27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

 

İstanbul’da esnaf lokantaları kültürü

 

İstanbul’un esnaf lokantaları hem yemek kültürümüzün hem de toplumsal kaynaşmanın önemli duraklarıdır. Bu öğlenci lokantalarında, tüccar ve esnafın yanı sıra üniversite hocalarıyla yazar-çizer takımı da yemeğini yer.

Nisan ayının ortalarında İstanbul Ticaret Odası, kent kültürüne hizmet eden bir güzel çabaya daha imzasını attı: Mutfak Dostları Derneği’nin ikinci başkanı ve yemek yazarı Sevim Gökyıldız’ın hazırladığı ‘İstanbul’un Esnaf Lokantaları’ adlı kitap, İTO’nun desteğiyle çıktı. İstanbul’un farklı noktalarındaki 40 esnaf lokantasının, kuruluş öyküleriyle olduğu kadar, güncel özellikleriyle de tanıtıldığı ve her birinden özel bir yemek tarifinin yer aldığı sayfalar, sunumlarıyla da şık bir kitap oluşturuyor. Bu 40 mekânın çarpıcı fotoğraflarla aktarıldığı sayfalarda, lokantaların kısa İngilizce tanıtımlarına da yer veriliyor.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı Dr. Murat Yalçıntaş’ın kitabı sunuş yazısında, “İTO olarak, İstanbul’un esnaf kültürünün, bir zamanlar en önemli taşıyıcısı olan esnaf lokantalarına karşı vefa borcumuzu ödüyoruz” demesi, eğer üzerinde düşünülürse, çok zengin bir ayrıntılar yumağının ipucu…

Ben kendi adıma, Sayın Yalçıntaş’ın sözünü ettiği türden yani ‘klasik’ tarzda bir esnaf lokantasına gidip oturduğumda -ki bunun saati çok önemlidir; esnafın öğlen paydosuna uymalıdır- önce dikkatle çevremi izlerim. Tezgâhının, işinin başından kalkıp gelmiş ustalar ve kalfalar, bu çalışkan insanlar, siparişlerini verip masalarında beklerlerken, yüzlerindeki hazzı izlemek, bana mutluluk verir. Birazdan yemek gelecek, karınlar doyurulacaktır…

Ama dikkat isterim; esnaf adam, hem fazla para harcamak taraftarı değildir, hem de yemesine içmesine meraklıdır, titizdir. Öğle yemeklerinde de, sırf karın doyurmak için değil, keyfini de çıkararak yemek yemek ister. Fakat sürprizleri de sevmez; evinin yemeklerine, anasının ve eşinin sofralarına alışıktır…

Tabii bir de yine Sayın Yalçıntaş’ın sözünü ettiği gibi, ‘İstanbul’a mal almaya’ gelmiş Anadolu tüccarı vardır ki, o da eskiden beri çalıştığı İstanbullu tüccar tarafından, özenle seçilmiş bir mekâna davet edilmenin keyfini çıkarır esnaf lokantasında…

Aslında tarihî yarımadanın Kapalıçarşı-Sirkeci-Eminönü hattından 19. yüzyıl Beyoğlusu’na uzanan esnaf lokantalarının geçmişi, imparatorluktaki modernleşmenin ve hatta Tanzimat’ın çok öncesine, Evliya Çelebi zamanına kadar uzanır.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nin İstanbul bölümlerinde, ‘beşer altışar tencere yemekli ocaklar’ bulunduran aşçı esnafından söz edildiğini biliyoruz. Yine Çelebi’nin, “İstanbul aşçıları kanunudur” diyerek, “her aşçı dükkânında bir çâşnigîr” bulunması geleneğinden dem vurduğunu da söyleyebiliriz. Bu da bize, esnaf lokantalarının tarihini, en azından 1635’lerden itibaren izleyebileceğimizi gösterir. Çelebi’nin İstanbul’da gezip tozarak Seyahatnâme’nin İstanbul bölümlerini kaleme aldığı tarihte, yani 1635’lerde elbette esnafın kendisi ve özellikle bekâr esnaf, bu aşçı dükkânlarında karın doyuruyordu. O çağların şehirleşme tarzı, Osmanlı başkentinin yapısı göz önünde bulundurulduğunda, 1600’lerden 1800’lere, esnaf lokantalarının, daha doğrusu, o dönemin deyişiyle, ‘aşçı dükkânlarının’ başkentin ticaret merkezlerinde ve büyük çarşılar çevresinde yayıldığı görülür…

Osmanlı modernleşmesinin öne çıkmaya başladığı 1850’lerde, bu ‘aşçı dükkânları’ yeni bir evreye girecek ve 1888’de Sultan II. Abdülhamid’in izniyle, ‘Hacı Abdullah’ kurulacak; 1897’de de, daha sonraları ‘Konyalı’ adını alacak olan ‘Konya Lezzet Lokantası’ onu takip edecektir. Artık bunlar, İtalyancadan Türkçeye girmiş bir sözcük doğrultusunda, birer ‘lokanta’dırlar. Henüz Fransız kökenli ‘restaurant’ (Türkçe imlasıyla, restoran) sözcüğü ortalarda yoktur!

Ayrıca bilmek gerekir ki, daha o dönemlerde, adı geçen bu lokantalar, günümüzdeki ‘Klasik Türk Mutfağı’ yemekleri yapan yerler haline gelebilmiş değillerdi; son derece mütevazı işletmelerdi... Örneğin Hacı Ahmet Doyuran’ın Sirkeci’deki ‘Konya Lezzet Lokantası’, dört masa ve on altı sandalye ile işe girişmişti…

O çağların esnaf lokantası öykülerine örnek seçilebilecek bir macerayı da, ‘Pandeli’nin kaderinde izleriz: 1901 yılında, 19 yaşında bir genç, Eminönü’nde küçük bir esnaf lokantası açar. Lokantaya kendi adını verir: ‘Pandeli.’ İstanbul Ticaret Odası’nın eski mekânının kapı komşusu hal binasının hemen yanıbaşında açılan bu esnaf lokantası, lezzetli yemekleriyle kısa sürede bütün esnafı kendine bağlar. Pandeli ya da Cumhuriyet’ten sonra, 1934’te aldığı soyadı ile ‘Pandeli Çobanoğlu’, Niğdeli bir Rum ailenin çocuğudur. Yine 20. yüzyıl başlarında, 1919’da, bu kez kentin Kadıköy yakasında, Yanya eşrafından Hüseyin Horp’un oğlu Fehmi Efendi, kendi lokantasını kuracak ve bugün ‘Yanyalı Fehmi’ diye anılan bu mekân da, Hacı Abdullah, Konya Lezzet Lokantası ve Pandeli gibi, zaman içinde ‘esnaf lokantası’ kimliğinden sıyrılacaktır. Yine Anadolu Yakası’nda, Üsküdar’ın Kanaat’i yahut Fatih’teki Hünkâr Lokantası ile Kapalıçarşı civarındaki Subaşı ve Beyoğlu’nun Hacı Salih’i hep aynı yolu izleyeceklerdir.

Sonuçta bu lokantalar, yerli-yabancı devlet adamlarıyla birlikte, sanatçıları, şairleri, yazarları ağırlayan ünlü birer İstanbul lokantası olacaklardır.

Müşterisi temelde, yakın çarşı esnafı olan bu ‘eski’ esnaf lokantalarının bir bölümü, hızlı bir evrim geçirmişlerdir. Zaman içinde, müşteri profilleri değişmiş; patronla işçinin yan yana yemek yediği bu lokantalara, sinema, tiyatro ve basın dünyasının renkli simaları da katılmıştır. Özellikle Beyoğlu civarındaki bu tür lokantaların müdavimleri arasına, sanatçılar ve yazarlar girerken; gazeteciler de, ‘Mahmutpaşa’nın mutena esnaf lokantaları’ ya da Kapalıçarşı’nın kendine has mekânları arasında gözükmeye başlamışlardır...

‘Klasik’ esnaf lokantalarının geçirdiği bu evrimde, temel faktör zenginleşen ‘büyük esnaf’ ve tüccar sınıflarının talebi ise de, tam o döneme denk düşen ‘alafrangalaşma’ sonucu işsiz kalmış eski konak aşçılarının esnaf lokantalarına kapılanmalarını da unutmamak gerekir! Bu nedenlerle, dönemin İstanbul’unun en iyi, o zamanki deyimle ‘en mutena’ esnaf lokantaları, kentin önemli alışveriş ve ticaret merkezlerindeydi; ama her büyük ve eski semtin kendine has birkaç esnaf lokantası da yok değildi…

Aslında İstanbul’un esnaf lokantaları arasında bir geziye çıkmak, semt semt İstanbul’u dolaşmak gibidir. Şimdi isterseniz gelin birlikte böyle bir geziye çıkalım ve bu gezimizde, rehberimiz yazar-çizer takımının, ‘gazeteci milleti’nin yazıları, anı parçaları olsun.

İlk durağımız, Halit Fahri Ozansoy’un ‘Edebiyatçılar Geçiyor’ adıyla 1939’da yayımlanan anıları arasındaki ‘Aşçı Çavuş’un dükkânı.’ Birinci Dünya Savaşı yıllarında ‘Hecenin Beş Şairi’nden biri olarak öne çıkan edebiyatçımız, Mütareke İstanbul’unda, Kadıköy’de oturmaktadır ve ‘Altıyol ağzından kerestecilere inen dar sokağın başındaki bu küçük aşçı dükkânında’ Kadıköylü aydınların nasıl toplaştığını anlatır bize:

Dükkânın aşçısı ve sahibi Çavuş, Mütareke’nin o parasızlık günlerinde öğretmeninden şairine, gazetecisinden filozofuna, veresiye defterinin sayfalarını açmıştır! Halit Fahri’nin anlatımına göre, “Dükkânın en civcivli zamanları, akşam yemeklerinde idi. Bizim kafileden, münavebe ile (dönüşümlü olarak) kimler gelmezdi ki? Ahmet Haşim, Faruk Nafiz, Cemil Sena, Haşim Nahit, Reşit Paşazade Akif, Reşat Nuri, Fahri Celâl, Fecir Kütüphanesi sahibi Cevdet ve daha hatırlamadığım bazı çehreler…”

Çavuş’un paçası meşhurdur; ama Mütareke İstanbul’unun aydınları, onun böbrek veya pirzolasını da pek sevmişlerdir! Daha sonraki kuşağın aydınları ve gazetecileri de, örneğin Rakım Çalapala, Yusuf Ziya Ortaç, Burhan Felek, Şükrü Baban, ‘lokanta adresi bilir’ insanlardır. Ama esnaf lokantalarını en iyi bilen ve tadını çıkaran ‘gazeteci tayfası’ ile yazar kuşağı, Cumhuriyet sonrasının ilk kuşaklarıdır. Bunlardan biri de, öykücülüğümüzün önde gelen isimlerinden gazeteci-yazar Orhan Duru’dur.

Rahmetli Orhan Duru, esnaf lokantalarının kıymetini çok iyi bilirdi; öyle ki, ‘Yaşasın Esnaf Lokantaları’ diye bir denemesi de vardı. Yazısına verdiği başlığın ötesinde, bu denemesinde sevgili Orhan Duru, gerçekten esnaf lokantalarının hakkını vermiştir!.. Bakın Orhan Duru, Sevim Gökyıldız’ın da kitabına aldığı Bursa Gül Lokantası için, neler yazmış:

“Bursa Gül Lokantası’nda daha kapıdan canlılık ve espri ile karşılanıyorsunuz. Tüm çalışanlar durmadan konuşuyor, havada yumuşak. Tatlı sözler uçuşuyor. Örneğin kuru fasulyenin adı ‘kanarya.’ Garson bağırıyor: ‘Ver bir pilav üstü az kanarya.’ Ya da başka bir sesleniş ocağa doğru: ‘Ver bir pilav, kanaryasız olsun.’ İlk kez duyan şaşırabilir ve şaşırıyor da. Burası Nuruosmaniye ile Çemberlitaş arasında, deri giyim eşyaları satan dükkânlarla sıkıştırılmış ufak, kemerli bir aşevi. Herhalde Nuruosmaniye Camii’nin külliyesinden bir parça. Fazla oturan müşterilere bağırıyor aşçı: Suyu çiğnemeyelim.”

Orhan Duru, önemsediği iki esnaf lokantasını daha anlatıyor: Biri, Kapalıçarşı’daki Sevim Lokantası diğeri de, şimdilerde ‘Aslan Restoran’ adını almış olan ve Sevim Gökyıldız’ın kitabındaki 40 esnaf lokantası arasında da sıralanan bir zamanların ‘Ümit’i… Ümit’i, rahmetli Orhan Duru denemesinin son bölümüne saklamış. Ümit Usta’yı kastederek, “Bu noktada Ümit’ten söz açmak gerekiyor, en sonunda bir eski hanın bir basımevine bakan yüzünde çok güzel bir yer buldu. Donattı orayı. Şimdi sık sık buradayız. Görkemli sebzeler. Pırasa en başta. Kabak dolması yoğurtlu, ıspanak ezme. Enginar ve daha neler. Buraya bira içen turistler de geliyor öğle yemeklerinde. Onlar ne anlar!..”

Oysa sevgili Artun Ünsal’ın da pek takdir ettiği Sevim Lokantası’nın çevresinde dolanan turistlere pek kızmaz rahmetli Orhan Duru. Neden mi?.. Kulak verelim:

“Sevim Lokantası’nda, 1945 tarihli kendi tabaklarında kabak tatlısı sunduklarında yerimden hopladım neredeyse. Yabancı turistler çevrede dolaşıyorlar ve pek anlamıyorlar bu lokantayı. Şaşkınlıkla bakıyorlar. Arada bir, damak tadı olanlar burada yemek yiyor.”

Evet; çoğu turistin kısa bir sürede İstanbul’u anlaması zordur sevgili Orhan Duru!.. Ama bütün bu anılar, aslında İstanbul’un kent kültüründeki ilginç bir ayrıntıyı da ortaya koyuyor: Bu öğlenci esnaf lokantalarına, tüccarından usta ve kalfasına, her tür esnafın yanısıra üniversiteden hocaların, yazar-çizer takımının, gazeteci milletinin gelmesi, bu kaynaşma, büyük bir zenginliktir, değil mi?

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


71425 - unknown - 38.107.179.239