27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Ataol Behramoğlu

 

 13 Nisan 1942 Çatalca

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Dramaturgluk, çevirmenlik yaptı. Yeni Dergi, Ataç, Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek gibi dergilerde yayımlanan şiirleriyle tanındı. Halkın Dostları, Militan, Sanat Emeği dergilerinin yönetimine katıldı. 12 Eylül sonrası yurt dışına gidip bir süre orada yaşadı. Dönüşünde şiirimizdeki 1960 kuşağının öncüsü olarak başladığı şiir serüvenini çeviri, anı ve antoloji alanında verdiği ürünlerle sürdürdü.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Bir Ermeni General (1965), Bir Gün Mutlaka (1970), Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri (1974), Ne Yağmur Ne Şiirler (1976), Kuşatmada (1978),

Mustafa Suphi Destanı (1979), Dörtlükler (1980), İyi Bir Yurttaş Aranıyor (1983), Şiirler (Seçme şiirler, 1983), Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985),

Eski Nisan (1987), Kızıma Mektuplar (1987), Bebeklerin Ulusu Yok (1988), Bir Gün Mutlaka (Toplu şiirleri I. cilt, 1991),

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var (II. cilt, 1991), Kızıma Mektuplar (III. cilt, 1992),

Sevgilimsin (1993),Aşk İki Kişiliktir (1999)

 

YIKILMA SAKIN

Kötü şey uzakta olmak

Dostlarından, sevdiğin kadından

Yasaklanmak bütün yaşantılara

Seni tamamlayan, arındıran

Kapatıldığın dört duvar arasında

Sağlıklı, genç bir adam olarak

 

Neler gelmez ki insanın aklına

Sevinçli, özgür günlere dair

Kalmıştır yüzlerce yıl uzakta

Onunla ilk kez öpüştüğün şehir

Acı, zehir zemberek bir hüzün

Kalbinden gırtlağına doğru yükselir

 

Görüyorsun işte küçük adamları

Köhnemiş silahlarıyla saldıran sana

Kimi tutsak düşmüş kendi dünyasına

Kimisi düpedüz halk düşmanı

Diren öyleyse, diren, yılma

Yürüt daha bir inatla kavganı

 

Babeuf’ü hatırla, Nâzım Hikmet’i

Bir umut ateşi gibi parlayan zindanlarda

Hatırla Danko’nun tutuşan kalbini

Karanlıkları yırtmak arzusuyla

Ve faşizme karşı, zulme, zorbalığa

Düşün acılar içinde vuruşan kardeşleri

Elbette vardır bir diyeceği, bir haberi

Bir kaçağa çay sunan kürt kadınlarının

Dağlar dilsizdir yalçındır

Ama gün gelir bir diyeceği olur

                                                onların da

Ve dağlar, ıssız tarlalar başladı mı

                                  konuşmaya

Susmazlar bir daha, söz artık

                                        onlarındır

 

Kötü şey uzakta olmak

Dostlarından, sevdiğin kadından

Yasaklanmak bütün yaşantılara

Seni tamamlayan, arındıran

Ama bir devrimciyi haklı kılan

Biraz da acılardır unutma

 

Yıkılma sakın geçerken günler

Yaralayarak gençliğini

Onurlu, güzel geleceklerin

Biziz habercileri düşün ki

Ve halkın bağrında bir inci gibi

Büyüyüp gelişmektedir zafer

 

 

BENİ BİR YAZA

GÖMDÜLERDİ BİR ZAMAN

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman

Her yer olabilecek bir kuytulukta

Bir kadın vardı bir balkonda

Sesinde yaralı bir gül olan

 

Hayat ve mevsimler aynı şeydi

Uyku kadar derin bir suda boğulurken

İlkbahar kekeleyerek geldi

Kırık çocuk gülüşlerinden

 

Deniz oracıktaydı ve buğusu

Eriyorken havada sesler

Her şeyin bir büyü oluşturduğu

Gizemli kokular ve gülüşler

 

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman

Annem olan bir sessizlikte

Belki de onun kalbidir açan

Derin bir gülün içinde

 

 

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM

BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

 

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya

 

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

 

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de bütün benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına.

 

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

 

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da sevinçlar gibi, olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

 

 

BİR GÜN MUTLAKA

Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra

Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz

Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telaş

Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne

            güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!

Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz

Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl

            bitebilir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar

Uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü, temiz bir gömlek giyiyorum

Bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu hân-ı yağma

Ama yorgunum şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir pardesü

Kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde Vietnamca şiir kitapları

Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür  ucundaki ırmakları

Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda

Köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum istasyona

Bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya

İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su

Ne yapsam... ne yapsam... her yerde bir hüzün tortusu

Alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma

Ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette

Sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi, her şey nasıl ölebilir, nasıl unutulur insan

Ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar

Ne yapsam... ne yapsam... Dekart okuyorum sonradan...

Sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş Çankaya’ya

Bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara

Bir çocuk bakıyor pencereden hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk

Lermontov’un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra

Ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum, kuş sesleri geliyor kulağıma

Ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni

Sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına

Bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına, yüzünün oynamasına

Ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama

İlençliyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal almaya

İlençliyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan

İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan

Uzun kış gecelerinden sonra kim bilir nasıl olur her şey

Uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan

Durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan

Yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü, Türkçe bir yürek kısaca

Beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda

Bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla

Yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara

Aklıma şiiri gelirdi o yaşlı Amerikalının, sonbaharı anlatan şiiri

Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa

Böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokaklara fırlamaya

Kendimi atmak bir uçurumdan balıklama

 

Büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden mi ne

Bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya

Anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla

Bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar geliyor aklıma

Benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri

Uyurdum. Bir de bakmışsın yeni bir film sinemada, şehirde yeni bir kız,

               kahvede yeni bir garson

O üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda...

Şimdi ne var hüzünlenecek burda, nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş

Sanki yarın ölecek gibiyim, birazdan polisler gelecek ya da

Gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu, bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda

Soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz karakola

Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları

Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor Vietnam’da

Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya

Uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!

Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey şeyhülislam!

Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz!

               Bunu söyleyeceğiz bin defa!

Sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla

Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda

Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla

Yürüyeceğiz çoğala çoğala...

 

 

BU AŞK BURADA BİTER

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim

Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver

Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim

Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

 

Bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir

Solarken albümlerde çocuklar ve askerler

Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner

Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

 

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler

Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!

Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı

Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

 

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim

Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver

Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim

Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

 

 

YENİDEN, HÜZÜNLE...

İşte yine can sıkıntısı

bana bir şiir yazdıracak.

Tırnaklarım uzamış,

İçimde yaralı bir aşk.

 

İçimde yaralı bir aşk

ve birkaç piyes ölüsü,

birkaç gözyaşı kırıntısı,

intihar gelgiti birkaç.

 

Sırtüstü uzandım dünyaya,

odamın ampulüne bakıyordum,

ampulün bağlı olduğu borunun

tavanda kıvrılışına.

 

Tavanda kıvrılışına

birkaç damla gözyaşının,

birkaç damla tentürdiyot,

kalbim ağrıyordu, bir yaz-

günü düştüm sokaklara,

karanlık sokaklara düştüm,

bir yaz gecesiydi galiba,

ürpererek indikçe bayırlardan,

kimsesiz ve loş alanlara,

çaresiz, bomboş bir cesettim,

bir yangın kulesi gibi uğuldayan.

Kirli, bayat, karanlık-

bir suyla dolu bir kova,

olarak kalmıştım dünyada.

Herkes kim bilir nerdedir-

şimdi? sevgilim... Kim bilir-

nerdesin?

Kalbim -ki bir gün durur-

var mıydı acaba?

 

Ölümü ve tuzlu

fıstıkları unutmadım,

bayat tuzlu fıstıkları.

Sarhoşlar kusardı bir de

ben varken orda. Dünya’da.

1965 yılında.

Bir savaş ve hüzün korkusuyla

kahvelere dolardı insanlar

Sevgilim! Sevgilim!

“Kanayan yerim benim”

çürük yumurta, bayat pastırma

ve

bamya yenilen bir lokantada

mareşal fevzi çakmak, koca yusuf

dünya güzeli fatma

dostumdular.

Ben o şehirde yalnızdım

bunu kimseler bilmez

gidip gidip rıhtıma

dururdum.

Kör bir dilenci vardı, o da-

dostumdu, beni-

evlendirmek isterdi kızıyla.

Ben içimde bir acıyla

boyna bir resim yapardım.

Sarı kurdeleli kızlara-

hikâyeler anlatırdım hatta

uzak dünyalar ve

albert aynştayn hakkında.

Onlar

uzun uzun susarlardı.

Güzelim kızlar, Hürriyet-

gaztesi okurlardı

Ses ve Hafta.

 

Her şey o kadar birbirinin

aynıydı, hayat-

akıp gidiyordu sıkıntıyla.

Domino taşlarına ve

bir nehrin akışına benzeyen

cesur ve genç hayat. Akıp giden.

Kitapçı vitrinlerini

ve

alanları hızla eskiten-

hayat, bazen-

beni heyecanlandırırdı.

Yağmurlu, ıhlamur ağaçlı bir yolda

kocaman, eflâtun bir güneş

tıkanırdı gırtlağıma

onu karnıma sokardım.

Güneşi, göğsüme ve karnıma.

Akşam-

beni bulurdu bir koyda.

Kırlara doğru

koşardım bir bağırtıyla.

Az önce ıslanmış kırlara,

serin ve bereketli,

her zaman bağışlayan,

o taze, ve hüzün-

anası kırlara...

 

Sevgilim! Sevgilim!

Gece-

yürüyor.

Dünya-

yürüyor ordularla.

Kitaplarla ve matbaacı-

çıraklarıyla. İçimde-

bir dağ çeşmesi akıyor...

Sabah oldu oluyor anında-

eski, külüstür, kömür-

yüklü sarı bir kamyonla

yanında durmuştuk, orman-

battaniyeliydi hâlâ.

Bir hastane odasında-

sabaha karşı, yaralı-

bir onbaşı gibi uyuyordu.

Sabaha-

karşı bir hastane odasında-

aklıma çanlar geliyor.

Bir adam-

kesik çocuk başları satıyor.

Yeniden

hüzünle başlıyorum bir-

romana...

 

 

BİR ERMENİ GENERAL

Usanıp sevişmekten bir ermeni general

Atıvermiş kendini senmişel kulesinden

Bir çocuk ki öperken utanır annesinden

O çocuğu boynundan asıvermeli derhal

 

Çünkü sığmıyor çocuk koskocaman adama

Çünkü tuhaftır biraz, çocuk olmak eskiden

Sahi, civcivler vardı - bazen anlatır annem

Ne güzel bükermişim boyunlarını ama

 

Ve ben o dar büyücü - upuzun kara şapkam

Yeniden doğururken alışkın bir tavşanı

Kendime iğretiyim - yani bir kasabalı

 

Yani her direnişi çağdaş kızla sonlanan

En yeni senaryoda en eski esas oğlan

Bir ermeni general - yakası madalyalı

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


5335 - unknown - 38.107.179.239