|
Ayşegül Yeşilnil
Ayşegül Yeşilnil’i tanıyanlar etrafına saçtığı pozitif
enerjiyi ve yılmadan çalışma azmini bilirler. Hayata mı küstünüz? Bir sorun
yaşayıp başa çıkamadınız mı? Yaptınız iş ne olursa olsun, zorlukları size
külfet mi gelmeye başladı? Bu röportajı okuyun ve yaşama aşkının ne olduğunu
görün, işinize sımsıkı sarılın. Yetenekli, akıllı, kendini ve yaşamayı seven,
çağdaş bir Türk kadının tüm içtenliğiyle verdiği yanıtlar…

Türkiye’de kadın olmanın ya da kadın müzisyen olmanın
zorlukları nelerdir?
Bu nasıl bir kadın olduğunuza bağlı biraz da. Kimliğiniz,
karakteriniz, gücünüz, korkularınız, yetenekleriniz, inadınız, tutkularınız...
İşte onlar sizi nerelere doğru yolculuğa çıkarıyor ve bu öylesine derin bir
konu ki… Örneğin hava karardığında sahil yolunda yürürken yaşadıklarınız,
Türkiye’de kadın olmanın zorluğudur. Kim olduğunuz değil, yalnızca kadın
olduğunuz için farklı davranış biçimleri ile karşılaştığınızda, yaşanılanlar
zorluktur. Her şeyden önce güvene çok büyük gereksinim var. Atatürk sayesinde
kadınların birçok ülkeden, çok daha önce haklarına kavuştuğu bir cumhuriyet
Türkiye’sinde doğmuş olmanın ayrıcalığını yaşıyoruz. Ben Türkiye’de kadın
olarak değil, Türkiye’de yaşayan bir insan, bir sanatçı olarak yaşadığımız
zorlukları düşünüyorum. Hele hele yaşamını sadece sanat yaparak sürdürmeye
çalışan insanların yaşadıkları gerçekten zorluktur. Kadın müzisyen olarak, 1987
yılından beri yorumladığım jazz müziği alanında, hala bir albüm çıkaramamış
olmam zorluktur. Ne kadar çok emek verseniz de, hayatınızı adasanız da, eğer
bir jazz albümü sahibi değilseniz sizi davet etmeyi ve sanatınızı izlemeyi
aklının ucuna bile getirmeyen, sığ düşünce sahibi festival yöneticileri ve
organizatörlerle, ne yazık ki aynı sektörü paylaşıyor olmak zorluktur. Henüz
bir arabanız yokken ve İstanbul’un diğer ucuna jazz söylemeye, dolmuşla
giderken yaşadığınız, çok farklı dünyalardan, çok farklı dünyalara yaptığınız
keskin geçiş zorluktur. Yağmurda sırılsıklam ıslanıp, bir araba tarafından
saçlarınıza sıçratılan korkunç bir çamur parçasını, şarkılarınızı söylemeden 15
dakika önce, ağlayarak jazz kulübün tuvaletinde yıkamak zorunda kalmak
zorluktur. Hiç bir zaman kulisiniz olmadığı için, şarkı söylemeden önce
konsantrasyon sağlayamamanız, şarkılarınızı düşünmeniz gerekirken, o anda size
anlamsız gelen cümleleri mecburen dinlemek zorunda olmak zorluktur.
Giysilerinizi olması gereken değil, olmaması gereken yerde değiştirmeniz
zorluktur. Karda çok uzun bir yolculukla jazz kulübe gidip, kimsenin gelmemesi
sonucu evinize dönmeniz, zorluktur. Aldığı riskleri müzisyenlere yükleyen kimi
işletmelerin gecenin sonunda "kusura bakmayın" demesi zorluktur.
"jazz’ı sevdirmelisiniz, bunun için fedakârlık size düşmektedir"ler
zorluktur. Buzdolabınızda sadece su olduğu günleri de yaşamış olmak zorluktur.
Eşi de idealist bir müzisyen olan bir kadın olmak da zorluktur. "Aaaa bu
şarkılar dinlemek için olmuş diyen" egemen müzik piyasasının 9/8’lik
prodüktörlerinin ofislerinden, düzgün cümleler kurarak ayrılıyor olmak
zorluktur. Konser vermeye gittiğiniz şehirde, kıymetli müzisyen dostlarınıza da
sizinle aynı standartta oda verilmezse konseri iptal edeceğinizi söylemek
zorunda kalmak, zorluktur. Bazen de mesleğinde en fazla paylaşıma değer verip,
hırslı olmamak zorluktur. Sonuçta yaşadığınız her şey jazz’ın zaten "ta
kendisidir"! Bunlar şu anda aklıma gelenler. Bir de ressam Ayşegül
Yeşilnil olarak yaşadıklarımı düşündüm şimdi ve "Aman Tanrım!"
diyorum, sonuçta hem jazz şarkıcısı, hem de ressam olarak yaşadıklarımı belki
de kitap haline getirmeliyim. Uç noktada iki meslek... Nezih Yeşilnil'in çok
sevdiğim bir cümlesi var: "Yanlış yolda, doğru adımlarla
ilerliyoruz". Elbette ki yol çok doğru, seçkin ve çok kıymetli. Zaten
sadece sanata olan inancım ve inadımla tutundum hayata. Tüm iyimser yaklaşımımla,
dileğim şu ki, yaşamdan geçip gittikten sonra değil, henüz
"yaşıyorken", çok daha fazlasını hak ettiğimizi bildiğim güzellikleri
görürüz. Tıpkı Âşık Veysel'in deyişi gibi "Uzun ince bir yoldayım,
gidiyorum gündüz gece".
Ayşegül Yeşilnil kendini müzik piyasasına ya da camiasına
kabul ettirmek için nasıl bir süreçten geçti?
Hiçbir zaman kimseye kendimi "kabul" ettirmek gibi
bir kaygım olmadı. Sadece yüreğimden gelen sesleri söyledim ve bu da doğrudan
başka yüreklere ulaştı. Paylaştığım muhteşem güzellikler oldu. Zorlukların
yanında yaşanılan güzellikler de olmasa zaten nasıl bunca zamandır sanat
üretiyor olabilirdim? Profesyonel olarak jazz söylemeye 1987 yılında Nezih
Yeşilnil ve Önder Focan’la başladım. Zaten bunca yıldır en çok sahne aldığım,
seslerinden çok şey öğrendiğim iki değerlim onlar. Beraber ne çok ses
paylaştık. O kadar çok şeyi sahnede öğreniyorsunuz ki... Çok şanslıyım ki,
ülkemizdeki en iyi müzisyenlerle müzik yaptım. Nezih Yeşilnil ve Önder Focan'ın
yanı sıra, sahneyi en çok paylaştığım dostlarım Neşet Ruacan, Selim Benba,
Deniz Dündar, Cengiz Baysal, Yahya Dai. Ancak yine ülkemizin değerli tüm
müzisyenleriyle de, müziğimizi dinleyicilerimize sunduk. Ben hepsini ailem
olarak görüyorum ve aslında çok büyük bir aile de değiliz. 11 yıl önce
sözlerini yazdığım, Nezih Yeşilnil'in bestelerini ve düzenlemelerini yaptığı
"Rüzgara Şarkılar Söyle" adlı albümümde Bülent Ortaçgil, Erkan
Oğur'un da katıldığı neredeyse bir müzisyen ordusu çaldı, sevdiğim herkes. Ama
kızanlar oldu bana "ben niye yoktum?" diye. Kısmet olursa 2. albümde
yine sürpriz isimler olacaktır mutlaka, belki de çok sürpriz isimler… Çok fazla
jazz kulüp çalışması ve çok konser yaptım. Müziğimde ise teknikten daha çok
duygu ön planda oldu. Sadece duygularımı paylaştım. Neyse ki konser kayıtlarım
var. Onlar en büyük hazine benim için. Dinleyicimle bire bir yaşadığım
"ateş" burada işte. Suya yazı yazmadığınızı da sadece zaman
içerisinde anlıyorsunuz. 19 yıllık sanat yaşamımı izleyen, 8 dernek ve vakıftan
oluşan "İzmir'i Sevenler Platformu" hiç beklemediğim bir sırada bana
hayatımın en anlamlı ödülünü verdi. Sonuçta, beni çok duygulandıran
nedenlerden dolayı, her iki profesyonel sanatım için bunca yıl adına verdikleri
"Başarılı Kadın Önderi Onur Ödülü"nü aldığım zaman anladım bunu. Koskoca
bir Atatürk resmi önünde yine üzerinde, Atatürk olan ödülü alırken, yaşadığım
heyecanı anlatamam. Demek ki birileri sizi ve gelişiminizi izliyor.
Başarılı kadın müzisyen sayısı az. Neden sizce?

Kadın ve sanatçı olmak büyük özverileri de beraberinde
getiriyor. Evet, sayı olarak az. Ancak iyi bir genç kuşak da geliyor. Farklı
müzik alanlarına da bakacak olursak, dünyada adını duyurmuş başarılı kadın
müzisyenlerimiz var neyse ki. Kadın sanatçı, evini ve hayatı koordine etmekle,
çocuk doğurup anne olmakla ve daha birçok şeyle bölünebiliyor ya da
yavaşlayabiliyor, zaman kaybediyor. Sadece sanatına yoğunlaşabilenler
mesleklerinde daha başarılı olabilme şansına sahip. Etraflarında sürekli
hayatını kolaylaştıracak insanlara sahip kaç kadın sanatçı var?
Türk kadınının hayattaki duruşu hakkında neler
düşünüyorsunuz?
Laik ve çağdaş Türk kadını imajının yurtiçi ve yurtdışına
yerleşmesi gerek. Kadınlarımız hala ezik, hala dayak sorunları gündemlerde.
Üstelik Anadolu topraklarının kadınlarıyız. Anaerkillik üzerine kurulu
medeniyetlerin gelip geçtiği topraklarda doğmuşuz. Ne büyük bir şans ki, yasal
haklara çok önceden kavuşmuşuz. Laik bir toplumuz. Düşlediğim ise, daha ayağı
yere basan, güvenli ve eğitimli kadınların çoğunlukta olduğu bir Türkiye. Ama
her şeyden önce eğitim. Onlar anne olduklarında, çocuklarını bilinçli
yetiştirecekler ki, günümüzde yaşanan akıl almaz yaraları saracak nesiller
oluşabilsin. Sabahları TV kanallarında solucan gibi kıvrılarak, şuursuzca göbek
atan kadınları gördüğümde "Tanrım ülkemdeki Türk kadını imajı böyle
olmamalı" diyorum. Türk kadını çok pompalanan yoz kültüre değil, gerçek
kültüre prim vermeli. Doğurgan, ana, anaç cinsiyetin, toplumun temel taşı olan
aileyi yapılandırmasında önemi çok daha fazla söz sahibi olacağı alanlarda
varolmalı. Bilim, sanat ve sporda daha çok varolmalı ve meclisimiz çağdaş Türk
kadınlarıyla dolu olmalı.
Ayşegül Yeşilnil, Ayşegül Yeşilnil olmasaydı Ayşegül
Yeşilnil’i dinler ve beğenir miydi?
Çok ilginç soru. Şimdi, bedeninin dışına çıkıp bakan bir ruh
gibi olmalıyım. Evet, severek dinlerdim. Sıradan şeyler yapmayan bir kadını,
birisini taklit etmeyen, çılgın sürprizlerle dolu bir kadını, aynı şarkıyı hep
farklı biçimde ve heyecanda söyleyen bir kadını dinlemek beni mutlu ederdi.
Beğenir, hatta ba-yı-lır-dımm.. :) İşte o zaman, her iki sanatında da herkesten
önce kendini şaşırtmayı seven, hiç bir zaman salon şarkıcısı zihniyetinde
olmayan, son şarkıyı söyleme zamanı geldiğinde çok ama çok üzülen bir kadındır
dinlediğim. Gözlerini kapatıp yüreğini sonuna kadar açan bir kadındır
dinlediğim. Şarkısının bir yerinde, birden bire doğaçlama söylemeye başlayıp
özgür ruhuna konuk olduğum bir kadındır dinlediğim. Bazen çocuksu, hınzır,
kabına sığamayan, sınır tanımayan, coşkusu ve ritmik oyunlarıyla dinleyicisini
şaşırtan, bazen de en derin aşk şarkılarına doğru dolu dingin bir yolculuğa
çıkaran, bir kadındır dinlediğim. Düz çizgisi olmayıp, en dip ve en tepe
hislerde, en tiz ve en pes seslerde gezinen, kendisiyle barışık bir kadındır
dinlediğim. Sahnede çok müzisyen olsa bile tek bir ruha davet edici,
birleştirici, kendini hep bir enstrüman olarak gören, duygularını öncelikle
ekibinle paylaşan bir kadındır dinlediğim. Sıcacık ve en "sahici"
hisleriyle söylediğini bildiğim bir kadındır dinlediğim. Kendini tekrarlama
tuzağına düşmemek için, zaman zaman aniden ortadan yok olmayı seçen bir
kadındır dinlediğim ve sevdiğim. Evet, bu ilginç soru dışarıdan kendime
bakmamı ve içimi seyretmemi sağladı. Ben de en içten duygularımı paylaştım
sizlerle.
Türkiye’de müziğin gidişatı hakkında neler
düşünüyorsunuz?
Bu konuda birileri durmadan iyilik, birileri de kötülük
üretmeye çalışıyor. Kocaman bir müzik mozaiğine sahibiz. Her çeşit müzik var ve
kim neye ihtiyacı varsa onu dinliyor. Kaliteli müzik dinleyen insanların sayısı
az değil. Ama onlar, ihtiyaç duydukları şarkıları çok özlediler. Bu noktada en
büyük görev "yüce medya"mıza düşüyor. Nedeni ise, onların doğruyu ve
iyiyi bildirmeleri ve seyrettirmeleri, popüler olanın dışında olan bitenlerle
yakından ilgilenip ve bunu insanlara ulaştırmaları gerekir. Yapanlar var, ama
sınırlı sayıda. Sektörler birbirine zincirle bağlı. Ancak doğru halkalar yan
yana olmalı. İyiyi sunarsanız kulaklarınız kötü sesleri dinlemeyi bırakacaktır.
Halkımız bunları hak etmiyor. Ekranlarda boy gösteren kağıttan yıldız
kırpıntılarını yaratan zihniyet, bu işe emeğini, yıllarını vermiş gerçek
sanatçılarla ki üzülerek "gerçek" sıfatı koyuyorum önüne, artık
ilgilenmek zorunda. Söyleyecek sözü olamayan insanlar topluma ne kazandırabilir
ki? Bu uyutma politikası fazla uzun sürdü. Sevgiler dondu adlı şarkımdaki gibi
"Ve pireler tellal oldu". 11 yıl önce yazdığım şarkıların hala
radyolarda çalınabiliyor olması, müziğimin eskimediğini ve birilerinin hala
sahip çıktığını gösterir. Bu ise, ses ve sözlerinizin doğrudan kalbinizden
çıkması ile doğru orantılı. İşte bu durumda, yaptıklarınız eğer sahici ise,
diğer kalplere doğrudan ulaşıyor. Neden bunca yıl 7-8 tane daha albüm yapmadım?
Bu soruyu hep alıyorum. Eğer hayata söyleyecek sözünüz varsa söylersiniz,
zorlamasız, hesapsız, kitapsız, tuzaksız. Bunca yıl biriktiler, ama şimdi
sanırım zamanı geldi. Diğer önemli konu ise, korsan CD sorununun derhal
çözümlenmesi gerek. Onca emek verilip ertesi gün yasadışı tezgahlarda olmayı
kimse göze almak istemiyor. Prodüktörlerin, destek verecek kurumların,
organizatörlerin, konser salonları yöneticilerinin ve medyanın tarihi görevleri
var. Ülkesinin sanatını seven kültürlü insanlar elbette ve neyse ki var ama
daha da fazla olmalı.
Müziğinizi neler besliyor?
Yaşadıklarım, bilgilerim, dünya görüşüm, hayallerim, hayal
kırıklıklarım, umutlarım, dibe vurmalarım, sevinçlerim...
Türkiye’de jazz şarkıcılığı ve resim sanatını profesyonel
olarak yapan tek kişisiz. Birbirlerine etkileri ve diğer sanatlara
ilginiz?
Yıllardır jazz resimleri çiziyorum. Müziği resmediyorum.
Sonra masal-mitoloji serisi geldi. İsveçli ünlü bir rock grubu olan
"İubar", Stockholm’den kalkıp atölyeme geldiler. Onlar atölyemde
performans yaptılar. İstedikleri ise, müziklerinden etkilenip resim yapmamızdı,
ben ve Esma Erdok resimler yaptık. Bu harika proje sonucu ortaya çok emek
verilmiş tablolar çıktı. Stockholm Rookie 2005 Müzik Festivali’nde
barkovizyonda tablolar gösterilirken önünde konser verdiler. Bunlar farklı
sanatların güç birliği. Tuvalin zeminine, şarkılarının Türkçe ve İngilizce
sözlerini yazarak üzerine resmimi yaptım. Ülkelerimizi, sanatlarımızı
birleştirdim. Sanatın birleştirici gücünün, böylelikle sınırları yok ettiğini
gördük. Ayrıca, fotoğraf sanatını çok seviyorum. Profesyonel reklam
fotoğrafçılığı alanındaki saygın isim, Mehmet Kısmet ile çalışmalar yaptım. Ben
sanat yönetmenliği yaptım, platolar hazırladım, Mehmet Kısmet ise harika
fotoğraflarını çekti. Güzel Sanatlar’da okurken zaten 2 yıl da fotografi eğitimi
almıştım. Durmadan fotoğraf çekiyorum. Ressam olduğum için ise tabii farklı
kareler gördüklerim. Zaten, resim gibi bakıyorum. Son olarak, 1 ay önce
"Kutsal 1001 gece hayvanları" adlı 16. kişisel sergimi açtım. 3
tablomun koreografisi Deniz Dener tarafından hazırlandı ve müthiş bir dans
gösterisiyle sunuldu. Her zaman şunu söylerdim: “Neden şarkılarımız
alkışlanıyor, ama sergide tablolar sessizlikle karşılanıyor?” İşte bu değişti.
Dansçılar tablolarımla uyumlu, özel dikilmiş kostümler giydi. Aynı zamanda barkovizyondan
da izlenebildi. Her dansın sonunda, üzeri parlak kumaşlarla örtülü tablolarım,
alkışlarla açıldı ve çok anlamlı bir karşılama töreni ile "Kutsal 1001
Gece Hayvanlarım", bulutların üzerinden yeryüzüne indiler. Tarih boyunca
şans, bereket, şifa, uğur getiren hayvanlarım, benim fırçamdan tekrar doğdular.
Onları yaparken dinlediğim müzik ve yasemin kokulu tütsülerin eşliğinde
tablolarım gezildi. Örneğin, denizatlarım tango olarak canlandırıldı. İşte
burada dans, müzik ve resim sanatı iç içe ve farklı sanatların bir arada olması
çok ses getirdi. İzleyiciyi heyecanlandırdı. Bu mizansene göre beni en sonunda,
özgeçmişim okunup salona davet edene kadar konuklardan gizlediler. Konser verme
coşkusu gibiydi, rüya gibiydi. Ne mutlu ki bunları yaşayabiliyoruz. Şimdiden 2
üniversitede tablolarım ders olarak okutulmaya başlanmış. Bunları öğrenmek
duygulandırıcı ve onur verici. 2,5 yıl boyunca, sabah 9'a kadar, elimde büyüteç
ile 170 cm.lik resimler yaptım. Kimse beni zorlamadı, sadece içimden öyle
geldiği için. Sadece içimi seyrettim ve rengarenk, pırıltılı resimler çıktı
içimden. Çok araştırdım, okudum. Bu süre boyunca müziği hep dinledim. Hiç
atölyemden çıkmadım ve en sevdiğim mekanlara gitmeden, sahne almayı bilinçli
olarak durdurarak, arkadaşlarımı görmeden bir dönem geçirdim. Önce bana biraz
kızdılar, ama sonra anlayış gösterdiler. Her şeyi ve herkesi özlemek istedim.
Sadece Aralık’ta İzmir- Sanat’ta bir jazz konseri verdim. Evet, anladım ki
hayli özlemişim. Dinleyicim de öyle. Artık hasret bitti. Yakında harika
projelerle dinleyicilerimle buluşma zamanı geldi. Müzik ve resim benim
hayatımın ta kendisi. Yaşadıklarımı, yarattıklarımı, konserlerim ve
sergilerimle paylaşıyorum. Akıp giden hayata armağanım ise sesim ve renklerim.
Bildiklerinizi birileriyle paylaşma, aktarma isteği
duyuyor musunuz? Bunun için neler yapıyorsunuz?
Evet, hem de nasıl duyuyorum. Bir hayalim var. Nezih ve ben
eğitim vermeliyiz. Sıra dışı bir bina olmalı, sanat öğrenmeyi ve yapmayı
kışkırtacak, ruhu olan taş bir mekan. Çok sevilecek bir sanat mekanı. Sanatın
birçok dalından, kıymetli birçok arkadaşımız burada bilgilerini anlatmalılar.
Nezih Yeşilnil'in eğitmenliğine çok güveniyorum. Öğretme yeteneği üst seviyede
ve çok sevilen bir hoca. Biliyorum ki herkes eğitmen olamaz. Sanatın yanında
olduklarını sadece reklâmlarında söyleyen kurum, kuruluşların maddi destek
vermeleri halinde elbette ki gerçekleşebilir. Bunu şu sıralar sadece hayal
ediyorum. Bilirsiniz önce hayaller, sonra da gerçekleri gelir. Tıpkı boş tuvale
bakıp üzerinde oluşacak resmi çağırmanız gibi. Hayatımız bir tuval bu kez...
Umarım gerçek olur ve genç kuşakla birçok bilgiyi seve seve paylaşabiliriz.
|
|