ADALAR
Kar
alacasında Adalar
Karşıda Bostancı,
Maltepe, Kartal ve Pendik'in ışıkları, ardımızda Yalova'nın Samanlı Dağları'nın
puslu çizgileri. Kar eski bir aşk yarasını sarmak istermiş gibi, gri beyaz bir
şalla örtüyor adaları.

Marmara'nın yorgun sularında
nice umutsuz aşık gezdirmiş şehir hatlarının yaşlı vapuru, yavaşça iskeleye
yanaşıyor. Dumanlı uskur köpüklerinde mermer mavisi martılar çığlık çığlığa
yüzüyor. Üç beş yolcu iniyoruz. Eski bir Acem minyatürünü hatırlatan ince
çizgili iskele binası ve göz yaylımı tepelere doğru uzanan sokaklar, asırlık
çamlar, solgun ışıklı evler, gümüş beyazı bir kar altında. Yazın buraları bir
imparatorluk moruna boğan erguvanlar, yürek vurgunları yaratan pembe zakkumlar,
altın sarısı mimozalar, şimdi renksiz, öksüz ve çıplak.
Büyükada'dayız. Vakit
öğleyi biraz geçmiş. Gökte birazdan yıldız tozu bir kar yağdıracak olan
lacivert bulutlar. 23 Nisan Caddesi'nden, Dil Burnu'na doğru yürümeye
başlıyoruz. Sağda Anadolu Kulübü. Ermeni Katolik Surp Astvadzazin Kilisesi,
Agopyan Köşkü. Nizam Yokuşu'nu çıkmaya başlıyoruz. Dalları karla kaplı çam
ağaçları da bizim gibi bir mahzunluğun ortasında fısıldaşıyor. Önümüzde İsa
Tepesi, arkamızda Kocatepe. Yörükali, Nizam ve Karacabey koyları. Değirmen,
Maden ve Hamson plajları. Hristos, Aya Nikola ve Aya Dimitri Kiliseleri.
''Marmara'nın incisi'' diye isimlendirilen Adalar, yani Büyükada, Heybeli Ada,
Burgaz Adası, Kınalı Ada, Kaşık Adası, Sedef Adası, Sivri Ada, Yassı Ada ve
Tavşan Adası'nı bu kez bir kış günü karlar altındayken görmek için yola
çıkmışız. İlk durağımız Büyükada. Adanın eski adı Prinkipo ve bu Yunanca
"büyük" anlamına geliyor. Büyükada İstanbul Adaları'nın en büyüğü.
Adalar'da, biri güney, diğeri kuzeyde olmak üzere iki tepe var. Güneydeki
Yücetepe, kuzeydeki ise İsa Tepesi. Tepelerde Aya Yorgi ve Hristos kilise ve
manastırları bulunuyor. Yoksul bir güneşin kederli bir kızıllıkla aydınlattığı
Büyükada'da, yolcusuz faytonları ve kalın bir yalnızlık altında fısıldaşan
faytoncuları görüyoruz. Faytonların yorgun atları da birbirlerine sokulmuş,
soğuktan korunmaya çalışıyor. Aklımıza Abbas Sayar'ın 'Yılkı Atı' romanı
geliyor.
Şimdi görmüyoruz ama
biliyoruz ki, birazdan akşam olacak ve yarı Osmanlı, yarı Bizans bir kadife
laciverdi gökyüzüne füzen kalemle silueti çizilen yalnız bir balıkçı, ağır ağır
misinalarını, oltalarını toplayacak ve sadece hayallerinin yaşadığı yoksul
evine doğru kar altında yürümeye başlayacak.

Heybeli'nin yalnız çamları
Dönüyor ve sevgili Çelik
Gülersoy'u hatırlayarak Büyükada İskelesi'ne gelip, yeni yanaşan bir başka
vapura biniyoruz. Biraz sonra bu kez Heybeli Ada'dayız. Kar şimdi hızını
artırıp, şıngırtılı bir fasıl tutturmuş. Gümüş dumanlı bir gökyüzü altında,
ufuk çizgisi nerede başlıyor, iskelemiz, sancağımız neresi belirsiz. Çarpıntılı
yürek kaçkını bir uykuya yatmış gibi görünen Heybeli'nin, gizli bir ateşle
ürperen sokakları da kar altında. İstanbul'un ikinci büyük adası olan Heybeli,
Bizans döneminde bakır çıkarılan maden ocaklarıyla ünlüymüş ve o zamanlardaki
adı da bakır anlamına gelen ''Halki'' imiş. Daha sonraları da uzaktan görünümü
bir heybeye benzediği için Heybeli adını almış. Başımızı kaldırıyor ve
Heybeli'nin karla kaplı dört büyük tepesini ve çamları görüyoruz. Değirmentepe,
Taşocağı Tepesi, Makarios Tepesi ve Ümit Tepesi. Ünlü ruhban okulu da bu tepede
bulunuyor. Çam Limanı ve Bahriye Limanı'ndaki evler, süt mavisi bir kar
altında. Karın gri mavi alacasında, kanatlarında hüzün grileri taşıyan
kumrular. Daha ötelerde Bahriye Okulu, Sanatoryum, Aya Ofemya Ayazması, Hüseyin
Rahmi Gürpınar Lisesi ve Abbas Halim Paşa Köşkü görünüyor. Bir gelin gibi
süslü eski köşklerin önünden geçerken gözlerimiz, ''gemi taliminden'' dönen
çakı gibi bahriyelileri arıyor. Göremiyoruz.
Sıra sıra ada evleri,
kapıları kışa kapalı.
Kar altında kızıl tepeler
Yeniden vapurdayız.
İstikamet Kınalı Ada. Son yangından önce bütün tepelerini kaplayan makilerin
bakır kızılına çalan rengi nedeniyle bu adı alan Kınalı Ada, Prens Adaları'nın
en küçüklerinden biri. Issız bir deniz kenarı, sahile çekilmiş ve üzerleri
naylonla örtülmüş balıkçı tekneleri ve burada da kaderlerine terk edilmiş gibi
görünen yorgun atlar. Gitgide yoğunlaşan kar alacasında, nerden geldiği belirsiz
bir ışık altında, ağzı sigaralı ve atlar kadar yalnız bir adam. Bilinmeyen bir
yerlerdeki, çoktan unutulmuş utlardan hüzünle yükselen, unutulmuş bir şarkı :
''Koy beni göğsüne, seninle uyuyayım…'' Uzaklarda Çınar Tepesi, Teşvikiye
Tepesi ve Manastır Tepesi. Aklımıza, tahttan indirildikten sonra gözlerine mil
çekilerek buradaki Hristos Manastırı'na kapatılan bahtsız Bizans İmparatoru
Romanos Diyogenes geliyor. Taşçıyan Evi ve İstanbul işgalinde bu evde bir süre
gizlenen Mustafa Kemal'in solgun hayali. Adanın simgesi olmuş yazar Fazıl Ahmet
Aykaç. Ara sıra gün ışığını sızdıran fosforlu mor bulutlar altında, karla kaplı
Kınalı'dan ayrılıyoruz.
Son durağımız Burgaz
Adası. Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Havada Bulut, Balıkçının Ölümü ve Şimdi
Sevişme Vakti'nin yazarı Sait Faik'in adası. Sait Faik, nice gönül
kırgınlığından sonra gelip buraya yerleşmiş ve burada gündelik ekmeklerinin
peşinde koşan küçük insanları, berberleri, balıkçıları ve hamalları yazmış.
Burgaz'ın güzellik ve zarafetleri ile tanınan yalı ve köşkleri şimdi kar
altında. Issız bir sahilden yukarılara doğru uzanan adressiz bir yokuş ve
ağaçlarda, dumanlı kar öbekleri. En yukarıda Bayrak Tepe. Patrik Metodios'un
yaşadığı zindan. Kar beyazı altında griliklerinden kurtulmuş ahşap köşklerin
sıralandığı Gezinti Caddesi, Gönüllü ve Mehtap sokakları. İskelenin doğusunda
kalan eski plaj. Buradan Heybeli'ye doğru uzanan burun ve burnun ucundaki
fener. Hristos Manastırı ve Kalpazankaya. Marta Koyu, Aya Yorgi Manastırı.
Kış hüznünde Adalar
Adalara kar yaldızı bir
akşam inerken, dönüş için vapura biniyoruz. Kar şimdi düzensiz figürlerle dans
ederek yağıyor. Karşıda Bostancı, Maltepe, Kartal ve Pendik'in ışıkları.
Arkamızda adaların ve daha ötelerdeki Yalova'nın Samanlı Dağları'nın puslu
çizgileri. Kar, tekmil adaları eski bir aşk yarasını sarmak istermiş gibi, gri
beyaz bir şalla örtüyor. Kulaklarımızda Mozart'ın Fa Minör fügü. Yürek yangını
gibi bir kar anaforu yaşayan adaları, bu kar alacasında vahim ve kalın bir
yalnızlık altında bırakıp, dönüş yolunu tutuyoruz. Yüzümüze, ellerimize,
aşkımıza ve Adalar’a kar yağıyor…
Aklınızda bulunsun…
• Yaz olsun kış olsun,
yolunuz Büyükada'ya düşerse Dil Burnu'nu şöyle bir dolaşın. İnsan ömrünün
geçiciliğini hatırlatan asırlık çam ağaçları altında oturup, denize bakın.
Osman Nihat Akın'ın bir zamanlar binlerce İstanbullu umutsuz aşığın yüreğini
titretmiş olan ünlü Nihavend şarkısı ''Yine Bu Yıl Ada Sensiz İçime Hiç Sinmedi
/ Dil'de Yalnız Dolaştım Hep / Göz Yaşlarım Hiç Dinmedi''yi duyar gibi
olacaksınız.
• Ünlü kadın şairimiz Şair Nigâr Hanım ile onun güftelerini besteleyen Kemani
Tatyos Efendi'nin hayalleriyle de yine Dil Burnu'nda karşılaşabilirsiniz. Sakın
şaşırmayın. Başında Cezayir kesimi hotozu, leylak moru yaşmağı ve şarabi
feracesiyle her zamanki gibi şık ve alımlı olan Nigar Hanım'a, ''Mani Oluyor
Halimi Takrire Hicabım'' şarkısında neyi anlatmak istediğini sormaya çalışın, o
Tatyos Efendi ile birlikte yeniden göklere doğru bir duman gibi savrulmadan.
• Hayıtlar, horozibikleri, meşe pırnalları, zerrin kadehleri arasından döne
döne yukarı çıkan yokuşu izleyip, tepedeki Aya Yorgi Manastır'ına gidin. Her
yana serpilmiş granit kayalardan birinin üzerine oturun ve etrafınızdaki
çamların 1920'lerde burada yaşamış balıkçı Aleksi Yorgo'nun, Adalar'ın en güzel
kızı Evdoksiya'ya olan umarsız aşkını anlatan fısıldaşmalarını dinleyin. Bizans
Tekfuru Kantakuzinos'un uzaktan akrabası olan emekli zangoç da size bu aşkı
anlatabilir. Emekli zangoçun hayalinin bazı akşamlar buralarda dolaştığı
söylenir. Belki görür ve dinlersiniz.
• Troçki'nin bir süre yaşadığı evi gezin. Pencerelerdeki sararmış tüllerin
arasından, uzun beyaz saçlı, ince altın çerçeveli gözlüklü, zayıf bir adamı
görür gibi olacaksınız. Kulağınıza uzak Rus steplerindeki at sesleri, Volga
boylarındaki Kazakların kılıç şakırtıları gelecek. Troçki, nereden duymuşsa
duymuş, ''Döneceğim Bekle Beni / Karlar Tozarken Bekle /Hiç Kimse Beklemezken
Bekle'' diye bir şiir mırıldanıyor.
• Viranbağ Kır Lokantası'na gidin. Unutmayın ki, Atatürk de dolunaylı gecelerde
burada bir kadeh rakı içermiş. Tabii etrafında şayak kalpaklı, Wilhelm bıyıklı
ve gözleri çakmak çakmak silah arkadaşlarıyla birlikte. Bakın, görüyor musunuz?
Üç numerolu gaz lambası altında haritayı inceliyorlar. ''Mitralyöz birliğini
Polatlı şimalinden 200 rakımlı tepeye kaydırıp, süvari müfrezesini de….'' diye
konuşuyorlar. Duyuyor musunuz?
• Bir hafta önceden yer ayırtıp Splendid Hotel'de kalın. Arkadaşlarıyla bezik
oynarken, bir yandan da ''Çalışkuşu''nun son düzeltmelerini yapan Reşat Nuri
Güntekin'i göreceksiniz.
• Burgaz Ada'da iskeleden faytona binip Kalpazankaya Gazinosu'na gidin. Girişte
Sait Faik Abasıyanık'ın bir heykeli var ve küçük insanların büyük hikayecisi
Sait Faik, o güzelim öykülerinin bazılarını tam burada yazmış. Eğer tarih 21
Mayıs'sa, Burgaz'ı ziyarete gelmiş yüzlerce insanla birlikte denize bir küçük
çakıl taşı da siz atarsınız. ''Alemdağ'da Var Bir Yılan'' yazarının anısına.
• Kınalı Ada'da ikiz Sirakyan evlerini gezin. Ayazma Plajı'nda ise Marmara'nın
hala mavi kalmış sularını ve o sularda nazlı nazlı yüzen, dik bıyıklı mağrur
tekirleri, kulakları pembe menevişli kırlangıçları ve utangaç kefalleri
görebilirsiniz.
• Heybeli'de mehtaba çıkın. Halki Palas'ta ''Garbi Şimendifer Kumpanyası'nın
esham ve tahvillerindeki vahim düşüşü'' konuşan Levanten tüccarları
görebilirsiniz. Bakın. Otelin arkasındaki çamlar arasında, Clark Gable bıyıklı
Ayhan Işık ile güzeller güzeli Belgin Doruk birbirlerine doğru nasıl yavaşça
koşuyorlar. Görüyor musunuz?