27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Attilâ İlhan

 

 15 Haziran 1925

Lisede okurken siyasî görüşleri nedeniyle yargılandı; bu yüzden okuldan ihraç edildi. İstanbul Üniversitesi Hukuk

Fakültesi’ndeki yükseköğrenimini yarıda bırakıp Paris’e gitti. Dönüşünde çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı.

Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Senaryo, sinema

eleştirileri yazdı. Roman, deneme ve gezi türünde yazdığı kitaplarla pek çok ödül kazandı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Duvar (1948), Sisler Bulvarı (1954), Yağmur Kaçağı (1955), Ben Sana Mecburum (1960), Belâ Çiçeği (1962),

Yasak Sevişmek (1968), Tutuklunun Günlüğü (1973), Böyle Bir Sevmek (1977), Elde Var Hüzün (1982),

 Korkunun Krallığı (1987), Ayrılık Sevdaya Dahil (1994)

SİSLER BULVARI

elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk

ağacın biri bulvarda ölüyordu

şehrin camları kaygısız gülüyordu

her köşe başında öpüşüyorduk

 

sisler bulvarı’na akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk

 

sisler bulvarı’nda seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu

yukarda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim

dokunsanız ağlayacaktım

yenikapı’da bir tren vardı.

 

sisler bulvarı’nda öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar

bulvar durağında düşeceğim

gözlüklerim kırılacaklar

sen rüyasını göreceksin

çığlık çığlığa uyanacaksın

sabah kapını çalacaklar

elinden tutup getirecekler

beni görünce taş kesileceksin

ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

 

sisler bulvarı’ndan geçtim sırsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu

durup dururken gözlerim dalıyordu

bir bardak şarapta kayboluyordum

gece bekçilerine saati soruyordum

evime gitmekten korkuyordum

sisler boğazıma sarılmışlardı

 

bir gemi beni afrika’ya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak

kazablanka’da bir gün kalacağım

sisler bulvarı’nı hatırlayacağım

kırmızı melek şarkısından bir satır

lodostan bir satır yağmurdan iki

senin kirpiklerinden bir satır

simsiyah bir satır hatırlayacağım

seni hatırlatanın çenesini kıracağım

limanda vapurlar uğuldayacak

 

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçlar yatıyordu yoksuldu

bütün yaprakları sararmıştı

bütün bir sonbahar ağlamıştı

ağlayan sanki istanbul’du

öl desen belki ölecektim

içimde biber gibi bir kahır

bütün şiirlerimi yakacaktım

yalnızlık bana dokunuyordu.

 

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa

sabah ezanında yağmur yağmasa

şüphesiz bir delilik yapardım

hiç kimse beni anlayamazdı

on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım

belki kaçarken vururlardı

 

sisler bulvarı’ndan geçmediğin gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm

yağmurun altında yalnızım

ağzım elim yüzüm ıslanıyor

tren düdükleri iç içe giriyorlar

aklımı fikrimi çeliyorlar

aksaray’da ışıklar yanıyor

sisler bulvarı ayaklanıyor

artık kalbimi susturamıyorum

 

(Sisler Bulvarı)

 

CİNAYET SAATİ

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

 

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

maktulün onbeş yıllık arkadaşı

üçü kamarot öteki aşçıbaşı

dört bıçak çekip vurdular dört kişi

 

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben gördüm kulaklarım gördü

vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

hiç biriniz orada yoktunuz

 

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu

on üç damla gözyaşını saydım

allahına kitabına sövüp saydım

şafak nabız gibi atıyordu

sarhoştum kasımpaşa'daydım

hiç biriniz orada yoktunuz

 

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

polis katilleri arıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı

üzerime yüklediler bu işi

sarhoştum kasımpaşa'daydım

vapuru onlar vurdu ben vurmadım

cinayeti kör bir kayıkçı gördü

 

ben vursam kendimi vuracaktım

(Sisler Bulvarı)

 

SULTAN-I YEGÂH

şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının

başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın

gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının

başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

 

yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda

bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda

eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda

ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da

başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

 

bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak

çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak

su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak

belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak

başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

(Tutuklunun Günlüğü)

 

 

YAĞMUR KAÇAĞI

elimden tut yoksa düşeceğim

yoksa bir bir yıldızlar düşecek

eğer şairsem beni tanırsan

yağmurdan korktuğumu bilirsen

gözlerim aklına gelirse

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni

 

geceleri bir çarpıntı duyarsan

telâş telâş yağmurdan kaçıyorum

sarayburnu'ndan geçiyorum

akşamsa eylül'se ıslanmışsam

beni görsen belki anlayamazsın

içlenir gizli gizli ağlarsın

eğer ben yalnızsam yanılmışsam

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni

(Yağmur Kaçağı)

 

PİA

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın

ellerini bir tutsam ölsem

böyle uzak uzak seslenmese

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

otelleri bomboş bulmasam

içlenip buzlu bir kadeh gibi

buğulanıp buğulanıp durmasam

ne olur sabaha karşı rıhtımda

çocuklar pia'yı görseler

bana haber salsalar bilsem

içimi büsbütün yıldız basar

bir hançer gibi çıkıp giderdim

 

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

singapur yolunda demeseler

bana bunu yapmasalar yorgunum

üstelik parasızım pasaportsuzum

ne olur sabaha karşı rıhtımda

seslendiğini duysam pia'nın

sırtında yoksul bir yağmurluk

çocuk gözleri büyük büyük

üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia'nın

ölsem eksiksiz ölürdüm

(Sisler Bulvarı)

 

 

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

gözlerin gözlerime değince

felâketim olurdu ağlardım

beni sevmiyordun bilirdim

bir sevdiğin vardı duyardım

çöp gibi bir oğlan ipince

hayırsızın biriydi fikrimce

ne vakit karşımda görsem

öldüreceğimden korkardım

felâketim olurdu ağlardım

 

ne vakit maçka'dan geçsem

limanda hep gemiler olurdu

ağaçlar kuş gibi gülerdi

bir rüzgar aklımı alırdı

sessizce bir cıgara yakardın

parmaklarımın ucunu yakardın

kirpiklerini eğerdin bakardın

üşürdüm içim ürperirdi

felâketim olurdu ağlardım

 

akşamlar bir roman gibi biterdi

Jezabel kan içinde yatardı

limandan bir gemi giderdi

sen kalkıp ona giderdin

benzin mum gibi giderdin

sabaha kadar kalırdın

hayırsızın biriydi fikrimce

güldü mü cenazeye benzerdi

hele seni kollarına aldı mı

felâketim olurdu ağlardım

(Yağmur Kaçağı)

 

 

KİRLİ YÜZLÜ MELEKLER

sayende sayebân olduk İstanbul şehri

sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk

yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda

ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi

saplanıp hançer misâli bir hilâl

sokaklar serseri biz serseri

yüksekkaldırım'da

bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar

cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir

sinemalar neredeyse boşalacaklar

 

vay anam vay

sen ne dersin İstanbul

sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin

kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı

sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan

yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım

yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı

kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan

hep böyle gecelerin koynunda yaşadık

geceler serseri biz serseri

karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz

gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri

kırılmış kavala dönmüşüz

 

sen söyle serseriler kralı İstanbul

sen söyle iki gözüm

hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza

yel üfürdü su götürdü gençliğimizi

elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık

meydanlar serseri biz serseri

sağımız sefalet solumuz ölüm

işte geldik gidiyoruz

kahrolasın

kahrolasın İstanbul şehri

                                          (Sisler Bulvarı)

 

 

BİR KIRMIZI BİR YEŞİL

makasçı rıza'yım ne belledin ki ağabey

yılan yılan ışılar düşümde çifte ray

marşandiz geçer ki uzun uzun urgan

banliyo geçer ki posta geçer ki

otoray geçer ki gayrı ben duramam

makasçı rıza'yım ne belledin ki ağabey

aklıma ziyandır ha çatallı çifte ray

bir kırmızı bir yeşil vay gidi vay

 

yıldız kovalamaca gece sıfır yirmibeşte

cehennem döşüme kaymış içim dışım ateşte

yağmur mu yerim iğneden ipliğe ıslanırım

fakir bir akşam vakti altı otuzbeş geçer

tik geçer tak geçer taşa keser ben kalırım

makasçı rıza'yım ne belledin ki ağabey

in cin top oynuyor ne kasaba ne bir köy

bir kırmızı bir yeşil vay gidi vay

(Yağmur Kaçağı)

 

ELDE VAR HÜZÜN

söyleşir

evvelce biz bu tenhalarda

ziyade gülüşürdük

pır pır yıldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının

ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

zamanlar değişti

ayrılık girdi araya

ah nerde gençliğimiz

sahilde savruluşları başıboş dalgaların

yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

elde var hüzün

o şehrâyın fakat çıkar mı akıldan

çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

sırılsıklam âşık ince saz

kadehlerin mehtaba kaldırılması

adeta düğün

hayat zamanda iz bırakmaz

bir boşluğa düşersin bir boşluktan

birikip yeniden sıçramak için

elde var hüzün

 

YORGUN SERÜVENCİ

ben yeşil bir su içtim onsekiz

emirgân’da içtim temmuzda

bütün karadeniz akıyordu

rüzgâr çözülmüştü ay yoktu

işte ben klor içtim onsekiz

bıyıklarımdan damlata damlata

büyük rezilliğimizi içtim

 

saat yirmibir demesin içim çöl

gözlerimi mumlar gibi söndürüyorum

sarhoşlar gitti onsekiz gitti

istinye’de gemiciler kahvesindeyim

avuçlarımda kuru kafa işareti

oksijeni eksik başka bir gökteyim

başka bir karanlığa kan veriyorum

az sonra böbreklerim dökülecek

yabancı bir ıslık elektriklerde

rüzgâr dudaklarımı kesiyor

şimdi git onbeş yıl önce gel

yalnızlar sokağında bekliyorum

tırnak uçlarımdan kan sızıyor

kan burun deliklerimden sızıyor

bütün camlarım kırılmış yorgunum

bir elektrikli gitar ulumıyagörsün

aseton kokuları gelmesin gelmesin

bir kadın sesi boşalmasın kulaklarıma

plastik bir merih gecesindeyim

 

serüvenlerin tutsağıyım yenilmişim

çiğneyip tükürdüğüm yoksa korku mu

yoksa bıyıklarımı kirleten bu yeşil

fosforlu saat kadranlarına eğilmişim

akşam gazeteleri çıktı mı titremek

içimdeki filmin artık koptuğu mu

 

sen bakma bulutlandığıma onsekiz

s.o.s ne demek biliyorum unutmadım

çanların kimin için çaldığını unutmadım

yeşil bir su içmedim mi şekersiz

klor kokuyor klor elim ayağım

dinamit kasalarına giriyorum

fransız afrikası’nda iş arıyorum

cezayir’de kurşuna diziliyorum

ölüm sarhoşluğundan bıkmadım

 

kadehini kaldır onsekiz bir daha kaldır

yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına

kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını

köprülerini at gemilerini batır

ellerini ellerimin üstüne koy onsekiz

sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma

ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı

ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz

 

EMPERYAL OTELİ

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

sımsıcak bir merhaba diyecektim

başımı usulca dizine koyacaktım

dört gün dört gece susacaktım

yağmur sönecekti yanacaktı

sameland seferden dönecekti

duvardaki saat duracaktı

kalbim kendiliğinden duracaktı

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

 

emperyal oteli'nde bu sonbahar

bu camların nokta nokta hüznü

bu bizim berhava olmuşluğumuz

bir nokta bir hat kalmışlığımız

bu rezil bu çarşamba günü

intihar etmiş kötümser yapraklar

öksürüklü aksırıklı bu takvim

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

 

sesleri liman sislerinde boğulur

gemiler yorgun ve uykuludur

sabahtır saat beş buçuktur

sen kollarımın arasındasın

onlar gibi değilsin sen başkasın

bu senin gözlerin gibisi yoktur

adamın rüyasına rüyasına sokulur

aklının içinde siyah bir vapur

kıvranır insaf nedir bilmez

 

otelin penceresinde duracaktın

şehri karanlıkta görecektin

karanlıkta yağmuru görecektin

saçların ıslanacak ıslanacaktı

kış geceleri gibi uzun uzun

tek damla gözyaşı dökmeksizin

maria dolores ağlayacaktı

İstanbul'u yağmur tutacaktı

bütün bir gün iş arayacaktım

sana bir türkü getirecektim

kulaklarımız çınlayacaktı

 

emperyal oteli'nin resmini çektim

akşam saçaklarından damlıyordu

kapısında durmanı söylemiştim

yüzün zambaklara benziyordu

cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu

tepebaşı'ndaki küçük yahudiler

asmalımesçit'teki rum kemancı

böyle rüzgârsız kalmışlığımız

bu bizim çektiğimiz sancı

el ele tutuşmuş geziyordu

gazeteler cinayeti yazıyordu

haliç'e bir avuç kan dökülmüştü

 

emperyal oteli'nde üç gece kaldık

fazlasına paramız yetmiyordu

gözlerin gözlerimden gitmiyordu

dördüncü gece sokakta kaldık

karanlık bir türlü bitmiyordu

sirkeci garı'nda sabahladık

bilen bilmeyen bizi ayıpladı

halbuki kimlere başvurmadık

hiçbiri yüzümüze bakmıyordu

hiç kimse elimizden tutmuyordu

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin kabulümsün

 

(Sisler Bulvarı)

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


4880 - unknown - 38.107.179.237