|
Kapılar
alındır, eşikler yazı…
Aklım ermeye, gözüm görmeye, dilim dönmeye başladığında karşımda büyük ve
cömert bir kapı buldum. Dünyanın büyük, hayatın cömert olduğuna o kapı
inandırdı beni. Ahşabı ince işlemeliydi, insanın ruhu da öyledir sandım.
İşte tam orada durdum.
Eşikte. Arkamda çocukluğum duruyordu, mezarlıktan farksız bir ev, aile...
Önümde ise yetişkinliğin sertliği, mezbahadan farksız bir dünya, hayat...
Hayata doğru attım adımımı. O zamandan beri kaç kapıdan buyur edilip kaç
kapıdan kışlandığımı bir ben bilirim, bir de eşikler... Kapılar alındır o
yüzden, eşikler yazı... 'Kader' ve 'kapı' kelimelerinin aynı harflerle
başlaması sadece bir tesadüf olmasa gerektir...
Aklım ermeye, gözüm
görmeye, dilim dönmeye başladığında karşımda büyük ve cömert bir kapı buldum.
Dünyanın büyük, hayatın cömert olduğuna o kapı inandırdı beni. Ahşabı ince
işlemeliydi, insanın ruhu da öyledir sandım. Çocukluğuma can sevinci katar,
kemeri güven verirdi, bütün kapılar da öyledir sandım... Büyük bir bahçeye
açılırdı, o bahçenin ortasında, siyah-beyaz gaga taşlarından bir tavuskuşu
figürü vardı. Yerdeyken fark edemezdiniz o kuşu, görmek için konağın ikinci
katına çıkmanız gerekirdi. Hayatı da kuşbakışı anlayabilirim sandım... Yani
kapılara çok inanmayın isterim... Değil mi ki kalple inanılacak hikâyeler çekip
gitti şehirlerimizden, kapılara da artık hiç güven olmaz...
Şehirlerin cümle hikâyesini kapılardan okuyabilirsiniz... Sözgelimi yalnızlık,
artık en tenha değil, en kalabalık şehrin amentüsüdür. İnsanlar çoğaldıkça,
kapılardaki kilitler artmaktadır zira. Caddelerinde insanların ve araçların sel
gibi aktığı, birbirine değmeden yürümenin imkânsız olduğu İstanbul'da kapılar
sımsıkı kapatılmaktadır, bir kapatılınca zor açılmaktadır, misafir kelimesi
şehrin lûgatından silinmektedir, eşikler yepyeni, menteşeler mıh gibidir. Zira
bir şehrin kenarlarında kapılar lime lime dökülürken, hayatın ışığını
sızdırmayacak kadar kararırken yüzleri, ortasındaki zarif kapıların ilelebet
ferah feza açık kalması mümkün değildir. Bu yüzden İstanbul'un o meşhur
kapıları artık bir kalabalığa değil, büyük bir boşluğa, Hasan Ali Toptaş'ın
deyişiyle,
'yalnızlıklar'a açılmaktadır. Bu arada Yenikapı'ya sekiz kancalı, bilye
mekanizmalı son model bir kilit eşliğinde, kati suretle açılamayacak çelik bir
kapı taktırmayı düşünmenin vakti de gelmiştir. Çünkü dünyanın umutsuzlarının
yolu her zaman Roma'ya çıkmaz, Londra'ya varmaz, Paris'e ulaşmaz, ne de olsa
İstanbul onlara daha yakındır... Ve çünkü siyahların, çekik gözlülerin, şark
esmerlerinin doldurduğu teknelerin hepsi batmayabilir, bazı kaçak göçmenler
denizde boğulmadan, sağ salim şehr-i azametimizin sahillerine ayak basabilir ve
biz o zaman, değil kapılarımızı, pencerelerimizi bile açamayabiliriz...
|

|
|
|
İzmir'de kapılar biraz daha
aralıktır, eşikleri daha yıpranmış, menteşeleri işlektir... Caddelerde misafir
kelimesinin manasını hatırlayabilen birkaç kişi bulabilirsiniz hâlâ... Zira
İzmir'de kapılar, her daim bir tür bekleyiş içindedir... Kapılar sanki
hafızasını yitirmiş de, bir an, bir büyük barış ânında, bir büyük kucaklaşma ve
şenlik ânında, mazisini hatırlayıverecektir... O yüzden sımsıkı kapanmayı
reddeder İzmir'in kapıları... Küçük bir çocukken, o 'kandırıkçı' ahşap kapının
öyle bir hafıza kaybından mustarip olduğunu, babaannemin anlattıklarından
bilirdim... Babaannem, o kapının aslında bize ait olmadığını söyler dururdu...
Ben daha doğmadan, kapının gerçek sahiplerinin Atina adlı bir şehirden gelip,
babaannemden izin isteyip kapıyı uzun uzun okşadığını, konağın ikinci katına
çıkıp tavuskuşuna uzun uzun baktığını ve sessiz sedasız ağladığını anlatırdı...
Babaannem kapıların sımsıkı kapatılmaması gerektiğini bilirdi... Zira onun da
hafızasını arayan bir kapısı vardı, Kavala'da bıraktığı... 'Kader' ile
'kapı'nın, iki harften menkul bir ortak kümesi varsa, İstanbul ile İzmir'in
ortak kümesi de Diyarbakır'dır... Üç yıl yaşadım orada... Sağıma baktığımda
sımsıkı kapalı kapılar, soluma baktığımda hatırlamaya çalışan kapılar gördüm...
O şehre dair bundan fazlasını anlatamam... Belki günün birinde bir Diyarbakırlı
kendi üslubuyla anlatır bize, Dağkapı'yı, Mardinkapı'yı, Urfakapı'yı... Açılsın
ve bir daha hiç kapanmasın diye dua ettiğim kapılar var... Bir mahkûmun
gözleriyle bir kapı arasındaki alâka... Bir kapıya bakmanın en yürek paralayıcı
hali...
Kapansın ve bir daha hiç açılmasın diye dua ettiğim kapılar var... Bir hayat
kadınının gözleriyle bir kapı arasındaki alâka.... Bir kapının açılışının en
dayanılmaz, en utanç verici hali... Kapansın ve bir daha da açılmasın
isterim... Amin!
|

|
|
|
Büyük, büyük, kocaman olmasını istediğim kapılar var sonra... Cami kapıları
sözgelimi... Omuz omuza girip, yan yana saf tutarak büyük yaratıcıya
şükranlarımızı sunalım diye... Meyhane kapıları... Kol kola girip, karşı
karşıya kurularak tadına doyulmaz muhabbetler edelim diye... Okul kapıları...
Cıvıl cıvıl girip, gıcır gıcır sıralara oturarak dünyanın, hayatın, insanlığın
bilgisine vakıf olalım diye...Ve tabii, en mühimi ve açılması en zor olanı
gönül kapıları... Zarif tokmaklarını tıklatıp içeri girelim, birbirimizin sıcak
sinesine yerleşelim ve ebedi kardeşliği yaratalım diye...
|
|