Ceyhun
Atuf Kansu
7 Aralık 1919 İstanbul - 17 Mart 1978 Ankara
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra
Turhal, Ankara ve Etimesgut şeker
fabrikalarında çocuk doktorluğu yaptı. Görevi gereği
Anadolu insanıyla iç içe olan yaşamından
kaynaklanan çileli insanların, kimsesiz çocukların
şiirini yazarak, toplumcu gerçekçi anlayışın
canlı ve içten şairi olarak ünlendi. Şiir yanısıra
deneme, inceleme ve çocuk kitapları da yazdı.
ŞİİR KİTAPLARI
Bir Çocuk Bahçesinde (1941), Bağbozumu Sofrası (1944),
Çocuklar Gemisi (1946),
Yanık Hava (1951), Haziran Defteri (1955), Yurdumdan
(1960), Bağımsızlık Gülü (1965),
Sakarya Meydan Savaşı (1970), Buğday, Kadın, Gül ve
Gökyüzü (1975), Tüm Şiirleri (1978)
HAZİRAN GECESİ
Yirmi altı haziran gecesi ay erken doğdu
Bir ara sallandı durdu dallar arasından,
İşini bitirip savuştu erkenden,
Bir daha arasam da bulamam,
Yirmi altı haziran gecesi ay erkenden battı.
Bu ara ben de bir kadeh rakı içtim,
Bir tabakta beyaz peynir vardı, yedim
Konuştuklarımı düşündüm de hepsi öyle
Hepsi yirmi altı haziran gecesine mahsus,
İstesem de artık aynı şeyleri konuşamam.
Tam iskemlenin arkasında bir postacı,
Duyurmadan kimseye bir mektup verdi bana,
Ölmüş olduğumu bildiriyordu Tanrı,
İzin istedim bir saniye kendisinden ciğerlerime,
Biçilmiş ekinlerin kokusunu çekmeğe son kez!
(Tüm Şiirleri)
KAR HAVASI
Tam bana göre bu hava
Bekliyorum kar yağacak
Bulutlar indi inecek.
Bekliyorum yollar kapanacak
Kurt sürüleri derin ormanlardan
Bekliyorum peşime düşecek.
Bir ışık görüyorum ileride,
Oraya doğru yürüyorum,
Bir ışık aşk ışığı dost ışığı
Benim için yakıp bırakmışlar,
İtince usuldan kapıyı
Isınacağım ocak, orada.
Kar bulutlarında bir düş
Bölüyorum bu düşün yüreğini
Sıcacık bir kan akıyor
Yaşıyor diyorum yaşıyor hâlâ,
Söndürmeyi unutmuştur.
Kurt seslerini duyuyorum
Ormanı yalnız geçeceğim
Bulutların karanlığından kar
Akça-kavaklara kar düşüyor
Duruyor, yeniden bakıyorum
Yanılmıyorum, ışık orada.
(Tüm Şiirleri)
KIZAMUK AĞIDI
Ben, gamlı, donuk kış güneşi,
Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.
Köyleri, yolları, dağı taşı
Isıtıyor, avutuyordum.
Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,
Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.
Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,
Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,
Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,
Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.
Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.
Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.
Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?
İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.
Bir şey demek için açılmıştı dudakları.
Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.
O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
Ben perişan, utanmış... bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?
Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.
Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın
Bütün suçlarını kalbimde taşırım,
Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın
Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.
Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye
Gücük ayda, kar örtülü bu ovada,
Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,
Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.
İkindiye doğru bırakıp kendimi
Bu küçük mezarların üstüne.
Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,
Gül diyeceğim, gül dereceğim, gül üstüne.
Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,
Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne.
DEĞİŞEN TÜRKÜ
Yaz ayları gelir, kalbimde bir duygu,
Aşk diyeceksiniz hemen, aşk!
Aşk mı, çoktan yitirmişim o suyu,
Besbelli kurumuş bende o kaynak.
Ben de güzel gözleri severim yeşil olsun, elâ olsun,
Derin hazları vardır öpüşmenin unutulmaz,
Bazen en güzel maceradır aşk, ister belâ olsun,
Öyle tehlikeli çağrışlar vardır ki dayanılmaz!
Ben ne geceler yaşadım Akdenizde,
Ne aşklar tattım on yedinci yüzyıl misali,
Faytonlarla gezdim kordon boyunda,
Pırıl pırıl yıldızlar, yıldızlar ışıl ışıl,
Bizse kayıp giderdik gecenin koynunda,
Büyük arzuların saati çın çın eder,
Gölgeleri ve güzelleri arar insan,
Rakkastır kalbimiz bir gelir bir gider,
Hazlarımız, gece yarısı uyanan.
Ben yine serin sabahları severim,
Atlar arabalar hazır olmalı,
Hancı çay pişirmeli, deh demeli arabacı,
İnsan uzun yolların yolcusu olmalı!
Bütün vuslat şiirlerine karşılık
Ben bir özleme türküsü söylüyorum,
Çoğu kızlar, delikanlılar sevmeyecek biliyorum,
Ben bu türküyü yolcular için söylüyorum.
(Tüm Şiirleri)
BEKLEYEN KADININ GÜNÜ
Kadınım saçlarını tarar aynada,
Benim parmaklarım değmişçesine.
Bahçeye çıkıp şarkı söyler içinden
Sesinden sesim geçmişçesine.
Güneşin kızarttığı kayısılar gibi
Aklından ben geçerim güneşlenirken,
Kızarır al al olur ben öpmüşçesine.
Eğilmiş dikiş diker, gömleğimin düğmesi
Hayal eder beni, birden ürperir
İnce bir sızı duyar iğne batmışçasına.
Çocuğunu göğsüne bastırdığında
Erkekliğim geçer ta iliğinden
Benimle uzanıp yatmışçasına.
Bir sabah ayrıldım bir akşam kavuştum
-Ah, olgun dutlar gibi ballanmış gözlerinde-
Saatlerin biriktirdiği o tatlı özlem
Sanki uzak denizlerden dönüyorum,
Karşılar, beni yıllarca beklemişçesine.
(Haziran Defteri)
BAĞIMSIZLIK GÜLÜ
Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.
Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!
Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.
Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların
Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.
Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal’in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!
(Bağımsızlık Gülü)
YEŞİL ERİKLER
Çağırmayın beni yıldızlar, çağırmayın,
O kadar uzaktasınız ki, bu akşam, gelemem.
Şenlenmez mi bensiz göklerdeki oyun,
Sizleri iyi arkadaşlar gibi bol bol düşünsem?
Çağırmayın dumanlı dağlar, beni çağırmayın,
O kadar yükseksiniz ki arzularımdan,
Yetmez mi, içimden ıslak kayalar gibi kopan,
Bir istekle aşkınızı selâmlasam!
Çağırma beni, ey mavi kır, engin deniz,
O kadar coşkunsun ki kıyılarda sen,
Beraber elele nasıl gezeriz,
Benim de deli gönlüm dalgalanırken?
Çağırma ey yeşeren taze toprak beni,
Seninle dökülsün hâtırama bütün yemişler,
Bahar, gözlerinden geçer kalbimin içine,
Düşer bir bir sepetinden yeşil erikler.
Çağırma, sen de çağırma beni evine, bahçene,
Beni, bu küçük renkli böceği unut,
Duydum yeşerdiğini, göverdiğini,
Beni düşünüp süslenmiş bahçemizdeki dut.
(Bağbozumu Sofrası)
LİRİK ŞARKI
Öt, güzel serçe, öt yeşil çalıda,
Sabahın sesini duyayım senden,
Şarkınla beraber gir penceremden,
Oyununu oyna renkli halıda.
Meşe dallarından uçup bana gel,
Gel, güzel serçem gel, böğürtlenlerden,
Saksılarım, baygın fesleğenlerden,
Ve güllerim bütün güllerden güzel.
Bir delice sevinç, çocuk sevinci
Ötüyor dallarda, gel güzel sevinç!
Ruhum bir şadırvan, eğil eğil iç,
Çınar yaprağiyle dokunmuş içi.
Sabahı taşıyan o en güzel kuş,
Şarkısiyle göçmüş uzak kırlara,
Veda et bu bahar o şarkılara,
Senin pencereni serçen unutmuş.
(Bağbozumu Sofrası)
ÜÇ KİŞİLİK SOFRA
Kim istemez ki, sofrayı sofra olsun,
Bir masası, tabakları, sürahisi olsun
Üç öğün ekmeği olsun, çorbası olsun.
Vatan yemişleri boldur
Çiçekli bir tabağa doldur,
Koy önüne bekleşen çocukların
Masalını tadsınlar elmaların
Bilsinler yemez onları sade
Ne yalnız sultan kızı, ne de yalnız şehzade.
Baharlayın onunçün de açar elma çiçeği
Hem daha gönülden, hem de daha iyi.
Kim istemez ki, yaşaması tam yaşama olsun.
Gündüzleyin bütün yaşayanlar için bir çalışma,
Aşk ve huzur da sofraya kalsın akşama.
YİTİK AİLE
Dört kardeştiler üç kız, bir oğlan
Oğlana ne oldu ben bilemem.
Uğramaz oldu gel zaman git zaman,
Çil basmış yüzünde, gözleri ağulu
On sekizinde kamyon şoförü
İki küçük kız kardeş öyle dolaşır
Ana taşevlerin birinde çalışır,
Ortanca okula gider yalnayak,
Ocak yanmaz ki, aş pişmez ki,
Kapısında küçük kızı görmese komşular,
Boş sanacaklar evi, duman tütmez ki!
Baba, bir kadını vurdu dediler,
Ellisinden sonra ceza evinde yatar.
Hiç bir şeye yanmam büyük kıza yanarım,
Yol kıyısındaki bağlar gibidir o kız,
Gelen koparır salkımlarını giden koparır
Kara üzüm gözlerinin iri tanelerini,
Gelen geçen delikanlılar yiyip yiyip atar.