Levent
Kırca’nın masal dünyası
Ünlü tiyatrocu
Levent Kırca'nın pek çok tutkusu var. Araba, dolmakalem ve saat
koleksiyonlarının yanında güzel resimleri, heykelleri, kuklaları ve pek çok
oyuncağı ile yaşıyor.
Mütevazı,
okur yazar, aydın bir memur ailesinin çocuğu… 30'lu yaşlarından itibaren
şöhret… 35'inden sonra zengin… Uykuda olmadığı sürece çalışıyor. Bazen
kendisini bile şaşırtan bu durumu nedeniyle psikologlara baş vurmayı düşünüyor.
Tiyatro serüvenine adım attığından bu yana 40 yıl geçmiş. Levent Kırca çok
çalışkan, çok mutlu biri. Ve mutluluğunu, yaşama sevincini, sahip olduğu her
şeyi tiyatroya borçlu. Ömrünün sonuna kadar sahneden ayrılmamak tek dileği.
Gönlünce
tiyatro yaptığı bir tiyatrosu, dizi ve film çekimlerinin yapıldığı bir platosu,
dört lüks arabası, dört çocuğu, 70 çalışanı ve bir de kısa bir süre önce
ayrıldığı eşi, Oya'sı var. Levent Sanayi Mahallesi'nin orta yeri Hodri Meydan
platosu. Dekorlar, malzemeler ve çekim yapılan katların en üstünde sanatçının
bir stüdyo ev şeklinde tasarladığı mekânı yer alıyor. Kırca zamanının büyük bir
bölümünü burada farklı dallarda üretimler yaparak geçiriyor. Doğaya ve
hayvanlara olan sevgisinin somut örnekleri her yerde. Kuklalar, resimler,
heykeller, oyuncaklar… Sevdiği her şeyi etrafına toplamış. Mutfak bölümünü
kilolarca meyve süslüyor.
“Evet ben
bir işadamıyım aynı zamanda” demesine karşın parayla ilgili her şeyini Oya
Başar'a teslim etmiş. Kendisini mutlu, olumlu ve neşeli biri olarak tanımlıyor.
Telefonu hiç durmadan çalıyor ve Kırca yılmadan, öfkelenmeden, sabırla hepsini
yanıtlıyor. Koruması yok, korkusu da. Halkla samimi ilişkisi kesintisiz sürüyor
çünkü bir sanatçının en büyük besin kaynağının kimler olduğunu biliyor.

Londra'dan aldığı Beatles kuklaları Kırca'nın çalışma
mekânının en iri kıyım eğlencelikleri…
Resim ve
heykel tiyatro ve sinemadan arta kalan zamanlarının çalışma alanı. Eserlerini
sevdiklerine hediye etmekle yetiniyor. “Sergi açmayı düşünüyor musunuz?”
sorusunu ise “Kenan Evren'in pozisyonuna düşmek istemem” diye yanıtlıyor.
Arabalara, oyuncaklara, dünyasını güzel kılan her şeye tutkulu. Arabalara olan
merakının yanında dolmakalemlere ve saatlere de bayılıyor.

Kedi çok renkli, çok güzel ve çok hüzünlü.
Tablo Levent Kırca imzasını taşıyor.
Nedir bu araba merakı,
bir çocukluk düşü müydü?
Eski araba
koleksiyonum vardı, onlardan birini Önay Bilgin'in müzesine hediye ettim. Önay
beğendi, ben de hediye ettim. 46 model bir Packard, eşi benzeri yoktur, onu ona
hediye ettim. Bir tane 52 model Chrysler vardı onu da verdim. Çünkü bunlar
benim tiyatromun bahçesinde duruyordu. Açık havada durduğu için hırpalanıyordu.
54 model bir Chevrolet ve bir de 56 model bir Chevrolet vardı. Dört tane eski
arabam vardı onların hepsini sağa sola hediye ettim, verdim.

Kırca, sarı ve eski bu taksiyi çok seviyor çünkü
bu
taksinin içinde hikayeler yaşanıyor.
Artık arabanız yok mu?
Olmaz olur
mu? Bir tane 2006 model Lincoln cipim var yeni aldım. 'Karısından ayrıldı, beş
parasız kaldı' diye o kadar çok yazıp çizdiler ki onunla fotoğraf çektirmek isterdim.
Batmadığımı herkese göstermek için. Ama bugün oğlum aldı. Bir tane Navigator
var, bir Range Rover var yine cip, bir tane de Jaguarım var. Jaguar 2003 model.
Erkekler biliyorsunuz otomobil sever. Ben de her erkek gibi otomobil seviyorum.
Bir de parayı sonradan gördüğümüz için param olunca almaya başladım. Biraz oldu
yani. Ama son yıllarda otomobillere yatırım yapmıyorum açıkçası. Ama mesela
dolmakalem biriktiriyorum.
Ciddi
markaları biriktiriyorum. Mesela Monte Grappa, şu anda dünyanın bir numaralı kalemi.
Onlar koleksiyonerler için limitli sayıda kalem üretirler. Siz onlardan
alırsınız sonra limitler biter. Limitler bitince sizin pahalı aldığınız daha da
pahalanır. Çünkü artık piyasada yoktur. 1-2 milyardır aldığınızda ama sonradan
o artık bir koleksiyonun bir parçası olduğu için değer kazanır, 15-20 milyara
çıkar. Mont Blanc var ayrıca. 20-30 tane var.

Kırca’nın oyuncak merakını bilen kızı bu motorsikleti ona
Afrika’dan getirmiş.
Oldukça biriktiricisiniz!
Evet, bir
de saat koleksiyonum var. Saatlere çok meraklıyım. Şu anda kolumda Bonne
Mercier var. Frank Müller'lerim var, kullanıyorum. Bunları çoğu insan bilmez
ama biz mesela Mehmet Barlas'la, o da saatçidir, onunla birbirimizin kolundaki
saatleri izleriz. Alinur Velidedeoğlu da bizim gibi.
Gençliğiniz hayalleri
nelerdi ve hayatınız para kazandıktan sonra nasıl değişti?
Ben bir
işadamıyım. Yani hem sanatçıyım, hem işadamı. Çünkü sanatın da ticari olduğunu
unutmamak gerekir. Benim gençlik yıllarımda sanatçı olmak en büyük düşümdü.
Tiyatrocu olmak en büyük düşümdü. Ve onu parasızken başardım. İyi bir tiyatrocu
oldum her zaman. Sonra o işten para da kazanılabileceğini insanlara gösterdim.
Çünkü sadece futbolcular ve assolistler, film yıldızları para kazanıyordu. Ama
sonra belki de benimle görüldü ki bir komedyen de para kazanabiliyor.
İnsanlarımızda çocuklarımız komedyen yahut tiyatrocu olabilirler fikri belki de
benimle başladı. Çünkü 40 senelik bir meslek hayatım var. Sonuçta şu anda da
amacım tiyatrocu olarak hayatımı idame ettirmek. Ve tiyatrocu olarak ölmek onun
dışında para benim için hep sanata harcanacak, sanat için kullanılacak bir
malzeme gibi gördüğüm bir şey. Nitekim hakikaten de sanattan kazandığımı hep
sanata yatırmışımdır.
Şimdi neleriniz var?
Bir
tiyatrom var. Tiyatroda 50 kişilik bir kadrom var. 50 kişinin sahneye çıktığı
bir müzikal oynuyoruz, Ateşin Düştüğü Yer. Eski Dormen Tiyatrosu'nu aldım,
orayı restore ettim ve çok güzel bir salon oldu. Yılbaşından sonra bir oda
orkestrası kuruyorum. Sponsor bir banka. Çocuk tiyatrosu yapıyoruz ve her ay
bir çocuk filmi çekeceğiz. Çocuk filmi de iki ayda bir yenilenecek. Ve bankanın
davetli izleyicisine ve yalnızca bizim tiyatroda gösterilecek.
İşadamlığınız
anlatacaktınız…
İyi bir
işadamı olduğum söylenemez. Benim paramı her zaman karım işletmiştir, şu anda
da o işletiyor. Paramız ve hesabımızda bir ayır gayrımız yok, neticede onun
aklı bu para işlerine çok iyi basar. O düzenler, parayı çalıştırır para
kazandırır, ben de parayı batırırım yani. Ama nasıl batırırım, işte sanat
yaparak.

Kırca
sevgili arkadaşı Tekin Siper'i
ölümünden sonra böyle ölümsüzleştirmiş.
Tosladığınız en büyük
duvar neydi?
Parayı nerede batırdınız?
Büyük
müzikaller çok büyük seyirci getirdiği halde bazıları masrafını kaldıramadı.
Bir de bir televizyon kurdum bir dönem orada çok büyük zararım oldu. Ama sefam
olsun hiç önemli değil. Şu anda da mesela bir film çekeceğim ama bu film para
kazansın ya da para kazanır mı diye yola çıkmıyoruz. Sadece doğru dürüst
kaliteli bir film nasıl çekeriz, kaç kişi gelirse gelsin önemli değil de
kaliteli bir iş olsun diye uğraşıyoruz.
Her işte kalite önemli değil mi?
Ben öyle
düşünürüm. Kaliteli işten yanayım. Kaliteli yaptığım işler çalışmıştır ve beni
buralara getirmiştir. Sanatta muhalefet olmuşumdur, halkın yanında olmuşumdur,
halkın sesi olmuşumdur. Hiç kazanacağım diye yola çıkmamışımdır ama diyalektik
olarak baktığımız zaman kaliteli yaptığınız işler sonuçta kazanır. Kazanmıştır
ki ben de buraya gelmişimdir.
Yani nasıl kazandığınızın
farkında değil misiniz?
Para
kazanayım diye hiçbir zaman yola çıkmadım. Bir program yaptım televizyona 20
yıl sürdü ve yeni bitti. Olacak O Kadar'ı bile dizayn ederken aman bundan ne
kadar kazanırız diye yola çıkmadık.
Mutlu musunuz?
Mutlu
olmam gerekir bir kere. Tabii ki mutluyum. Mutluluğumun altyapısında sevenlerim
var. Bir kitlem var. Halk çok sever. Kendinden birisi gibi görür. Sokakta
yürürken sırtımı sıvazlar, omuzlarına alırlar. Mutlu olmamam için bir sebep yok
yani bu yaşlara gelmişim. Güzel eserler bırakmışım arkamda. Güzel dostluklar
bırakmışım, kimseye kazık atmamışım. Okur yazarım, çağdaşım, mütevazıyım, yani
olmamam için bir neden yok.
Özlemini çektiğiniz bir
şeyler yok mu?
Özlemini
çektiğim şeyi yaşadım hep. Yani sanatımı icra edeyim, seyircim olsun, akşamları
piyes başlasın, tamam motor denilsin. Çekim yapılsın. Bunlar da zaten halen
devam ediyor. Şu anda biraz televizyonu azalttım ama sezona yeni projelerle
gireceğiz.
Başlangıçta neyiniz
vardı, şimdi neyiniz var?
Bence her
şeyim vardı. Şu anda da var. Beş tane konağınızın olması çok önemli değil. Dört
yatınızın, sekiz tane arabanızın olması, gayrimenkullerinizin, bankada
paranızın olması çok önemli değil. Başlangıçta ise bir onurum, gururum vardı,
okur yazardım, iyi bir adamdım. Yapabileceğim şeyleri dizayn edebilecek
güçteydim ve dizayn edebildiğim şeylerin hepsini gerçekleştirdim.
Paranız olunca hayatınız
ve çevreniz değişti mi?
Ben hep
halkın arasındayım. O insanlarla beraber varım. Çevrem tabii çok üst tabakadan
başbakanından tutun cumhurbaşkanına, efendim işte söyleyeyim çok değerli köşe
yazarlarına çok önemli iş adamları ve holding sahipleri arasından da çok samimi
dostlarım var. Bunun dışında halkla olan ahbaplığım, bir balıkçıyla olan
dostluğum, sokaktan bir insanla olan ilişkim benim için paha biçilmez değere
sahip. Gerçekten. Zaten kaynağınız iyi bir şey olmazsa iyi bir şey olamazsınız.
Ben bir balerin, bir çellist, bir heykeltıraş olsaydım ihtiyacım olmazdı ama
bir tiyatrocunun kaynağı halktır. Halka arkalarını dönenler gelişemez. Ama bu
zorlama olmaz, damarınızda varsa olur.