KENNY WHEELER:
YAZILARAK, ÜFLEYEREK DAMITILMIŞ CÜMLELER

Bir müzisyen düşünün en küçük gruplardan dev orkestralara
kadar her tür projenin hem yaratıcısı hem de içinde var olsun.. Jazz’da bir
müzisyeni usta kılabilmek için en önemli deneyimsel boyuttur bu. Çünkü,
müzisyen küçük projelerde de kapsamlı orkestralar deneyimlerde de hep kendi
söyleyeceğini kendi ifade ve üslubuyla var olacaktır. Bunları düşünürken, söz
konusu yaratıcı özelliğin en önemli simgelerinden biri olarak bu yazımızın
konusu Kenny Wheeler anımsatmak istiyoruz. 1930 Kanada doğumlu Kenny Wheeler,
on iki yaşında kornet çalmaya başlamış gençliğinde ise kornette çoktan deneyim
sahibi olmayı başarmıştı. Eğitimini Toronto Konservatuarında armoni ve trompet
dersleri alarak sürdürdü.1952 yılında ülkesi Kanada’dan İngiltere’ye gitti. O
günden bu yana İngiltere ve Avrupa’nın en büyük ustalarından biri. Wheeler,
korneti hep çaldı. Ama, ana enstrümanı çoğu kez trompet, bu süre sonraysa
flügelhorn olmuştu. Yani, takıntısı üfleme çalgılar olagelmişti. Ancak yalnız
müzisyen kimliğiyle anılmadı Wheeler. Aynı ölçüde önemli bir kompozitördü de.
Kenny Wheeler’i jazz’ın herhangi bir akımına bağlamak sadece
onun bir temsilcisi olarak düşünmek pek hoş olmaz. Çünkü sanatçının
kompozisyonlarında olsun, performanslarında olsun, jazz geleneğinin derin
izlerine ve modern jazz’ın çeşitli ve renkli açılımlarına bir arada
rastlanılabilir. Yani, sanatçı biten yüzyılın jazz akımlarının farklı
bağlamlarda hep izleriyle dolaşmıştır. Bu uzun müzikal deneyim içinde, Wheeler
jazz geleneğini tüm incelikleriyle özümsemiş, ama bu müzikteki her tür
modernist açılıma, başta bebop jazz’ı olmak üzere sahip çıkmaktan hiç
vazgeçmemişti. Bunların yanında, her türden soyut ve avangard deneyim içinde de
yer aldı. Free jazz’dan bir dönem yoğun esinlendi. Özgür doğaçlama
pratikleriyle bezeli orkestralarda da bulundu. Albümlerinde, tüm bu birikimin
farklı izdüşümlerine rastlandı. Oturmuş stilinde, öncelikle çeyrek yüzyıldır
özel bir romantizm, yer yer yoğun bir hüzün ve melankoliyle başbaşa kalındı.
Jazz bir tutkuydu onun için. Ama, önemli olan kendine has bir üslup ve
kompozisyon dili oluşturmaktı ki, bunu 1970’lerin ortasından bu yana tüm
zenginliğiyle hayata geçirmeyi becerdi. Onun jazz’ının sofistikeliğinde, yer
yer yaslandığı Avrupa müzik geleneğinin ve İngiliz müziğinin izlerine de
rastlandı. Asıl kaynaksa çoğunlukla ABD eksenli bir modern jazz birikimi oldu.
Sanatçı, bize sorarsanız en üretken dönemine kırklı yıllarda
ulaştı. Kıvamında bir sound’u bu süreçten sonra geliştirdi ve yaklaşık çeyrek
yüzyıldır, deyindiğimiz müzikal açılımlarını albümlere dönüştürdü. Sanatçının
ECM ağırlıklı sayısız albümü çıktı. Ama, bu konuda da bir değişim yaşadı
Wheeler. Ve bu yıl son derece genç bir firmadan onun iki yapıtına birden
rastladık. Bu firmanın adı Cam Jazz.. Türkiyeli müzikseverlerin bu genç
firmayla tanışmasının bir uzantısı olarak da değindiğimiz iki albüm “Where Do
We Go From Here?” ve “What Now?” albümlerini geçmiş haftalarda edinme, dinleme
olanağı buldu jazz severler. İşte bu vesileyle Wheeler, kıdemli, ama o denli de
genç ruhlu bir müzisyen olarak ciddi bir gündem oluşturdu. Dörtlüsüyle çıkan
albümünde yalnız flügelhorn çalması, sık rastlanmayan bir özellikti.
Dolayısıyla, çok farklı jazz açılımları ve müzik renkleriyle başbaşa kalıyor dinleyici.
Ama, bu yeni deneyimi, azıcık da olsa anmadan önce, Wheeler’ın özel müzik
tarihinin de küçük bir panoramasını çizmek istedik.
Wheeler, İngiliz jazz ortamında adını yarım yüzyılı aşkın
bir süre önce duyurmaya başlamıştı. Kendine has, stili daha genç yaşlarda
dikkati çekiyordu.
Onu ilk etkileyen isimler Buck Clayton ve Roy Eldrige
olmuştu. İngiltere’ye göç ettikten sonraysa Miles Davis ve Fats Navarra, onun
diğer sevgilileriydi. Wheeler, ilk Londra’ya yerleştiği yıllarda, ticari
hayatını sürdürmek için dans orkestralarında çalarken, öte yandan giglerde Joe
Harriott ve Ronnie Scott gibi modernistlerin yanında asıl jazz algısını
geliştirmeye başlamıştı. İçinde yer aldığı önemli bigband’ler arasında Roy Fox
ve Vic Lewis’ınkiler anılabilir. Onun asıl çekici dönemiyse 1959 yılında
gerçekleşti. Tam 1965’e kadar ünlü Johnny Dankworth’un grubunda trompetçiydi.
Newport dahil birçok jazz festivalinde dikkatleri toplayan bir müzisyen
durumundaydı. Wheeler’ın bir besteci ve aranjör kimliğiyle ortaya çıkması da bu
deneyim içinde belirginleşir. Yine 1960’lı yıllarda Friedrick Gulde’yle
yaşadığı müzikal deneyim ve Clark –Boland Big Band’deki soloist kimliği ve
virtüözitesi Wheeler’ı gitgide ön plana çıkaracaktı. Sanatçının, başta
andığımız özgür doğaçlama arayışları da aynı zaman diliminde gün ışığına
çıkmıştı. Bu çizgide ilk kez John Stevens&The Spontanious Music Ensemble’ın
çekirdek üyesiydi. Daha sonra, aynı türden deneysel pratikliği Tony Oxley
Altılısı’nda yaşamıştı. 1969’dan itibarense Mike Gibbis Orkestrası’nda çalmaya
başladı. O çağın jazz algısına ayak uydurmanın da bir uzantısı olarak akustik
yanında elektrikli sound arayışlarının hiç dışında durmadı. Rock ritimlerinden
hep kıyasıya yararlandı.
1968 yılında kendi liderliğinde ilk albümünü yayımladı.
Görüldüğü gibi özgürlükçü bir müzik ve jazz vizyonu içinde yeşeren Wheeler’ın
entelektüel bir bakış tarzı vardı. “Windmill Tilter”. Bir bigband için
yazdığı kompozisyonlar Cervantes’in “Don Kişot” öykülerine ithafen
bestelenmişti. Bu arada, Almanya kökenli, Alexander Von Schlippenback’in
liderliğini yaptığı “Global Unity Orchestra”nın üyesiyken Avrupa’daki her
türden deneysel açılımların tam da göbeğinde bir müzisyen olduğu artık
kanıtlanmıştı. Bu grubun birbirinden enteresan üç albümünde de Wheeler tam
birikimiyle yer almakta. 1971 yılındaysa, avangard jazz’ın belki de ilahlarında
kabul edebileceğimiz, jazz’a sınırsız yenilikler kazandıran Anthony Braxton’ın
grubunda çalarken, bu efsanenin sound’una yepyeni jazz renkleri taşıyordu
Wheeler. “The Complete Braxton” adlı ünlü albümde özel bir müzikal deneysel rol
üstlenmişti trompetçi. Wheeler, hem Avrupa eksenli bir deneyim göbeğinde, hem
de ABD, New York’daki modern jazz açılımlarından uzak durmayan; bu iki kanalı
da özümsemiş ilginç bir İngiliz müzisyen kimliğini işaretliyordu. Yani Global
Unity Orchestra veya Braxton grubunda soyutlamacı bir jazz algısı içinde
gezinirken, aynı zamanda daha formal yapılı projelere doğru da yönelebilecekti.
1973’de çıkan “Song For Someone” adlı ikinci albümü bu çizgilerin birtakım müzikal
bileşenlerini arayan bir Wheeler’ı gösteriyordu. 1960’ların bu jazz ve
doğaçlama tavrına sahip çıkan ECM firmasıyla yaptığı anlaşma ve 1975’de
yayımlanan “Gnu High”la son derece yetkin bir Avrupalı müzisyen tavrını öne
çıkaracaktı. İkinci albümde free ve jazz elementler ön plana çıkmış, bu ilk ECM
albümündeyse tam bir Wheeler kaynaşımı belirginleşmişti. Bu parlak albümün
gündem oluşturmasında grubun müzisyen kadrosu da çok önemli. Çünkü ekipte
piyanoyu Keith Jarrett, bası Dave Holland, davulu Jack de Johnette çalmaktaydı.
Yani üç ECM sanatçısı birden. Jazz medyasının belki en çok ilgi gören
albümlerinden biri oldu “Gnu High” albümü. Wheeler’ın albüm projeleri devam
ederken, 1977’de yaratıcılarından biri olduğu bir trioyu da anmak gerek:
Azimuth. Ünlü İngiliz jazz piyanisti, yeni duo ve quarted albümündeki yol
arkadaşı John Taylor ve Norma Winstone’dan oluşuyordu bu trio. Komplike bir
avangard algı ve jazz deneyiminin sonucuydu bu proje. Birbirinden etkili üç de
albüm yayımladılar ECM’den. Yine 1977’de Wheeler’ın bir de “Deer Wan” adlı bir
albümü daha çıktı ki artık sanatçı kendi jazz çizgisinde bir mükemmeliyete
ulaşacaktı. Albümdeki konukları Jan Garbarek, John Abercrombie, Dave Holland,
Jack de Johnette ve Ralph Towner’dı. Wheeler’ın müzikal çizgisinde oluşturduğu
bir üst nokta durumundaydı albüm.
Kenny Wheeler 1980’li yıllarda daha da geliştirip
zenginleştirdi müziğini. Sanatçının kaynaşım jazz’ına belli ölçülerde hep
sempatisi olageldi. Az önce de değindiğimiz gibi rock unsurlar onun müziğinde
farklı izler taşıdı. Ayrıca rock ve jazz’ın kesişme alanlarında gezinen müzikal
projelerde gruplarda Wheeler’a hep rastladık. 1970’lerin sonlarında kurulan
“United Rock &Jazz Ensemble”ın da yaratıcıları arasındaydı. Tam anlamıyla
bir fusion proje değildi ortaya çıkan. İki müzik çizgisi de zedelenmiyor,
zenginleştiriliyordu. 1980’ler daha çok onun yıldızlardan oluşan beşlisinin
turne ve albüm projeleriyle geçti. Holland, Abercrombie, John Taylor ve Peter
Erskine’li bir kadroydu bu. Öte yandan, hemen her albümü benzeri ve değişken
kadrolarla oluştu. Örneğin 1983 albümü “Double, Double You’da Michael Brecker
da devredeydi. Bu arada Wheeler, 198387 arası Dave Holland Beşlisi’nin de
çekirdek üyesiydi. Destek müzisyen olarak hiç ara vermeden performans ve
kompozisyon yetisini yeniledi, geliştirdi. Başta Kanada olmak üzere birçok
ülkenin eğitim merkezleri ve üniversitelerinde ders, workshop ve performans
veren bir Wheeler’da bu deneyim aktarışını günümüze dek sürdürmekte.
Wheeler’in çok yönlü müzik vizyonunun grup projelerine bakış
tarzının tutkulu üslup ve kompozisyon yetisinin en anlamlı bir araya geleceği
proje 1990 yılında hayat buldu. “Music For Large And Small Ensemble” adlı
ilginç tasarımı bu yıl bir ECM firmasından çıkan yeni albümü olacaktı. Büyülü
bir albümdü ortaya çıkan. Profesyonel hayatının kırkıncı yılında, tüm
birikimlerini bu projeye taşımış, ortaya sofistike bir jazz yapısı çıkmıştı.
Geleneksel, modern ve deneysel olan iç içeydi bu projede. Jazz’ın kökleri,
Siyah duyarlılığının derin izleriyle doluydu albüm. Son andığım ünlüler
beşlisinin yanında geniş bir nefesliler ve üflemeliler grubu yer alıyordu.
Wheeler’ın orkestral yetisi ilk kez bu denli öne çıkmıştı. Bu dev orkestrayla
turneler yapıp konserler verdiler. Kompozisyonları tüm Avrupa jazz ortamını
daha da etkiler olmuş; bu süreçte Roma, Helsinki, Stokholm Radyo Orkestraları
kıyasıya Wheeler besteleri çalmaktaydı. ABD’de bu çizgide biraz sulanmış
bigband projelerine Avrupa merkezli bir alternatifi temsil etti bu albüm. Free
jazz onun müzik kavramını kıyasıya besleyip ortaya yeni bir jazz ve orkestral
vizyonun doğmasına neden olacaktı. Orkestra jazz’ının uzun yıllardır arka plana
atıldığı bir zaman diliminde böyle bir yapıtla var olmak bu yapıtı ilginç
kompozisyonlarla beslemek Wheeler’in jazz algısındaki yenilikçi, ilerici
bakışın en önemli sembollerinden kabul edilmeli.
Ortaya çıkan Wheeler jazz’ının bir başka karakteristik yanı
büyük orkestralara yaptığı etkili beste ve düzenlemelerin yanında, çalış
tekniği ve bestelerindeki ayrıcı zenginlikti. Güçlü bir bireysellik, müziğinin
yarattığı atmosferin ana ekseni olmuştu artık. Neşeli bir havanın içine aniden
sinen bir melankoliydi sanki çoğu kez müziğinde beliren. Artık çağdaş jazz’ın
en önemli ayracı olan, bireyselliği, enstrümanları ve üslubu yoluyla bambwaşka
bir kimliğe dönüştüren Wheeler için söz konusu dönem bu özelliklerinden dolayı
onu tartışılmaz bir usta kılmıştı. Yine 1990’da çıkan “The Widow In The Window”
albümünde de bu özelliğe rastlanıyordu. 1990’lar üretim noktasında da önemli
bir zaman dilimiydi. Özellikle de 1996 yılı. Bu yıl yayımlanan üç albümü
arasında “Angel Song”, şimdiden bir jazz klasiği kabul edilebiliyor. Bu albümün
ardından bir underground rock yıldızı David Sylvian’ın yanında çalan bir genç
Wheeler’la da karşılaşabiliyorduk. Bu dönem Avrupa merkezli yeni dörtlüsünde
John Taylor’ın yanında Chris Laurence ve Adam Nussbaum yer almaktaydı.
Özellikle “Angel Song”, Wheeler’in yarım yüzyıllık birikimi kadar kendine has
lirizminin şarkıyı algılayış biçiminin en önemli ip uçlarını içinde
barındırıyordu. Grup üyeleri de bu anlamda Wheeler’in önemli duygudaşlarıydı.
Wheeler’ın çok yönlü deneyimi son on yıl da tüm
incelikleriyle sürüyor. Her gün daha bireyselleşen, olgunluğunu sound’una
devamlı taşıyan bir ustayı ilgiyle izler olduk. Eğitmenliği bu aşamada ön plana
çıksa da, sayısız albüme de imza attı. Küçük veya büyük grup projelerine.
Kanada dergisi Jazz Report onu 1998’de yılın bestecisi seçti. “All The More”
(1998), “Moon” (2001), “Summerflood” (2002) ve “Dream Sequence” (2003)
albümleri onun Avrupa ve ABD jazzı’na bakışını, kaynaşım arayışını, jazz
geleneğiyle kurduğu köprüleri ve gelecek ufkunu farklı bağlamlarda hep içinde
barındırdı. Bu albümler arasında özellikle, 2002 albümü “Summerflood”sa bizim
için andığımız Wheeler özelliklerinin bir çoğunu içinde barındırıyordu. Ama,
Wheeler’ın özellikle trompet ve flügelhorn çalış stilini bir başka ustayla bile
artık karşılaştırmak kesinlikle olası değil. Belki 70’lerin başlarına dek durum
böyleydi. Otuz yıldırsa hep Wheeler’ın müzik vizyonu ve tekniği belirleyici.
Sanatçının yazının başında değindiğimiz, iki albümü az
öncede söz ettiğimiz bireyselliğinin belki de en çok su yüzüne çıktığı
çalışmaları. Eski yol arkadaşlarıyla attığı bu adımlarda bireyselliğine koşut
olarak müziğindeki lirizm ve sound’undaki tutkulu yan hemen dikkati çekiyor.
Çalışmalar, günümüzün popüler jazz ortamına hiç mi hiç bağlanamaz nitelikte. O,
günün değil içinden gelenin müzik cümlelerini kurup kompozisyon ve yoruma
dönüştürmüş. işte CamJazz’dan çıkan bu iki albüm, sanatçının tam anlamıyla bir
olgunluk dönemi yapıtı olarak düşünülebilir. Abartısız, Avrupalı yanı her şeye
rağmen öne çıkan bir Wheeler sound’u ağırlığını koymuş. Bu albümlerden ilki
olan “Where Do We Go From Here?”, müzisyenin kıdemli yol arkadaşı piyanist John
Taylor’la yaptığı bir duo proje. İngiliz ve Avrupa jazz duyarlılığının hakim
olduğu albümde, virtüöziteden uzak, olgun, içli iki dev adamın iç ve dış jazz
konuşmaları, doğaçlama dürtülerinden beliren bir şölenle baş başa kalınıyor.
Belki de buradan, ulaştıkları bu noktadan daha nerelere gidebileceklerine dair
sorularına yanıt arayışlarıyla dolu bu albüm. “What Now?”sa, Wheeler’ın son
dörtlüsüyle yaptığı sade, yetkin bir albüm. Dörtlüde eski yol arkadaşı John
Taylor ve Dave Holland yer almakta. Grubun dördüncü üyesiyse, son dönem
jazz’ının en seçkin isimlerinden saksofoncu Chris Potter. Wheeler dahil hiçbir
müzisyen herhangi bir varyeteye, abartıya izin vermemişler albümde. Live
kaydedildiği için inanılmaz bir hakikiliği de var ortaya çıkan jazz’ın.
Wheeler’ın flügelhorn’a olan ustalığının bir belgesi bu çalışma. Çünkü sanatçı
albümde hiç trompet çalmıyor. İncelikli melodiler, zengin armoniler, oturmuş
doğaçlamalarla dolu albümde, müzisyenler Wheeler gibi kendi bireysel
yetilerinden ödün vermiyorlar. Wheeler bestelerine tutkuyla sahip çıkıyorlar.
Bu albümde Wheeler’ın çok özel bir lirizmi tüm parçalara sinmiş. Sekiz kompozisyon
arasında “MarchMist”, “What Now?” ve “Verona” bizce unutulmayacak
kompozisyonlar. Sanatçı biraz da gençliğine, jazz köklerine yolculuklar yaparak
bugünün lirizmini, jazz algısını yakalamış. Sanatçının 75. yılı için gerçekten
incelikli duyarlılıklarla bezeli bir son albüm bu.
Farkındaysanız, Wheeler, devamlı eski yol arkadaşlarıyla
grup projelerini ve bireysel çalışmalarını hayata geçiriyor. Onlarsız hareket
edemiyor. Ama bu durum başta deyindiğimiz gibi Wheeler’in yalnızca bir yüzünü
yansıtmakta. Onun orkestral projleri bu noktada saklı tutulmak zorunda.
Wheeler’i hiçbir zaman virtüöz gibi düşünmek doğru olmaz. Daha çok, kendine
özgü bir felsefesi ve stili olan bir trompetçi, flugelhorncu olarak anmak
gerek.onun müziğinde çok derinlerde yatan bir folk unsura da rastlanmakta.
Bizce lirizmini de besleyen öğelerden biri bu. Yazımıza neden olan son iki
albümü yalnız Wheeler’i ve enstrümanlarını sevenlere önermiyoruz. Atlantik’in
iki yakasında yapılan her tür jazz ve kaynaşım sound’larının derinlikli
izlerine bu albümlerde de karşılaşılıyor. Aslında soyutlama düzeyinde üstüne
çok farklı yorumlar, değerlendirmeler yapılabilecek iki çalışma bu. Biz
şimdilik bu çalışmaları anımsatmakla yetiniyoruz. Aslında iki albüm arasında da
bir yanıyla derin akrabalıklara öte yandansa inanılmaz uçurumlara rastlamak
mümkün. Yani Wheeler’in çok yönlülüğünün kanıtları bunlar.