Al Foster

Hayatın insanın karşısına neler çıkaracağını, hangi
sürprizlere gebe olduğunu bilemezsiniz. Hele bir de işin içinde jazz müziği
varsa sürpriz faktörü kişiyi gerçekten bilinmeyen bir aleme götürür.
Al Foster’ın İstanbul’a geleceğini öğrendiğimde Rusya’da
idim. Zuhal beni telefonla arayıp onunla röportaj yapıp yapamayacağımı sorduğu
zaman ilk işim önümdeki takvime bakmak oldu. Çok şükür ki, o ben döndükten bir
gece sonra İstanbul’a geliyordu Zuhal’e telefonda bir aksilik çıkmazsa döner
dönmez Nardis’teyim dedim. Dedim ama kaderin bu sefer bana neler ördüğünü
bilmiyordum.
Bizde bir söz vardır, yiğidin namı önden gider diye. Al
Foster’in namını bir kere de Milliyet gazetesinin değerli yazarı sevgili
arkadaşım Murat Beşer’in kıvrak ve dolu dolu kaleminden okuyarak hazırlıklarıma
başladım:
Kadrosunda birbirinden değerli müzisyenleri; trompette Eddie
Henderson, tenor saksofonda David Jensen, piyanoda Sam Yahel, basta Doug
Weiss’i bulunduran Al Foster Quintet, şüphe yok ki, 23 ve 24 Mayıs akşamları Nardis’in
altın sayfalarından birine imza atacak. Jazz davulcularının aslen birer yıldız
oldukları, jazz - rock tarzının yükselişiyle birlikte anlaşıldı. Bir anlamda o
zamana değin katarın arkasında kalan vagonların intikamı gibi bir şeydi bu
durum. Neredeyse her şey onların üzerine basarak yükseliyor, ama ağacın uzak
dalındaki olgun meyveleri başkaları topluyordu. Madem enerji onlardan
alınıyordu, o halde onlar da kendilerini gösterecek fırsatı
değerlendirmeliydi.
Bu fırsatı en iyi kullananların başında yer alan Al Foster,
yetmişli yıllarda olduğu gibi seksenli yıllarda da jazz - rock’ı doruğa
çıkardığı anlarda Miles’ın yanındaydı. Jazz’a monte edilmiş yırtıcı ve
sarmalayıcı funk’ın vazgeçilmez eşlikçisiydi o, Miles için. Zamanın gerisinde
kalmamayı becermiş; funk davulunun en sade örneklerini vermişti “Decoy” ve “We
Want Miles” albümlerinde.
Miles’ın müzikal ekseni onun üzerine kurulmuş, parça
kurguları onunla gönyesine oturmuştu. Bu kusursuz eşlik uçuruyordu Miles’ı
adeta; birbirleriyle öylesine bütünleşmişlerdi ki, Foster, Miles’ın
kestirilemeyen ani değişimlerine, şartlı refleksleri ve gayri ihtiyari seyreden
el melekesine uyum sağlamakta zorlanmıyordu. Jazz rock ritimlerinin
yırtıcılığına hiç kimse Foster kadar swing duygusunu yakıştıramıyordu. Tipik bir
Oğlak insanı olan bu deneyimli adam, “düşman kamplar” olarak bilinen jazz
rock’ı ve mainstream jazz’la barıştırmıştı. Side-man’lerin (eşlikçi) kralıydı;
jazz hatıralarında yer alan en mutlu fotoğraflarda, Thelonious Monk, Sonny
Rollins, Herbie Hancock, Dave Holland, Joe Lovano, Chick Corea, John Scofield,
Gil Evans, Sting, John McLaughlin, Ray Brown, Michel Petrucciani, Michael
Brecker, Dexter Gordon, McCoy Tyner gibi müzisyenlerin yanında hep o vardı.
Bugünlerde turladıkları Avrupa’dan Nardis’e uzanacak olan 62 yaşındaki Al
Foster ve topluluğu, ilk dönem Miles günlerinin parçalarını yorumlayacak. Biz
konunun ehemmiyetini sanırım belirttik; tanıklık edemeyenler sonradan
hayıflanmasın.
Doğrusu benim hayıflanmaya hiç ama hiç niyetim yoktu, ancak
Al Foster 23 Mayıs günkü o ilk konsere ne yazık ki uçağını kaçırdığı için
gelemedi. Gerçi o ilk gece Nardis’te çalan nöbetçi davulculardan Ferit Odman
planlanan konserin aksamamasını sağladı ama onu görmeye gidenler hayıflandı.
Röportaj planımızı 24 saat erteledik ve ben ertesi gün Nardis’e çadır kurmak
üzere vardım. Ama bu sefer de onu yakalayamadım çünkü sound check yaptıktan
sonra biraz dinlenmek üzere oteline dönmüştü. Tek şansım konserden önceki 15
dakikada ona yaklaşmak olacaktı ama bu da mümkün olmadı. Teybimi cebime sokup
ben de herkes gibi konseri izlemeye başladım. İlk set bittiğinde tüm jazz
tayfası nefes nefese kalmıştı, röportaja gelince artık onun badem olduğunu
düşünüyordum. Al Foster biraz nefes almak için kapıya doğru yürüyünce içimden
gelen bir dürtü ayaklarımı ona doğru sürükledi. Derdimi anlattım ve bana 15
dakika ayırıp ayıramıyacağını sordum. Gözlerime derin bir şekilde baktı, o an
aramızda bir köprü kurulduğunu hissettim. Sonra bana dönüp ‘adamım, çok
terliyim, biraz hava almak istiyorum, eğer bana dışarıda böyle bir yer bulursan
ben varım’ dedi.
Atalarımız ihtiyaç herşeyin anasıdır demişler, o an Al
Foster’ın koluna girip dışarı çıkarttım, tam olarak ne yapacağımı da
bilmiyordum. Birden aklıma Nardis’in yanındaki açık otopark geldi. Birlikte
oraya gittik, otopark görevlisine durumu anlattım, adam Nardis’in yanı başında
yaşadığı için zaten onun hayatında sürpriz diye bir kavram yoktu. Hiç terddüt
etmeden kendi odasının yanındaki bir Renault Clio Symbol’ün arka kapısın açtı
ve jazz müziğinin efsanesi misafirimizi oturttu. Arabanın arkası dar olduğu
için benim oraya girme şansım yoktu, ben de onun dışarı attığı tabureyi altıma
çektim ve teybi açtım. Önce ona İstanbul’a hoş geldin dedim ve jet lag dışında
kendisini nasıl hissettiğini sorarak röportaja başladım.
şimdi okuyacağınız şeyler ise o muhteşem 15 dakikanın kağıda
dökülmüş halidir:
Teşekkür ederim adamım, tahmin ettiğin gibi çok yorgunum,
dün uçağımı kaçırdığım için bir gün geç geldim, epey uykusuz kaldım.
Arkadaşının yazdığı şey doğru değil, 18 Ocak 1944 doğumluyum, yani senin
anlayacağın 63 yaşındayım. 6 ay sonra 64 yaşıma basacağım.
Bu yaşta bir insanın çoktan torun torba sahibi olduğunu
düşünerek önce bu konuya girmek istedim.
5 çocuğum ve 5 torunum var. İlk evliliğmden dört kızım var,
oğlum ise ikinci evliliğimden. Oğlum 19 yaşında, kızlarımdan beş torunum oldu.
İki evlilik, beş çocuk ve dört torundan sonra kadınların
erkeklerden ne beklediğini anlayabildiğini düşünüyordum ama çok yanılmışım:
Bak arkadaşım, benim hayatımda bu işler senin umduğun gibi
gelişmedi. Bu yaşa geldim ama hala da kadınları anladığımı sanmıyorum. şimdi
sana söyleyeceğim şeylerden şok duyabilirsin ama inan ki hepsi gerçektir. Ben
çok erken evlendim, henüz 23 yaşındayken de tam dört kız babası idim. İlk defa
onsekiz yaşıma girdikten bir ay sonra baba oldum. Karım ilk hamile kaldığında
16 yaşında idi, ben ise 17. Madem soru sordun ben de sana kısaca söyleyeyim, o
çocukları ben 23 yaşımdan beri tek başıma büyüttüm. Karım beni dört çocukla
terk etti, şimdi 39 yaşında olan kızım o sırada henüz 14 aylıktı. Ben haftada 6
akşam Playboy Club’da çalışıyordum. Beklemediğim bir sırada karım beni dört
çocukla terk etti ve gitti. O gün sevgililer günü idi, işe gitmeden önce karım
için eve bir pasta bırakmıştım. Sabah saat dörtte eve geldiğimde karım
ortalıkta yoktu, pastaya dokunulmamıştı ve dört kızım ağlıyorlardı. Miles
Davis’e gittim ve başıma gelenleri anlattım. Miles’ın kendisi de o sırada henüz
28 yaşında idi. Söylediğim şeylere ve o genç yaşta tam dört çocuk babası
olduğuma inanamadı. ‘Bir müzisyen tek başına dört kız çocuk yetiştiremez, o
küçük orospuları bir yere ver’ dedi. Tabi aslında çocuklar hakkında böyle
düşünmüyordu, sadece bana inanmakta zorlanıyor ve içinde olduğum durumun
dehşeti karşısında beni desteklemeye çalışıyordu. Çocuklarımı alıp onun evine
gittim ve kendisine gösterdim. Onları görünce bana inandı ve ‘bir şeye
ihtiyacın olursa beni ara’ dedi. Ben ancak o günden sonra gerçek Miles Davis’ı
tanıdım. Bu Miles insanların gözündeki imajdan çok farklı bir insan idi. İnsanlar
için yüreğinde yoğun duygular taşırdı. Sonra birlikte çalışmaya başladık. Bir
yıl sonra beraber çalışmadığımız dönemlerde bile bana haftada 200, ayda 800
dolar para vermeye devam etti. Bu para o zamanlar için önemli bir miktardı.
Miles bir kere bile bana ‘sana yardım ediyorum’ demedi. Her seferinde ‘iyi
misin, bir şeye ihtiyacın var mı? ne zaman olsa beni çekinmeden ara’ demeye
devam etti. Bazen bana dönüp, ben böyle çocuk büyütme gibi bir haltı beceremem
derdi.
Çok güzel bir insandı Miles, insanlar onun karanlık yönleri
üzerinde konuşmayı severler çünkü pek gülümsemiyen bir kişi idi. Ama ben gerçek
Miles Davis’i tanıma ve birlikte çalışma ayrıcalığına varmış bir insan olmaktan
dolayı gurur duyuyorum.
İçim burkuldu, kendi kafama göre karşımdaki insana bir
paparazzi tarzı sual sorarak havayı ısıtmak isterken bir çuval inciri berbat
ettiğimi düşündüm. Nefes almadan ve gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadan
onu izliyordum. Miles Davies’in hakkında okuduğum en önemli şey onun bir çok
jazz müzisyeni için esaslı bir hoca olduğu idi. Karşımda daracık bir koltukta
oturan arkadaşıma bir müzisyen olarak Miles Davis’den ne öğrendiğini sordum:
Ben aradan yıllar geçmesine ve Miles artık bu dünyada
olmamasına rağmen ondan bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Çaldığın şeyi
içten çalmak, zevk alarak ve zevk vererek çalmak, doğru notaları ve ritimleri
seçmek, ben bütün bunları Miles’dan öğrendim. Ondan öğrendiğim önemli bir şey
daha var, müzikte daha az olan şey aslında daha çoktur. Sade olabilerek daha
çok şey iletebilirsiniz. Ben de aynı şeyleri şimdi birlikte çalıştığım müzisyen
arkadaşlarıma öğretiyorum. Bu akşam Nardis’te birlikte çaldığım grup benim her
zaman birlikte çalıştığım müzisyenlerden oluşmuyor. Onlardan sadece basçı Doug
Weiss benim daimi eşlikçimdir. Kendi grubumda kendi bestelerimi çalıyorum.
Umarım bir kere de onlarla birlikte İstanbul’a gelebiliriz. Bunlar benim Miles
ve Monk gibi idollerime ithaf etmiş olduğum besteler.
Ancak Miles ve Monk dışında da bir çok beğendiğim müzisyen
var. Sonny Rollins, John Coltrane, Mc Coy Tyner, jazz’da yaratıcılık
sınırlarını zorlayan insanlar, ilk idolüm olan Max Roach, Elvin Jones. Ben
davul çalmaya Max Roach yüzünden başladım, onu Clifford Brown ile Cherokee’yi
çalarken dinleyince işte bunu yapmak istiyorum dedim. O sırada 12 yaşındaydım.
O günden sonra da hiç durmadan çalıştım.
Al Foster’ın nasıl bir tempoda çalıştığınının sonucunu ben
de biraz önce Nardis’teki diğer jazz severler gibi görmüştüm. Olağan üstü
kıvrak ve rahat bir şekilde çalıyor ve kendisi ile birlikte çalan herkesi
rüzgar gibi arkasından sürüklüyordu. Ama bir an aklıma içinde olduğumuz
dünyanın jazz’ı nereye sürüklediği takıldı ve ona jazz’ın günümüzde nereye
gittiğini sordum:
Bak dostum, zor bir soru sordun. Ben sana günümüzde jazz’ın
hangi yöne gittiğini söyleyemem çünkü o müziğin bir parçası değilim. Ben geçmiş
dönemin, yani 1950 li 60’lı yılların jazz’ının bir parçasıyım. Kendi grubumla
yaptığım müzik de bu dönemin jazz müziğini sürdürüyor. Günümüzdeki jazz
müziğinin bir kısmını ben de seviyorum ama çoğundan da hoşlanmıyorum. Art
Blakey ve Elvin Jones’ın müziğinde hissettiğim swing duygusunun bugünün jazz
müziğinde eksik olduğunu düşünüyorum. Görünüşüne bakılırsa sen de benim
neslimdensin ve ne demek istediğimi anlarsın.
Ben jazz’ın altın çağının müzisyenleri ile birlikte olmanın
ayrıcalığını yaşadım, ve bundan gurur duyuyorum. Sonny Rollins, Miles Davis
gibi insanların ellerini sıktım. Ben kendim bir usta değilim ama Philly Joe
Jones, Max Roach, Jack de Johnette gibi eski ustaların, Bill Stewart gibi yeni
ustaların yanında, çevresinde bulundum.
Ben kendi bildiğim yönde gitmeye devam ediyorum. Her gün
egzersiz yapıyorum. Bak bu yaşıma geldim, çalışma konusunda hala hayatımda
değişen bir şey olmadı. Hala, hergün davulumu daha iyi şekilde çalmaya
çalışıyorum. Daha iyi derken sakın yanlış anlama, Elvin Jones’dan daha iyi
olmayı kast etmiyorum. Önemli bir şey aklıma getirdin, genç davulculara
söyleyecek bir iki sözüm var:
Her zaman olabildiğinizin en iyisi olmaya çalışın. Ama hiç
bir zaman herhangi bir geçmiş ustadan daha iyi olmayı hedeflemeyin. Çünkü olaya
böyle yaklaşırsanız yaptığınız müziğe olumsuz bir şey eklemiş olursunuz. şunu
hiç bir zaman unutmayın ki, siz sadece kendiniz olabilirsiniz, hiç kimse
kendisinden başka bir insan olamaz. Kısacası her zaman daha iyi çalmaya
çalışın, geçen sene çaldığınızdan veya dün gece çaldığınızdan daha iyi olmaya
çalışın ama kafanızda bir takım anlamsız yarışmalara girmeyin. Yok falancadan
daha hızlı çalarım, yok şu tekniğim filancadan daha iyidir demeyin. Böyle
yaparsanız ortaya koyduğunuz şey samimi olmaktan çıkar. Çok kişi Miles gibi
çalmaya çalışır. Halbuki Miles bazen tek bir nota çalarak herkesin ayağını
yerinden kesebilirdi. Dizzy Gilespie Miles için şöyle derdi: Miles her çaldığı
notaya anlam verir. Gösteriş yapmaz ama anlam verir. İşte bu yüzden dünyanın
her tarafında Miles Davis ölümünden bunca yıl sonra bile sevilmeye devam eder.
Etrafımızda bazı insanlar olduğunu fark ettim. Bunlardan
birisi Al Foster’i içine oturttuğumuz arabanın sahibi idi. Ancak çocuk
durumumuzu anlamış ve tıpkı bir ayin izler gibi sohbetimizi dinliyordu. Yavaşça
teybin sayacına baktım, zaman uçup gidiyordu ve karşımdaki güzel insanın hoş
görüsünü daha fazla zorlayamazdım. Jazz’ın gittiği yeri öğrenmiştim ve bu
sorunun devamı olarak ona bir müzisyen gözünden dünyamızın nereye gittiğini
sordum:
Bak bu da zor bir soru, ne söyleyebileceğimi bilemiyorum.
Anlamıyorum, 2006 yılındayız, teknoloji bu kadar ilerlemiş bir halde, insanlar
düne göre çok daha eğitimli, ama öyle gözüküyor ki insanlar olarak hergün
birbirimizden daha çok nefret ediyoruz. Benim son zamanlarda konserlerimden
sonra söylediğim bir sloganım var:
Bayanlar ve Baylar, birbirimizi anlamak ve geçinmek için
ihtiyacımız olan şey daha çok sevgi, barış ve jazz’dır.
Benim için bu gerçekten de böyle. Ne yazık ki günümüzde
herkesin biribirinden korktuğunu ve yok etmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak
şurası muhakkak ki gün gelecek ve dünya bu anlayış ile daha iyi şeylere
varmamızın mümkün olmadığını görecek. Çatışmalar ve savaşmak hiç bir şeyi
çözmüyor. Onlar sadece her neslin bir öncekinden daha çok birbirlerinden nefret
etmesine sebep oluyor. Bu kadar.
Yanımıza yaklaşan bir kişi konserin başlamak üzere olduğunu
hatırlattı, ben bu cümleyi karşımdaki arkadaşıma tercüme etmedim. Ona son bir
soru sormak istiyordum. Ona hayatının geri kalan bölümünde elde etmek istediği
bir şey, veya gerçekleştirmek istediği bir idealinin olup olmadığını sordum.
Artık 63 yaşındayım ve daha ne kadar yaşayacağımı
bilemiyorum. İnsan hayatı her an sona erebilir. Bak son günlerde bir çok
arkadaşımı kaybettim, kim bilir. Belki de sıra bana gelmiştir. Geçen hafta John
Hicks öldü, henüz 60 yaşında idi. Don Alias da öyle, galiba onunla aynı
yaştaydık. Jacky Mc Lean de artık aramızda değil, o da 72 yaşında idi.
Bundan sonra hem kendim mutlu olmak istiyorum hem de
çocuklarımı ve torunlarımı mutlu etmek istiyorum. Bir çok önemli müzisyenin
albümlerinde çaldım, şimdi de kendi adıma bir kaç albüm yapmak ve onlarda kendi
bestelerime yer vermek istiyorum. Tabi her zaman olduğu gibi tanrıdan beni daha
iyi bir insan ve müzisyen olmam için yardım etmesini diliyorum.
Ona elimi uzattım, çıkmasına yardım ettim ve sarılarak
teşekkür ettim. Otopark görevlisi konuştuğumuz dili anlamamıştı ancak
aramızdaki duygu alışverişini hissettmişti. Bana bakarak Abi, şu konuştuğun
adam çok sıkı birine benziyor dedi. Sonra Al ile birlikte Nardis’e döndük ve
kapıda sarılarak vedalaştık.
O içeri girerken basçı Doug ile karşılaştık, hızımı alamadım
ve ona Al Foster ile çalmanın nasıl bir duygu olduğunu sordum, cevabı biraz
evvel yaşadığım şeyi çok güzel ifade ediyordu:
Onunla çalmak inanılmaz ve müthiş bir duygudur, hatta
seksten bile güzel olduğunu söyleyebilirim, şey... tabi, ki bu duruma göre
değişebilir. O kişiliğiyle müzisyenlere kendisi ile birlikte çalmayı
kolaylaştırıyor, ve herkese sonsuz bir destek veriyor. Bir basçı olarak bana da
büyük bir destek verdi. Onun verdiği cesaretle çaldım ve kendimin kim olduğunu
keşfettim.
O akşam birlikte çaldıkları piyanist Sam Yahel ile de kapıda
karşılaştık, ve onun da bu sözlere ilave edeceği şeyler vardı:
Al ile çalarken her şey son derece doğaldır, sadece onunla
birlikte çaldığınız anı hissederseniz ve ondan gelen duygulara tepki
verirsiniz. Başka şeylere yer veremezsiniz. Asıl olan içinde olan anı
yaşamaktır ve Al bu anlayışın çok güzel bir örneğidir.
Aynı sözlerin bir çok müzisyen tarafından Miles için de
defalarca söylendiğini biliyordum. Kısacık bir onbeş dakika içerisinde başka
dünyalara gitmiş ve dönmüştüm, ancak artık aynı insan olmayacağımı biliyordum.
Hemen aldığım ışığı yansıtmaya başladım: Bayanlar ve baylar, birbirimizi
anlamak ve geçinmek için ihtiyacımız olan şey daha çok sevgi, barış ve
jazz’dır.