TO WHOM IT MAY CONCERN, OKAN
ERSAN İLE SANAL ALEMDE BİR SOHBET

Türkçe bir deyim vardır, yiğidin namı önden gider diye.
Ancak günümüzde bu sözü biraz geliştirmek gerekiyor. fiimdi yiğidin namı
değil çalışmalarını tanıtan dosyası kendisinden önce geliyor. Okan Ersan ile
ilk tanışmamız bana gönderilmiş olan bir albümle başladı. Albümün kapağını
okuyunca adının “To Whom It May Concern” olduğunu gördüm. Bu İngilizce sözü
Türkçe’ye “İlgililerin dikkatine” olarak çevirmek mümkün ama o ilgilileri
bulmak gerçekten zor. Hele işin içine Kıbrıs’ta yaşayan bir jazz müzisyeni
girerse. Okan Ersan’ın jazz severlerin dikkatine yolladığı mektubu ses haline
getirmesi tek başına gerçekleşmemiş. Bizim Jazz Milli takımımızdan yaşlısı
genci bir çok değerli müzisyenimizin katkısı olmuş. Levo baba lakaplı dünya
iyisi saksofon ustamız Levent Altındağ ve bana göre Türkiye’deki en
trompetçilerden biri olan sevgili arkadaşım fienova Ülker değişik
parçalarda genç millilere katılmışlar. Takımın diğer oyuncuları bizim genç
aslanlarımız olan basçı Eylem Pelit, davulcu Volkan Öktem, klavyeci Serkan
Özyılmaz ve saksofoncu Serkan Özyılmaz.
Albümden sonra Okan Ersan’ın dosyası elime geçti. Dosya
deyip geçmeyin, son derece titizlikle hazırlanmış bir görsel şölen de
diyebilirsiniz.
1972 yılında Kıbrıs’ta doğmuş. Gitar çalmaya çok genç
yaşlarda başlamış. Özgeçmişinin başında kendisini gitarist, besteci ve kayıt
sanatçısı olarak tarif etmesinden anladım ki o her şeyden önce bir gitarist.
1994 yılında Marmara Müzik Akademisinden mezun olduktan sonra Almanya, Amerika,
İngiltere’ye giderek kendi kişisel menkıbesini aramaya başlamış. Gene
özgeçmişine bakılırsa bu arayış sırasında Steve Lukather, Mike Stern, Frank
Gambale, Robben Ford, Scott Henderson, Ritchie Blackmore gibi bir çok ustanın
dünyasına uğramış. Sonunda ne bulduğuna gelince, onu da kendi ifadesiyle
aktaralım: Jazz Fusion üzerine kurulmuş özgün bir tarz.
Bu özgeçmişte yer alan bir ifadenin daha altını çizmemiz
gerekiyor: Ersan’a göre müzik onun hayatındaki hem mutluluklarını hem de üzüntülerini
yaşayabildiği özgün bir yoldur, bu yüzden de içindeki derin duygu ve
çelişkilere kendisini ulaştıran, ve yansıtan gitarına kendisini adamıştır.
Özgeçmişte okuduğum şeylerden sonra telefon aracılığı ile de olsa onun sesini
dinleme fırsatım oldu. O gün mutabık kaldığımız şekilde sanal bir röportaj
yapmak üzere elektronik posta ile kendisine bazı sorular gönderdim.
fiimdi ondan gelen cevapları sizlerle paylaşmak istiyorum:

Müzik senin için ne anlam ifade ediyor?
Çok küçük yaştan beri, daha doğrusu kendimi bildim bileli,
müzikle yaşayan bir insanım. Babam müzisyendi ve bas gitar çalıyordu yani,
savaştan önce;(savaşta sol bileğinden vurulduğu için gitar çalmayı bırakmak
zorunda kalmıştı) ama evde her zaman güzel albümler dinleniyordu. Örneğin ;
Rolling Stones,Shadows, Led Zeplin Elvis Presley, Beatles,Yes vesaire. Ben
biraz içine kapanık bir gençlik dönemi yaşadım ve çıkış noktam her zaman müzik
oldu yani, gerçek anlamda benim için tamamen kendimi dışa vurduğum bir anlam
taşıyor. Zaten her zaman kendi duygularımı anlatmaya çalıştığım ve arayış
içinde olmaktan hiç çekinmediğim bir dünya benim için müzik.Benim için
hayatımın başladığı ve biteceği nokta.
Gelecek ile ilgili beklentilerin neler?
Gelecekle ilgili olarak gerçek ve doğru yolda müziğimi
farklı kültürdeki dinleyiciler ile paylaşmak istiyorum.“Gerçek ve Doğru” Bana
göre “gerçek” olan duyguların tam anlamıyla samimi bir şekilde yansıtılmasıdır.
“Doğru” olan ise yapılan müziğin evrensel müzik kuralları içinde
işlenmesidir.Yani, popülerlik adına müzik yapmayı hiç seçmedim ancak yaptığım
ve yapacağım müziğin popüler olmasına karşı değilim.
fiu anda elimden geldiği kadar kendimi Türkiye’de ve
dış ülkelerde tanıtmaya, müziğimi paylaşmaya çalışıyorum, ayrıca şartlar el
verirse Amerika’da bir süre yaşamak ve kulüplerde sürekli çalmak hep istediğim
bir şey olmuştur. Sürekli farklı kültürlerdeki müzisyenlerle çalmak çok zevkli
bir şey olsa gerek.
Kıbrıs’ta müzisyen olmak nasıl bir şey, sana ne ifade
ediyor?
Kıbrıs, çok güzel bir koku, tat ve doğallık. Aslında
Kıbrıs’ın hikayesi her zaman her dönemde her yerleşen ırklar için hep sorun
olmuştur ancak henüz doğallığını koruyor. Neyse, ben sanatsal olarak ele alacak
olursam burası çok küçük ve kısıtlı imkanların olduğu bir toplum, özellikle
K.K.T.C. ikiye bölünmüş. Bir tarafta zengin ve bütün dünyanın sağladığı
imkanlardan faydalanabilen, tanınmış, kabul görmüş bir toplum, öte yandan şu
veya bu şekilde kabul edilmeyen, izole edilmiş, kimliği tanınmayan, yok
sayılan, maddi olarak bağımlı hale getirilen ve aciz edilen, çıkarlar uğruna
savrulan bir toplum. Bu toplumda çok yetenekli gençler olmasına rağmen bir
kültür kargaşası yaşanıyor ve bu da tabi ki sanata ve müziğe çok yansıyor. 30
yıl öncesine kadar atalarımızın çok zor şartlarda daha idealist uğraşlar
vermeye çalıştığını bilirken bugün toplumun tamamen popüler etkileşimin etkisi
altında kısır üreticiliğe soyunması beni üzüyor. Tabi bu her sanatçı için
geçerli değil yani, doğru olan için savaş verenler de var ama genel olarak kötü
bir gidiş görüyorum ben. Bu şartlarda kendi müziğimin burada kabul gördüğünü ve
anlaşılmaya çalışıldığını maalesef söylemem. Güney Kıbrıs’ta da durum çok
farklı değil. Orada da ise çok zenginlik ve imkanlar insanların idealist olma,
üretme hislerini etkilemiş sanırım, tabi yine genelden bahsediyorum. Ben sınır
kapıları ilk açıldığında birçok müzisyenle tanışmak ve müzik yapmak çabasına
girdim ancak bu çok sınırlı oldu.
Tabi hep bu olumsuzluklardan bahsederken Kuzey Kıbrıs’ın
güzel tarafları da çok. Ulaşım rahat ve dolayısıyla zamandan tasarruf edip daha
çok çalışabiliyor insan. Havası güzel ve bol oksijen, deniz, tarihi mekanlar,
küçük bir ülke olduğu için kötü olaylarda pek olmuyor. fiimdilik öyle ve
umarım hiç olmaz, buranın insanları samimi ve sıcak oluyor, ne de olsa
Akdenizliler. Her gencin sevdiği gibi ülkemi seviyorum ama eleştirmek de
görevimiz.
Senin yolunda yürümek isteyen genç müzisyenlere
tavsiyelerin neler?
Genç müzisyenlere her şeyden önce müzikte samimi ve idealist
olmalarını öneriyorum. Sonrasında ben kendi yaşadıklarımdan yola çıkarsam;
bugün artık başarılı olmak için gerekli olan birçok faktör sayabilirim:
Farkında olma yeteneği, doğruyu yanlışı görebilme ve analiz edebilme, çalışma,
hem teorik hem de pratik olarak), bol bol müzik dinleme, idealistlik, planlama,
insan ilişkileri ve tabi ki vizyon.
Benim gözlemlerime göre bunlara sahip olan müzisyenler
mutlaka başarılı oluyorlar. Bu arada birisini taklit etmek amaç haline
gelmemeli diye inanıyorum. Her müzisyen birilerinden etkilenir ve bu da ona
yansır. Bu çok doğaldır ancak bu sadece doğru yolda ilerlerken bir araç olmalı
diye düşünüyorum. Ben kendi adıma etkilendiğim kendimce bana uygun olan her
duyguyu, her tınıyı ve her düşünceyi kullanmaktan çekinmiyorum ama bu sadece
kendimi ortaya koymak için kullandığım bir araç. Yani asla takılıp kalmıyorum,
kendi fikirlerime hep öncelik veriyorum. Her müzisyenin kendine has bir duygusu
ve orijinalliği var olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, kendin gibi olmak
kesinlikle samimi ve doğru olandır diye düşünüyorum.
Türkiye dinleyicisine ne kadar ulaşabileceğini
düşünüyorsun? Veya şöyle soralım, ulaşmak istiyor musun?
Ben albümümü tamamen kendi imkanlarımla ve yanımda olan
dostlarımla gerçekleştirdim. Albümdeki her müzisyen ve inanan dostlarım elini
bana uzattı ve destek oldu. Çok uzun bir çaba sonunda ortaya koyduk. Ben bütün
projeyi Kıbrıs’ta evimde tasarladım ve besteleri yazdım. Bestelerden sadece bir
tanesi, “For You” Soner Ersen’e aittir. Daha sonra maddi destek aradım, küçük
bir kısmını buldum geriye kalanı ise tamamladım. Provalar yaptık, üzerinde
tartıştık, kayıt yaptık.
Ben Londra’ya gidip mastering yaptırdım. Yani bayağı emek
verdik ancak albümü yayınlamak kolay olmadı. Tamamen bitmiş ve master yapılmış
albümü elime alarak tüm Unkapanı’nı gezdim. Her birisine göstererek
dinlemelerini rica ettiğim halde plakçılardan hiçbir yardım görmedim. Ne
çaldınız dediler, “fusion-jazz” dedim. Biz seni ararız kardeşim dediler.
fiunu anladım ki 15 yılı aşan çalışmalarım, düşüncelerim, kendimi
geliştirmem ve her gün çalışmam, artı katkı koyan her müzisyenin birikimi meğer
işin en kolay tarafıymış. Türkiye’de maalesef zor olan şey yapılan müziği kabul
ettirmek ve her hangi bir plak şirketinden bastırmak. Çünkü yaptığım şey
popüler değil. Bu beni çok üzdü ama zamanla her bu yola baş koymuş müzisyenin
de aynı şeyleri yaşadığını gördüm. Neyse ki CANSAKAY plak şirketinin sahibi ve
benim çok yakın bir dostum, Aydın Akçay bu iş için karşılıksız olarak bana
elini uzattı. Albümü bastık ama dağıtımını kendi imkanlarımız kısıtlı
olduğundan yapamadık. Birçok dinleyici ve müzisyen şu veya bu şekilde albümü
duymuş ve istemiş ama maalesef sağlıklı bir şekilde o insanlara ulaştıramadık.
Tabi ki Türkiye’deki jazz dinleyicisine ulaşmak isterim. Bu
benim için onurdur ancak şartlar çok zorlaştırılıyor. MMA (Modern Müzik
Akademisi) ile bağlantım oldu. Orada Eylül ayında Yamaha sponsorluğunda (Yamaha
EU Artisti olduğum için) workshop yapmayı planlıyoruz. Telefonda konuştuğum
Bora Uslusoy kardeşim bana yardımcı olacağını ve dağıtımına katkı koyacağını
söyledi çok sevindim. Bu benim için Türkiye’ye ulaşmak adına bir yol olabilir.
Sorular ve cevaplar burada bitti. Resimlerine bakınca Okan’ı
Alexander’ın “Üç Silahşorlar” den birisine benzetebileceğimi düşündüm. Uzun
yele gibi saçları, duruşu ve bakışı ile onun hakkında böyle düşünmek mümkün.
Aslında kavram olarak yaptığı şey o silahşorlardan çok da farklı değil, zor ve
inançla müzik yolunda yürüyebilmek günümüzde yürek istiyor.
Bekar demişken hanım okuyucularımı ilgilendirebilir diye
söylüyorum Okan şu sıralar
bekar, Kıbıs’ta yaşıyor ve 8 yaşında bir oğlu var. Daha
fazlasını merak edenler için iletişim ve ulaşım kanalları açık. www.okanersan.com
Ben size daha az paparazzi kokan bir son dakika bilgisi daha
vermek istiyorum.
4-11 Kasım tarihlerinde Almanya’nın Leverkusen kentinde Leverkusener
Jazztage jazz festivali yapılacak. Bu festivalde Aziza Mustafa Zadeh, Paco
de Lucia, Manhattan Transfer, Take 6, Level 42 ve Al Di Meola gibi ünlü
müzisyenler sahne alacak. Bu festivale Okan da başvurmuş ve ondan özgeçmişini
ve albümünü göndermesi istenmiş. Durun bitmedi, festival komitesi ve Al Di
Meola’nın menejeri bu albümü dinlemişler ve aynı sahneyi paylaşmak üzere Okan’ı
davet etmişler.
Okanı’ın özgeçmişinde jam session yaptığı müzisyenler
arasında Roseanna Vitro, Joe Elefante, Dean Johnson, Tim Horner ve Danny Lerman
var. Kasım ayında bu sayı daha da artacağa benziyor.
Tüm bunlardan sonra ne düşündüğüme gelince, sanal alem iyi
hoş ama bana göre değil. Ben gene de karşımda kanlı canlı oturan insanın
peşindeyim. Müziğe gelince, mutlaka dinleyin, özellikle genç müzik severlerin
bu albümden alacakları güzel ilhamlar olacağını düşünüyorum. Bence eleştirmenin
görevi eleştirmek değil değerli olabilecek şeyleri onlara ulaşamayan insanlara
ulaştırmak ve herkesin kendi yorumunu ortaya koymasını sağlamaktır. Bu
röportajı da sizlere şu başlıkla sunuyorum: “To Whom It May Concern, yani her
kimi ilgilendirirse”
Umarım bu yaz yolu İstanbul’a düşer de Okan Ersan ile gerçek
bir sohbeti paylaşırım.