?
Toksinlerden arınma
zamanındayım.
Kimbilir kaç ayın toksini.
Kimbilir kaç mide krampının, kaç sinir anının, ne kadar lezzetli ve zararlı yemeğin,
keyif cıgarasının toksini... Bırakacağım hepsini işte. Vücudumdan kopartıp
atacağım.
Akla yatkın, ama bir yerde
delikanlıyı bozan bir işlemin içindeyim. Artık çok geç. “Yarın sabah 6:30’da
uyanmanızı öneriyoruz” diyorlar resepsiyondan. Saat tam 7’de, altıncı katta
buluşacakmışız. Aman Allah, ne yaptım ben? Niye kendimi böylesine bir girdabın
içine attım? Ne olurdu toksinlerimle barışık, mutlu mesut yaşamayı
sürdürseydim?
Fazla düşünemedim, fazla
planlayamadım. İstanbul son günlerde çok yoğundu. İşler karışık, yöneticiler anlayışsız,
ruhum sallantıdaydı. Evden ayrı, güzel bir otelin rahat yatağında kendimden
geçtim. Gece yarısı bile değildi; öylesine televizyon kanalları arasında
dolanırken, uyuyakaldım.
Hep erken kalkarım, hep 6
bile olmadan dünyaya dalarım. Ama bu sabah hiç canım istemiyor. Toksinler beni
aşağı çekiyor zaar... Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Yerçekimine karşı
koyamıyor, gözlerimi açık tutamıyorum. Kirpiklerim batıyor, ağzımın içi
yanıyor. “Beş dakika sonra bir kez daha arar mısınız lütfen?”lerin sonundayım.
Çaresiz eşofmanların içinde, diğerleriyle buluşmak üzere altıncı kataki ‘bize
özel’ salondayım.
Ah o yolda kahvaltı
salonundan geçmeseydim... Ah o ekmek sepetlerine gözüm ilişmeseydi...
Ama gördüm hepsini. Değişik
şekil ve renklerdeki ekmekleri bir bir gördüm; hepsinin kokusunu duydum. Duymaz
olaydım; sonraki dört gün ekmeklerin kokusu hiç aklımdan çıkmadı...
Aslında ben sağlığıma
dikkat etmeye çalışırım; yanlış anlaşılmasın, içki kadehlerinde, kebap
tabaklarında kendimden geçmem. Omega 3 alırım, kolestrol ve şeker seviyelerimi
kontrol ettiririm, haftada en az iki kez spor yaparım. Uzun orman yürüyüşlerinde
kendimi bulurum. Dünyayı unutur, sıkıntıları eritirim.
Ama bu kez başka. Yemek
yok. Bedenime ve ruhuma yapacağım her tür iyilik, arınma adına çekeceğim her
tür sıkıntının sonunda kendime vereceğim hiç bir ödül yok! Ne yaparım ben?
Nasıl yaşar, nasıl nefes alırım ben?

- Merhaba, ben Eda. Bütün bu detoks programında
birlikte olacağız. Akşam sizi bekledim aslında, ama sanırım biraz geç geldiniz.
Grubun ikinci günü, siz de şimdi katıldınız. Herhangi bir rahatsızlıkta hemen
haber vermenizi tercih ederiz. Şimdi limonlu ılık suyunuzu içebilirsiniz. On
dakika sonra aşağıya, yoga stüdyosuna gideceğiz...
Grupla tanıştım. Aslında
dün akşam otele girerken kulağıma çalınan rahatlama müzikleri, yumuşak ışıklar,
doğru ayarlanmış bitkilerle farkında olmadan gevşemeye başlamış, ‘detoks’
konseptine yaklaşmışım sanki. Fazla mıyıldanmadan söylenen her cümleyi görev
edindim. Eda’yı sevdim, limonlu suyumuzu hazırlayan ‘juice master’ Selami’yi
de. O anda direnç göstermekten vazgeçtim. Artık detoks programına uymaya hazır,
her tür toksinden arınmak uğruna gerekenleri yapmayı göze almaya namzet bir
İstanbul yorgunuydum...
Küçük adamın ortada
oturduğu yoga stüdyasına girdim diğerleriyle. “Ben Peter, hoşgeldin Fatih”
dedi. 40’ında yok. Gözlerinden ışık çıkıyor. Duruşuyla huzur veriyor, “ben de
memnun oldum” diyorsun, en sıcacık kahkahasıyla gülüyor. Değişik bir adam. Ferrari’yi
satanlardan, kafayı sıyıranlardan; kendini binbir parçaya ayırıp, sonra da Hindistan’ın
aşramlarında parçaları birleştirenlerden. Belli; bu adam yok olup, tekrar
doğanlardan.
- Bu sabah da yürüme meditasyonu ile başlayalım
isterseniz. Hava güzel; bahçeye, çimlerin üstüne gidebiliriz. Bir 10, 15
dakika, sadece nefesinize dikkatinizi vererek, küçük adımlarla yürüyün.
Günde 25 kilometre yürüyebilen ben, bu on dakikaklık ‘yürüyüş meditasyonu’ndan yoruldum. İlk anda kendimi olaya
kaptırdım. Evet ya, ben hiç böyle gözlerimi kapatıp, sadece derin nefes alıp
vererek, bu kadar yavaş adımlarla yürümüyordum ki...

Adı: Peter Bertero. New
York’da doğmuş ve lise sona sona kadar Manhattan’da kalmış bir Amerikalı.
Babası ne iş yapar acaba, sormadım; herhalde orta-üst bir New York ailesi.
Liseyi bitirdiği dönemde, her tür zorluğu göze alarak, okumaya Rusya’ya gitmiş;
daha doğrusu o dönemdeki adıyla Sovyetler Birliğe’ne. Bir sürü sıkıntıyı aşmış,
bir düzine sogulamayı atlatmış. Moskova Üniversitesi’nin Rus Dili ve Edebiyatı
bölümünden mezun olmuş. Bu arada büyük bir aşk, neredeyse evlilikle son
bulacakken, top kaleden dönmüş. Bir boşluk anında, kulağına çalınan bir sözle,
kendini Hindistan’da bulmuş. Bangalore civarında dolanırken, gene tabii
rüzgarın tesiriyle, gurusu ile tanışmış. Yıl 2004, bizim Peter yogi olma
yolundaki bir çekirge; 85’lik usta Joyce ise dünyaya ışık saçan bir bilge...
“Her şey bir nefesle
başlar, bir nefesle biter. Hayata ilk geldiğimiz anda, ilk kez gözlerimizi
açmaya çalışırken biliriz bunu; bir de buradan ayrılırken... Nedense o aradaki
dönemde, nefesin önemini unutuveriyoruz. Nefes: Hayattaki en önemli şey. Şimdi
burundan derin nefes alalım, aynı derinlikte yavaşça verelim...”
Harika bir doksan dakika
geçirdik. Tabii vücudum direnmekte. Ne doğru dürüst eğiliyorum, ne kendimi
dengede tutabiliyorum... Ama sorun değil, yola girdim bir kere. Her sabah ve
her akşam, önümüzdeki dört gün boyunca yoga yapacağız. Ne verirlerse onu
yiyeceğim, ne derlerse harfi harfine yerine getireceğim. Tamamdır; ben
detoksların adamı, çekirge yogilerin yıldızıyım!

Kahvaltı bu mudur?
Hızlı bir duş sonrasında,
kahvaltı yapmak üzere aynı salonda tekrar buluştuk. Diğer müşteriler, aşağıdaki
salonda sosisler, yumurtalar, salamları hapur hupur götürürken; biz yapraklara,
bir takım çimenli, krevizli sulara, bitki çaylarına mecburuz... Ne yapalım;
hayatın dertlerinden, içimizde tuttuğumuz her zehirden arınmaya gelmişiz bir
kere..
Tabağımda biraz ot çeşidi;
en heyecan verici besin olarak iki ceviz, üç fındık. Yeşil acımsı, ekşimsi, hafiften
lezzetli mi desem; o koca bardak sebze – meyve suyunu içtim. Önümde tarçın,
zencefil, elma kabuğu çayım var. Hiç fena değil doğrusu. Ah bir parça peynir
olsaydı... Neyse, boşvereyim şimdi bunları; yanımda bu sefer bizim bu
programın düzenleyicisi Eda var ve sohbeti kaçırılmayacak kadar tatlı...
“Merhaba, nasılsınız ilk
gününüzde?” diye konuşmaya başladı Eda İçten. Otelin Spa bölümünün yöneticisi,
aynı zamanda detoks programının herşeyi. Sakin konuşan, özleri ışıldayan, ilk
bakışta sıradan gözüken ama dakikalar geçince güzelleştikçe güzelleşen bir kız.
“Biz yanlış besleniyoruz. Duygularımıza göre değil, vücudumuz için
beslenmeliyiz. Biliyor musunuz, bünyelerimiz aslında kendi kendilerini
temizleyen sistemler. Ama artık o kadar sağlıksız koşullarda beslenip yaşıyoruz
ki, vücut temizleme işini doğru dürüst beceremiyor. Bu yüzden senede iki kez
detoks yapmak önemli. Üç gün ile beş gün arasında bir temizlenme, arınma... Daha
uzun yapılamaz, çok tehlikeli olur o zaman. Bu dediğim kadar bir süre, toksinlerin
atılmasını desteklemek, vücutlarımızın ne kadar iyi çalıştığının farkına
varmamız için yeterli. Tabii normal zamanda da dikkat etmek gerekiyor. Bir kere
kafein ve şekerden uzak durmak bile çok önemli. Ayrıca düşünce detoksunun da
çok önemli olduğunu unutmamak lazım. Neyse, sonra zaten daha uzun uzun konuşuruz,
şimdi, siz de hazırsanız hep birlikte sabah yürüyüşüne çıkacağız. Bu arada
biraz başınız ağrıyabilir; panik yapmayın, hemen bize söyleyin, bir çaresine
bakarız...”
Minibüse doluştuk sekizimiz
birden. Dağların tepesine çıktık, olağanüstü bir doğanın içinde yürümeye
başladık. Bizim bitki uzmanımız, “juice master”, Selami Kocaman da katıldı. Her
tür otu anlattı, her meyveyi tattırdı. Derelere girdik, çok güzel enerjisi olan
bir köşede Peter’la biraz daha rahatlama hareketlerimizi yaptık. Yok canım, ben
çok iyiyim. Canım yemek falan istemiyor; bir tek burnumda biraz emek kokusu, o
kadar.
“Ben üç senedir otlarla
ilgileniyorum. Bir sürü ot ve yaban meyvesini tanıyorum. İnsanların hep dış
güzellikle lgilenmelerini de hiç anlayamıyorum. Oysa güzellik önce içeriden
başlıyor... Nezle olunca portakal suyu içmenin bir anlamı yok. Bitkilerle
babamın barsak kanseri iyileşti. Şimdi ‘bir akşam gel de rakı içelim’ diyor... Babamın
tedavisinde, tabii ilaçların yanısıra; ısırgan, zencefil, meyan kökü ve
maydanoza yüklendim. Fazla meyve üzerinde durmadım; malum çok asit var, zararlı
olabilir... Bir de şunu unutmamak lazım, bütün sebzelerin yaprakları ve kökleri
çok önemlidir. Ben bu civardaki bütün köyleri olaştım, bir sürü yaşlıdan reçeteler
topladım. Bir hocam var, Jennifer, sonra da onunla her bir karışımın, her bir
reçetenin üzerinden geçik. Toksinlerden arınmak için domates, ısırgan, kereviz
bolca tüketilmeli. Sabahları tarçın ve karanfil çayını da unutmamak lazım.
Meyveleri bıçakla kesmemek, tuz olarak sadece az miktarda kaya tuzu kullanmak
lazım...”
Yürüyüş sonrası malum
merkezde yemeklerimizi yedik. Hepimizin gözü dönmüş; sıfır yağlı brokoli
çorbasına ve rengarenk otlara bir saldırışımız var ki...
Akşam yogasına kadar da
Spa’da harika bir üç saat geçirdim. Gurum Eda’nın önerdiği ‘Lenf Drenaj Masajı’
ile, vücudumun temizlenmesine tanıklık ettim. Her gün masaj yok; ama spa ve
jakuzler, sauna ve sıcak taş yataklar, her gün bana açık... Bir taş yatak, on
dakika buhar odası; arada limonlu su, zencefil ve meyan kökü çayı ve yeşil elma,
üstüne buz odasından bir avuç buz yüze...
Neyse, bende laf bol, spa
zamanı çabuk geçti. Derken akşam yogası, yoga sonrası meditasyon ve gene yemek
vakti...
- Bizim altıncı kataki salona kadar nasıl
gidebileceğim acaba? Buraya geleli bir gün oldu, ama bende bir durum var.
Halsizim. Yorgunum. Bir de başıma inceden bir sızı saplandı... Şimdi bunlar
bana ilaç da vermezler. Geçer mi acaba? Yok yok, sanki gitgide artıyor bu nalet
olasıca şey...
O akşam başıma saplanan inceden
ağrı, gitgide şidetlendi ve tam iki gün boyunca bana dünyayı dar etti. “İyi
gelir” diye dayadıkları koca bardak çilek suları olmasaydı kimbilir halim
niceydi... Bir ara, üçüncü gece miydi acaba?, başımı odanın duvarlarına vurasım
geldi. Bu detoks meğer böyle yapabilirmiş; ne kadar çok alışkanlığımız varsa,
onlara yakınlaşamamak, böylesi tepkilere neden olurmuş. Çay, kahve, gazlı
içecek, sigara...
Çılgınca ağrıya karşın,
programımda hiçbir aktiviteyi atlamadım. Kilom aynıydı, ama her gün bir miktar
inceldiğimi gözlerimle gördüm. Boynum uzadı, parmaklarım kalemleşti; işte
parmak, işte el!
Ama aklım bir başka şehirde,
bir başka valste. Bir adet ‘Ajda’ tabir ettiğimiz bardak çay, iki ince dilim
kızarmış kara ekmek; yanında biraz beyaz peynir, üç zeytin, yarım domates...
Hayatta aslında ne kadar az zevkim; ne kadar basit mutluluklarım var... Bir
çay, bir kahve, üstüne bir adet sigara... Sonra spor da yapayım, rejim de. Ama
şu kadarcık zevkim kalsaydı yanımda keşe...
“Pazar çoktan geçmiş, eşeği
Niğde’ye sürmüşüz bile.” Programın yarısını çoktan geçmişiz. Bir başka yürüyüş
sırasında, ormanın başka bir köşesindeyiz. Gene sekiz kişiyiz, gene son derece
motiveyiz.
Bu yürüyüşlerde hep
başkalarıyla sohbet etmek zevkli oluyor. Bu defa Lizi Şenbay’la yanyana geldik.
Onun da başı çk ağımış meğer. “Kafamda sanki bir dalga vardı; ama iki günde
geçti” dedi. Orta yaşlı, çok zarif bir hanımefendi. Şu program çerçevesinde
her zaman, her sohbette olduğu gibi, konumuz dönüp dolaşıp yemeğe geliyor, “İlaç
niyetine yiyorum herşeyi... Sevmiyorum tabii ki! Normal yemek yemeyi özledim.
Sabahları bir çay, bir kahvaltı... Uyanınca meyve yemeyi sevmiyorum.”
Ah ben de Lizi Hanım!
Anladım, önemli bir temizleme sürecindeyim, ama canım yerine geldi, ağrılarım da
geçti ya; aklımda sadece normal hayat rutinlerim: Bir çay, bir dilim emek, bir
lokma beyaz peynir...
Ve son gün geldi.
Başımın çılgın ağrısı geçti.
Son derece sakinim. Acaba bu vahşi dünyada, böyle afyon çekmiş, sinirleri
alınmış gibi dolaşmak insana ne kazandırır ki? Etsiz, çaysız, kahvesiz,
tutkusuz, enerjisiz, kavgasız bir yaşam... Derinliğin içsel olduğunu mu
algılamalyım acaba? Hayatın boşluğunu, gereksizliğini, maddi dünyanın bizleri
yavaş avaş öldürdüğünü?
Bizim gurular Eda ve Peter,
bütün sohbetlerde kafeinin ne kadar zararlı olduğunu, siyah çayın ne denli bağımlılık
yapıcı olduğunun anlattılar; gayet iyi anladım. İçkinin çok çok az tüketilebileceğini,
sigaranın hayattan tamamen atılması gerektiğini de. Onlardan yavaş nefes
alanların uzun yaşadığını, her tür zararı şeyin bir nevi illüzyon yaratıp
insanda daha fazlasını isteme güdüsü yarattığını öğrendim. Artık gayet iyi
biliyorum, her tür zevk veren şey, insanı dipsiz kuyuya doğru sürükleyen tuzak.
Ye, kan şekerin yükselsin, daha çoğunu iste, onu da tüket... Gitgide
çikolatadaki doz aşımı, gitgide içine girilemeyen pantalonlar, saklanamayan
göbekler...

Son akşam pastası
Son gecedeyiz artık. ‘Son
derece yeşil’ akşam yemeği masamızın konuları, son dört gündür olduğu gibi; bu
detoks meselesi ve çıkınca neler yememiz gerektiği. Herkes aklına geleni
söylüyor, ben de yakın geçmişte rastladığım bir genci ve onun isteğini dile
getirdim:
- Geçenlerde iki lahmacun arası bir buçuk döner
koyduran bir çocuğa rastaladım. Nasıl olur acaba, çok merak ediyorum.
Hay demez olaydım; son
gecenin en ilginç konusu haline dönüştü bu ‘lahmacun arası döner’ meselesi. Oysa
kimse programı aksatmamış, kimse toksik gıdalara bu denli yakınlaşmamıştı. “Mutlaka
buradan çıkar çıkmaz deneyeceğim” dedi herkes.
‘Buradan çıkmak!’
Ne kadar yakın, işte sadece
kalan yarım gün; ama bir o kadar da uzakta görünen özgürlük... Eda “Bu akşam
size bir sürprizimiz var” dedi. O anda ışıklar söndü, üzerine dizili mumları
yanan bir kocaman pasta içeri girdi. “Ama pasta, nasıl olur?” falan demeye
başlamıştık ki, hemen olaya açıklık getirildi. Meğer tadı sadece incir kurusu
ve kayısıdan gelirmiş. İçinde de biraz ceviz ve fındıktan başka bir şey yokmuş.
Valla pek güzel, bana göre çok gerçekti.
Son sabah
Yataka kendi kendime bir
sağa, bir sola dönüyorum. Ellerim, ayaklarım inceldi. Daha başkayım. Dönüşüm,
oturuşum, banyoya gidişim daha hızlı, daha küçük. Aynada gördüğüm bakışım parlamış
sanki...
Başağrısı hariç
zorlanmadım. Yoga hareketlerimde esnekliğim bariz şekilde arttı. Karnım indi,
canım artık neredeyse yemek istememeye başladı. Belki biraz eğitildim, doğanın
gücü karşısında biraz daha eğildim...
Ama bu dört günün sonunda ‘nasıl
hissettiğimi’ soracak olursanız, en çok ‘yükseldiğimi’ hisediyorum. Bunun tam
olarak nasıl anlatılabileceğini bilemiyorum. Sanki şöyle birşey; artık ‘Hayatın
tamamen bir kurgudan ibaret’ olduğunu düşünmüyorum. Tanıdık bir başka ben’e
yeniden kavuştum. İlk gençlik yıllarımda olduğu gibi, ‘Kurgunun biraz olsun
yönlendirilebileceği’ duygusuna yaklaşmaktayım. Açık denizde akıntıya karışmış
bir zerrecik değilim artık. Evet suyla bütünüm; ama rengimi, kokumu, farkımı
hissediyorum...
Aynada kendime gülüyorum. Sanki
gökyüzündeki yıldızımı tekrar buldum. Evet evet, bu sabah, bu aynanın
karşısında, aynen böyle hissediyorum. Şimdi son yoga ve meditasyon var,
ardından son kez grup yürüyüşü yapıp dağılacağız. Ama ben güçlüyüm. Bir daha
kendimi bu kadar zararlı yemeğe, zaman zaman hareketsizliğe bırakmayacak kadar
güçlüyüm. Hayatı ve kendimi seviyorum. Yıldızım tam üzerimde; hissediyorum.
Şöyle elimi uzatsam, yıldızımı avucumun içine alsam; hayat benimdir yine.
Yine.

Meyva suyu uzmanı,
‘Juice Master’ Selami Kocaman’dan öneriler
Sigara İçenler
Bir miktar taze adaçayı,
meyan kökü, yarım limon kabuğunu kaynatın. Günde sadece bir bardak için.
Nefesinizin açıldığını hissedeceksiniz.
Baş ağrısı çekenler
Ginseng ve karanfili
kaynatın, ılık hale gelince için. Ayrıca çilek yemek veya suyunu içmek çok
faydalı. Baş ağrısı için çok faydalı bir başka besin de ceviz.
Mide rahatsızlıkları
olanlar
Ökse otu, meyan kökü ve
zencefili kaynatın; karışımı çay niyetine için. Maydanoz her tür mide
rahatsızlığında vazgeçilmez ilacmızdır. Bolca yenebilir, veya katı meyve
sıkacağı yardmıyla suyu içilebilir. Maydanoz unutkanlığa da çok iyi gelir.
Yalnız önemli bir uyarı: Sakın yarım çay bardağından fazla maydanoz suyu
içmeyin!