Cengiz Baysal’dan
Candy and Milkshake

Cengiz Baysal günümüz Türk jazz dünyasının genç
yıldızlarından birisi. Alafranga jazz alemlerinde bu tip yükselen yıldızlara
genç aslanlar deniliyor. Bu tanıma ben de katılıyorum, ancak bir çekincem var.
Bana göre iyi müzisyen olmak başka bir şey, aslan olmak başka. Aslan dediğinin
enstrümanında yıldız olduğu kadar yüreğinde de aslan bir yönü olmalı. İyi bir
eşlikçi olduğu kadar iyi bir lider de olabilmeli ve bu iki rolü de her dakika
değişen şartlara göre aynı ustalıkla oynamalı.
İşte bu genişletilmiş tanıma göre Cengiz Baysal her zaman
benim için gerçek bir aslan oldu. Onu bir çok ilginç projede ve formatta
dinledim. İşin liderlik yönüne gelince; bu konuda da gereğini yapabilecek
derinliği olduğunu onun ilk albümü olan ‘Yıldızların Üstünde’ projesinde
görmüştüm. Bu albümden sonra aradan epey zaman geçti ve şimdi de o albümün bir
devamı oldu.
Bu albümün öyküsünü dinlemek için Cengiz ile Tünel semtinin
incisi Cafe Gramofon’da buluştuk. Bu güzel mekan şimdiki yeni jazz kulüpleri
açılmadan önce vardı ve benim ilk göz ağrımdı ama sonra değişti.
Cengiz ben oturduktan biraz sonra geldi, yeni bir eve
aradığı için biraz sıkışık olduğunu gördüm. Önce yeni bir albüm yapabilmesinin
sebebinin ilk albümünün ona kazandırdığı bir milyon dolar olduğunu tahmin
etmiştim. Cengiz ise bana bir jazz müzisyenin 1 milyon dolar kazanması için
önce iki milyon dolar sahibi olması gerektiğini hatırlattı ve devam etti:
Doğrusu ilk albümüm fena gitmedi, ikibin adede yakın sattı,
kendi kulvarında iyi iş yaptı da denilebilir. En azından bizi dinlemek
isteyenlere ulaşmış oldu. şimdi yeni bir albümle müzik severlere ulaşacağım. Bu
seferki albümün ismi ‘Candy and Milkshake’. Türkçesi için ‘şeker ve Milkshake’
denilebilir, ama bence bunu tercüme etmeye gerek yok. Herkes ne olduğunu
biliyor. Neden yeni bir albüm yaptığıma gelince. Aslında çok basit bir mantığı
var. Allah korusun, bir nükleer savaş çıkar da insanlık yer yüzünden silinirse,
ve aradan bin sene geçince bu albümü bulanlar, ‘evet demek böyle müzisyenler
yaşamış’ desinler. şakası bir yana jazz müziğinin hali böyle işte, bu işle
uğraşan insanda akıl falan bırakmıyor. Müzisyen olarak devamlı yeni müzikler
yazıyoruz. Doğal olarak da bunları paylaşmak istiyoruz. Çalınanlar müzikler her
zaman uçup havaya gidiyor, halbuki bir çok ilginç şey yapılıyor, bir takım
sound’lar oluşturmaya çalışılyor. Albüm haline getirilince bu çabaların en
azından bir dokümanı olur.
Sohbet sırasında albüm hakkında ilk öğrendiğimiz şey bu
çalışmanın da ilk albümün devamı olduğu. Aynı çizgi burada da sürdürülüyor ve
tüm besteler Cengiz’e ait.
Dinlemiş olanlar hatırlayacaktır, İlk albüm iki kanal olarak
kayıt edilmişti ve canlı çalınmış müziğin işlenmemiş şekline en yakın halde
idi. Üzerinde hiçbir müdahale yoktu. Bu albüm de aynı mantıkla yapılmış.
Müzisyenler arasında ‘hücum kayıt’ denilen bir şekil vardır,
herkes aynı anda çalarken kayıt yapılır. Bu albümde de kayıt böyle
gerçekleşmiş. Dubbing sadece bir parçada varmış, ve o da aranjmanı
değiştirildiğinden dolayı yapılmış.
Bir başka ilginç yenilik de şu:
Bu albümde Cengiz’in çok beğendiği bir sinemacı olan
arkadaşı Melis Birder Selcen tarafından yapılmış bir kısa film de yer alıyor.
Yaptığı güzel dokümanter filmlerle tanınan Melis Cengiz’in grubu kayıtlar için
çalışılırlarken aralarına katılmış ve onların bir gününü çekmiş. O çekimlerden
de ortaya 5.5 dakikalık bir film çıkmış. Filminin adı da ‘hücum kayıt’ ve
albümde bu filmi de seyretmek mümkün.
Sıra albümdeki parçaların tek tek irdelenmesine geldi ve
böylece Cengiz’in yeni müzikal yolculuğuna sizlere aktarmak için yola çıkmış
olduk.
Albümün ilk parçası ‘Ustalara Saygı’ Cengizin sözleriyle
şöyle ifade ediliyor:
Bu isimle kastedilen şey 80’li yılların jazz ustalarıdır,
hatta bunlardan bir somut örnek de vereyim. Vince Mendoza o devrin tanınmış bir
aranjörüdür, bir gün arkadaşımın evinde onun aranjmanını dinliyorduk. O devrin
müziği, nasıl diyeyim, günümüzde biraz kara listeye alınmış gibi. Belki de o
müzik ‘Fusion’ ismiyle anıldığı için böyle oldu. Parçaya ilham veren şeylerden
birisi de Michael Brecker’ın hastalığı. Kısacası o devrin ustalarının kara
listeye girmesi içime dokundu. Bu adamlar o devirde çok yaratıcı bir dönem
geçirmişler ve ortaya çok ilginç bir sound çıkmış. Nasıl 40’lı ve 50’li
yıllarda bazı ustalar varsa o devirde de bazı ustalar olmuş. Ben o ustalara
yönelik bir şeyler yazmak istedim. Vince Mendoza’nın müziği de bir davulcunun
çok ilgisini çekebilecek bir müzikti, çok sofistike ritimler olmakla birlikte
bunların herbiri birbirinin içine geçmiş olarak yağ gibi akıyordu. İşte bizde
böyle bir şey çaldık.
Böylece 80’li yıllara doğru uçmuş olduk. Albüme adını veren
Candy ve Milkshake kapakta 50’li yılların çağrışımını yapan bir resimle yer
aldığından bir 30 yıl daha uçacağımızı sandım ama yanılmışım:
Candy and Milkshake benim tavşanlarım, daha doğrusu
tavşanlarımdı demek lazım çünkü ne yazık ki Milkshake artık yaşamıyor. Bizim
burada satılan tavşanların sağlık kontrolü ve aşıları eksik oluyor. Bu
tavşanların bir bağırsak paraziti oluyor. Ama Candy çok şükür hayatta ve 2.5
yaşında mutlu bir tavşan, ona bir arkadaş daha bulduk ama onu da yaşatamadık.
Bir daha da tavşan almaya cesaret edemedik.
Apartmanda köpek beslemek çok zor olduğundan tavşan
besliyorum. Hayır kedi de besleyemiyorum çünkü benim 25 yaşımdan sonra ortaya
çıkmış bir kedi alerjim var. Kedileri çok seviyorum ve hatta mıncıklarım da ama
kapalı mekanda onlarla birlikte olunca gözlerim yaşarmaya başlıyor.
Üçüncü parça olan ‘Honeymoon Song’ için bir tahmin yapmak
zor olmadı çünkü Cengiz’in artık evli barklı bir insan olduğunu biliyordum. Ama
‘şeytan ayrıntılarda gizlidir’ derler, biz de o ayrıntılara girdik.
Bu benim balayım sırasında yazılmış bir parça. Benim eşim
Amerikalı, evlendikten sonra hemen honeymoona gidemedik, 2 3 ay geçti. Eşimin
ailesi New Jersey’de yaşıyor, evlendikten sonra onları ziyarete gittik.
Honeymoon da orada oldu. Onlar rengarenk yeşil bir banliyöde yaşıyorlar. Her
yer çok güzel ama İstanbul’da yaşayan birisi 2- 3 gün sonra sıkılıyor. Herkesin
işi gücü var, ben evde sıkılıyordum, bana da küçük bir country org buldular. 2
gün sonra da balayına çıkacağız, keyfim yerinde tabi, parçanın çoğunu orada
yazdım, daha sonra gerçek piyanoda kalanını bitirdim.
Bir sonraki parça ‘Arap Bacı’ için bir tahmin yapmaya
çalıştım ve şöyle dedim: Herhalde balayından döndükten sonra evlendiğin o güzel
kızın aslında bir arap bacı olduğunu fark ettin. Doğru cevap başka imiş:
‘Arap Bacı’ aslında sadece davul tarafından çalınan bir
parça, adının böyle konmasının sebebi ise içinde Afrika etkilerinin olması. Bir
6/8 lik Afrika klavesi. Bunun dışında direkt olarak parçanın Afrika ile hiç bir
ilgisi yok. Arap Bacı da bilirsiniz, bizim Türk filmlerinde Afrika kökenli bir
şahsiyettir. Eski köşklerde evin parçası olmuş Türk adetleriyle yaşayan bir
insandır. Arap Bacının durduğu filim şahsiyeti olarak durduğu yer benim davul
solomun durduğu yerdir.
O ana kadar bilmecenin dört sorusundan sadece birine doğru
cevap verdiğim için içinde uçtuğumuz dehlizde yolumu kaybetmiştim ama biraz da
bunun telaşı ile bir sonraki parça olan ‘D.İ:D.G’ in ne olduğunu bir kerede
doğru olarak söyledim: ‘Daha İyi, Daha Güzel’. Bu sefer Cengiz bu soruyu nasıl
olup da doğru bildiğime şaştı kaldı. Cevabı daha önce duymamış olduğuma da
inanmadı. Ama işin ayrıntılarına girince gene yaya kaldım:
Bu parçanın adında ve içeriğinde mizahi bir yaklaşım ve
hiciv var. Bilirsiniz, çoğu zaman politikacılar herkesin gerçeğin böyle olmadığını
bildikleri durumlarda bile bu sözleri ederek çevrelerindekileri aptal yerine
koyarlar. Bu tip söylemler ve durumlar politika dışında da var. Gereksiz
iyimserliğin ve kandırmacanın ortaya çıktığı her türlü durum için bu anlayış
geçerli. İşte ne zaman ben ve arkadaşlarım böyle bir şey duyunca kendi aramızda
bakışıp gülüşüyoruz. anlıyoruz. Parça da bu duyguyu yansıtan bir eleştiri.
Kendinden emin öğrenciler gibi bir sonraki parça Blues 99
için bir tahmin yaptım, evet bu soruyu da bilmiştim, Cengiz bunu teyid etti:
Doğru, bu parça ilk albümdeki blues parçamın bir kardeşi.
Yarım ilave var, o da eski parça ile olan bağlantısını gösteriyor. Her cazcı
rüştünü ispat etmek için ilk albümünde bir blues çalar demiştik. Meğer
ikincisinde de çalarmış.
Bilmecenin ilk altı sorusunun yarısını bilmiş yarısında da
çuvallamıştım. Sıra gelmişti ‘Yedi Tepenin Poyrazı’ adlı parçaya. Yedi tepenin
İstanbul ile bağlantısı olduğundan emindim ama öykünün daha gerisi vardı:
Bu ismi sonradan konmuş bir parça. Parça 7/4 lük tempoda
yuvarlanan bir parça ve çok mistik bir hissiyatı var. Yumuşakça akan ama içinde
girdileri ve çıktıları olan bir parça. Benim eskiden gelme yelkencilik ve
rüzgar sörfçülük tarafım var. Ben rakiplerime göre daha ağır olduğumdan yarış
kazanmam için sıkı bir poyraz esmesi gerekirdi. Spor hayatımda bir çok yarış da
kazandım, İstanbul şampiyonluğum var, Türkiye ikinciliğim var. Eminim ki
‘Kırlangıç Uçuşu’nun da ne olduğunu tahmin edemezsiniz, hayır poyrazdan sonra
bir yerlere uçtuk, karşımıza bir kuş çıktı cevabı da geçersiz. Bu benim yaz
akşamı evimin balkonundan gördüğüm şeyleri anlatan bir parça. İlk albümümde de
böyle bir şey vardı. Herhalde ‘Küçük Güzellik’ parçasını hatırlarsınız. Yaz
vakti kırlangıçlar akşam üstü ortaya çıkarlar ve saat 6 gibi showlarına
başlarlar. Ben de evimin balkonunda oturup onları seyretmeye bayılırım.
Kırlangıçlar bir çok akrobatik hareketler yaparlar ve gerçekten de doğanın
mucizesidirler. Benim çalışma yerim de evim ve içerisindeki piyanom.
Kırlangıçlardan esinlenerek bu parçayı yazdım.
Albümdeki son müzik olan ‘Ada Turu’na gelince. Bu parça
Cengiz’in ifadesiyle eğlencelik bir parça. Biraz 70’ler stilinde. Cengiz’in
yazdığı müzikler ve aranjmanlar çoğu zaman değişik ritimlerin iç içe geçtiği
oldukça komplike çalışmalar. Bütün bunları çalan gitarist Ercüment Ateş bir gün
Cengiz’den eğlencelik bir şeyler de yazmasını istemiş. Bu sözlerin üstüne ‘Ada
Turu’ yazılmış. Peki işin eğlencesi ne diye soracak olursanız onun da bir
açıklaması var:
Parçayı yazdıktan sonra bizim müzisyen arkadaşlarımızla en
eğlenceli yaptığımız şeyin ne olduğunu düşündüm. Bazen basçımız İlker ve Sibel
Gürsoy ile yazın adaya gidip bisiklet kiralar ve ada turu yaparız, çok da
eğlenceli olur. Bu yüzden parçamıza da bu adı verdik.
Cengiz bu albümde gerçekten seçkin bir grup müzisyen ile
çalışmış. Vokalde kadife sesli Sibel Gürsoy var, şenova Ülker Türkiye’nin en
iyi trompetçilerden birisi. Gitarcı Ercüment Ateş, piyanist Serkan Özyılmaz ve
basçı İlker Özalp de kendi enstrümanlarının ileri gelen isimleri. Tunç Çakır
yükselen bir genç perküsyoncu.
Kendisini bu insanlarla bir araya getiren değerleri ise
şöyle ifade etti:
.
Gerçekten de Türkiye’de çok iyi müzisyenler var. Önemli olan
bir projenin etrafında onu hakikaten hisseden insanların olması. İlk albümümde
de durum böyleydi, şimdi de böyle oldu. Genelde davulcu albümleri çok maço
olurlar. Benim müziğim ise çok maço bir müzik değil. Benim albümümlerimde
dominant olmaktan ziyade müziğin akışının içine giren, ve o akışa kendini
kaptırmayı seven müzisyenlerin olması gerekiyor. Arkadaşlarımı da bu mantıkla
seçtim, hepsi dominant olmadan bir akışın parçası olabilecek müzisyenler. Bu
albümde çalanlar aşağı yukarı ilk albümde birlikte çalıştığımız insanlar, bir
tek zamanı denk düşmediği için İmer Demirer ile çalışamadık.
Ben somut olarak bir grup yaratmaya çalışıyorum. Çalınan bir
müzik var ve biz senelerdir bu müziğin içindeyiz. Bu projenin ilk çalınışı 2000
yılının Temmuzudur. Altı seneden beri bu projeler olgunlaşıyor, daha da
olgunlaşabilmesi için bu müziği çalan insanları bir arada tutmaya çalışacağım.
Albüm ilk parti olarak DMC’den yayınlanmış ama çok yakında
Ercan Saatçi ayrı bir yayın şirketi olan ‘Rec by Saatci’ yi kurarak, tüm eski
DMC jazz ve klasiklerini bu yeni şirkete alacakmış. Muhtemelen bu albüm de sizlerin
elinize yeni şirket tarafından yayınlandıktan sonra geçecek.
Peki bu arada Cengiz ne yapıyor diye sorarsanız onun da
cevabı var:
Son zamanlarda yurt dışına gittim, bir Romanya turnesi
yaptık ama kimsenin haberi olmadı. Bir çok workshop da yaptık. Eylül ayında bir
Avusturya konserim var,
Bugünlerde Kerem Görsev’in triosunda yer alıyorum. 13.
İstanbul Jazz Festivalindeki konserimiz için yoğun olarak çalışıyoruz. Bu arada
yeni bir albüm için parçalar yazıyorum. Bu albüm daha da progressive bir
çalışma olacak, albümde triyolara konsantre olacağım. Değişik değişik triyolar
olacak. Hatta albümde içinde davulcu olmayan parçalar da olacak ve ben
çalmayacağım, sadece çaldıracağım ve besteci yönümü ortaya koyacağım. Bunlar
şimdilik beynimin içinde dönen tilkilerin bir kısmı.
Güzel şeyler oluyor, Türkiye’deki jazz ortamı gelişiyor ve
kulüp sayısı artıyor. Hergün değişik kulüpler ortaya çıkıyor. Kerem Görsev ve
ortakları Istanbul Jazz Center’ı açtı, bu farklı çizgisi olan bir kulüp,
dışarıdan bir çok dünya starı sanatçı getiriyorlar. Biz de onlarla çalışma
imkanı buluyoruz. Nardis’e de yabancı müzisyenler geliyor ama orası daha çok
yerli müzisyenlerin sahne aldığı bir yer olarak gelişiyor. Babylon bu ikisinden
tamamen farklı bir çizgi tutturdu. Bir ihtisaslaşma oluşuyor ve artık hiç kimse
biz herşeyi yaparız demiyor.
Yıldızların Üstünde başlayan bir yolculuk işte böylece yeni
bir noktaya taşınıyor. Bundan sonrası da var. O ana kadar Cengiz hakkında
yaptığım tahminler pek de yanlış çıkmadı. Gelecek için ne olacak derseniz şunu
söylerim: D.İ.D.G Ama bu sefer içtenlikle, hilesiz hurdasız bir tahmin.
İnanabilirsiniz. Onu izlemeye devam edin.