11 Şubat 2012 Cumartesi
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Enis Batur

 

 28 Haziran 1952 Eskişehir

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde başladığı yükseköğrenimini Paris’te tamamladı. İlk edebiyat ürünü, Yeni Dergi’de yayımlandı.

Türk Dili, Oluşum, Soyut, Somut gibi dergilerde göründü. Şiir ve denemeleriyle tanındı. Yazı dergisini çıkardı. M.E.B. Yayın

Dairesi’nde çalıştı. Oluşum, Tan, Gergedan ve Şehir dergilerini yönetti. Çeşitli yayınevlerinde yöneticilik, editörlük yaptı.

Deneme, araştırma ve antoloji dahil, edebiyatın pek çok dalında ürünler verdi. Yurt içinde ve dışında ödüller kazandı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Eros ve Hgades (1973), Bir Ortaçağ Yalnızlığı (1973), Nil (1975), Ara Kitab (1976), İblise Göre İncil (1979),

Kandil (1981), Meseller Kitabı (1981), Sarnıç (1985), Tuğralar (1985), Yazılar ve Tuğralar (Toplu şiirleri, 1987),

Gri Divan (1990), Koma Provaları (1990), Perişey (1992), Ondört + X = 14 (1994), Taşrada Ölüm ve Dirim Hazırlıkları (1995),

Darb ve Mesel (1995), Opera (1996), Doğu-Batı Divanı (1997)

 


 

SONBAHAR AYİNİ

Tirşe deniz. Tırıs rüzgâr.

Işıkların içinden geçen sabah

Theresa Berganza’nın sesinden

süzülen gamlı, uzun yola çıkmış

yalnız kuş. Gökyüzünde bulut,

bulutta biçim, biçimde gizlenen

telâş, telâşı besleyen vatos zaman,

zaman: Yaprağa yürüyen su,

damara yürüyen kan, durup bekleyen

tirşe deniz: Kalanlar, gidenler,

içimden geçen ışık, karanlık,

içimden geçen vurgun.

 

Bir gece, bir gece daha kaldı-

yetişsin içimden geçen siyah tren.

            (Yazılar ve Tuğralar)

 

ORUÇ

Bir tabak tarhana koydu

önüne, bir avuç maydanoz;

parmaklarını tuttu, bileğini,

kolunun içini öpüp bıraktı,

soğanı kırdı, böldü ekmeği ve

bekledi: Zaman hızla içine

akıyordu.

 

«Bu seferî gövde sana birikti»

dedi, duyulur duyulmaz

bir sesle.

(Tuğralar)

 

 

BİR KIŞ MESELİ

(Birkaç Posta Pulu için Sıcak Damgalar)

 

Vur, vur, o an toparlanır

katı düş, sis:

Bir gül yarasıdır kılıcın

eriyik gözde açtığı.

 

Mevsim bitiştirir siyah lekeleri

birer halka gibi kör zincire,

ki kılıç

bir yara daha açar düşe, vur,

vur, toparlanır uykumun

eş soluğu.

 

Bir kış sabahı, buğu ve tütsü,

‘deniz kıyısında bir çöl

ülkesi’ne yol, at terkisinde

bulanık bir bedevî kimliği

geliştirir savruk bellek, kar

arttırdıkça arttırır sabahı.

 

Uzun, zorlu göç! Ben ki kim

olmaktayım gün, gece, bitsin

gün ve gece, daralsın soluğum

bu umman kafeste!

 

Vur, o an toparlanır

katı düşün bağrında

kesintisiz sürgün yazısı;

vur ve soğumadan gönder:

Kim bilecek kim olduğumu.

(Kandil)

 

 

RAHİM MESELİ

Bir de gizli duyusu var Zaman’ın

orada sınırsız bir genlik kazanır anlam

ardı arkası yoktur çünkü oyun sonunun

ki yılgının önünde bir sar’a tutar insanı:

Orada, aralık bir gözden sızan, ilk, korkulu

ışıktır mermerin kof yüzüne düşüp dönüşen.

 

Bir tek yaralı köpek, dışarıda. Uğuldayan

sabahın gelip pencerede dövdüğü buharlı

kasidenin içinde kıvranıyor oda. Devriliyor

buhurdan, yayılıyor ağır ağır kokunun

koyu mührü, neşterin gözünde çakıyor

sarsıcı şimşek - damara doğru kararlı

adımı ölümün.

 

“Ses ve soluğum şimdi, Gün’e ve Gece’ye

katkı. Belki nedensiz bir ürpermeyim, kırışık

evrenin taş çekirdeğinde. Görkemim belki,

arınacağım kargaşayı beklerken. Sayısız

pencere, sayısız çığlığın içinde gitgide ürken

engerek koridorda balkıyıp duruyorum. İşte

çatlayan duvarlarım. İşte can kolladığım

seki, basamak, kanlı düzlük. Sonradan

yırtılacağım et, işte. Burada, kül beyaz

bir sarnıcın aldatı duyarlığının ortayerinde-

hep ve aralıksız burada, zamanın beni

sancıya mıhladığı yerdeyim artık”

 

Bir de ben. Ne kadar dışrak görünsem

o kadar içrek gözüm. Kırdığım kilitte, sızdığım

bir dilim çatlakta acımasız bir ezgi duydum

hep. Mesihli çörtenlerin altında tanrının kiriyle

yıkandım. Gün geldi bungun, çökelek, oradan oraya

savrulan dumanın içinde dural bir kimlik aradım.

Oysa kûfî yazısı yazgının hep geleceğe erteledi

sesimi: Bir de orada, Zaman’ın gergin bir boyutu

işlediği öte-gövdede hızla aramak kaldı seyrek

kantaşını, seyirttikçe yaralarım derin derimden.

(Kandil)

 

 

SEMA

Başdöndürücü bir ilkedir. Çölün

    ortasında bir anda

yirmi bin ağaç ve sayısız pınar belirmiş,

    yoksa nasıl açıklarız?

Kargalar toplanıp göstermiş yolu, askerler

    yuttukları kumun

gövdelerinde hızla eridiğini hissetmişler,

    yağmur deli yağmış.

Sırılsıklam, dümdüz, hiç kıpırdamadan

    yatıp beklemiş,

çadırının önündeki yatağında, açık havada,

    ne sayıklama

sabuklama, ne nöbet, en ufak bir hareket.

    Kimse yanaşamamış

korkudan, yanına. Bir tek, tek bir şimşek

    çakmış bomboş

gökyüzünde. Öyle aktarıyor Kalisthenos,

    şüpheci tarihçi.

 

İkinci gecenin sabahı tutup yakapaça

    getirmişler bir ucundan

kampın, Termessos’lulara küserek şehri

    terkeden ve aralarına

katılan soluk benizli sıska bir hekimi:

    Sokulmuş yanına

ve nabzını ölçmek için kolunu tuttuğu

    an anlamış

ateşin gövdeyi eritesiye yaktığını.

    Derler ki

gözlerini açmış İskender ve tuhaf bir

    gülümsemeyle

“Seni tanıyorum” demiş, sanki yeraltından

    gelen bir sesle:

“Dilersen bana sırını kusabilirsin”.

 

Hep söyledim: En güçlü belgeler

    imgelemde bekler.

Bütün bunlar olmuş mudur, bütün

    bunlar böyle

olmuş mudur, bunu kimse bilemez

    belki

herkes bilebilir sonsuz fallarında

    geçmişin, geleceğin

açılıyorsa gözler, görüler, içgözler:

 

 

 

Delip geçen sözü,

insanda bir nesneymiş gibi gezinen

    bakışı,

bir anı ötekinden ayıran bir anı

    ötekine bağlayan

anlamdan yoksun yayı ve yasayı

    okuyan için

vakit başlamadan önce dolmuştur

 

“Nerede öyleyse mezarı?” diye soruyor

    Rahip.

dört yüzyıl sonra. Demeye getiriyor ki

    yokken

varolan varken yok olacaktır - kim

    olursa olsun:

Herkes kaybolmaya yazgılıdır burada,

    hiçbir ölümlüde

mühürlü değildir ölümsüzlük yazısı,

    gidin bulun

gömüldüğü yeri, Pella’dan Sina’ya,

    çölden kente

kaldırın her lahdin kapağını kazın

    sokakları tepeleri

onu ararken kaybolduğunuzu unutmayın.

 

Beşinci gece soğumaya başlamış genç

    gövdesi.

Susturmuş hekimi: “Görüyorsun ya

    gerçekte

hiçbir şey bilmiyorsun ölüm ve hayat

    hakkında.

Gidiyorum şimdi ben, gittiğim yeri

    kimseye

gösteremem - ne ölümü bulacaksın

    uyandığında,

ne yaşadığımı kanıtlayabileceksin

    beni tanıyanlara:

İz bırakmayacağım varlığımdan:

    Et ve kemik,

yas ve coşku, umut ve keder olmayacak

    arkamda:

Her yere gömecekleri hayaletimden

    başka.

 

 

PARAMPARÇA ŞİİR

Sekiz Parça Erik Satie İçin

 

                                   I

Saçlarını at kuyruğu yapan bir

kadındı, o ölümsüz nisan sabahı.

Bahçeler kestane, diken ve çocuk

topluyordu hâlâ. Bir bakıyorduk,

serin bir soluk taşıyordu sucular.

Saçlarını kısraklara doluyordu kadın.

 

Ne zaman birbirimizi görsek, daha

o anda başkalarıydık. Bir mazgala

alıyorduk elimize, en kuytu, en

tedirgin tahtalara altın buluyorduk

titreyen, uzun parmaklarımızla. Bir

soru sorsalar, hemen susuyorduk.

 

 

                                   II

İşte böylesine anlaşılmaz, birbirimize

durmadan yetebilecek kadar eksiktik.

Saçlarını altına dolayan ölümsüz bir

kadındı o, bize en kurak çağlarımızdan

olanca hızıyla akan, en durgun, kısır

anlarımızda gür bir orman kazandıran.

 

Gene de topaldık bütün ayaklarımızın

üstünde, kör, duygusuz ve tekildik

kalabalığın ortasında. Umutsuzduk,

seyrek ağaçlar gibi. Soğuk ve gergindik.

Bir ülkeden ötekine hiç durmaksızın

yabancıydık. Doyumsuz bir kısraktı

kadın, katı irisimizde

 

                                    III

Ne zaman öldük? Ve kimlere kaldı

bizden artan kuşku, herbirimize dar

gelen gövde ve kısık, gizli sesimiz?

 

Başkalarıydık, kestanelerin arasından

geçen, nereye gömülsek. Silik, kadife

kişilerdik anıldığımız yerlerde. Ve

inceden inceye gelişen, beklenmedik,

zorlu sağanakları taşıyan bir rüzgârdı

 

bizi o bahçelerde unutturan. Oysa,

sonsuz bir anı, eskimez bir albümdük

esrik beşiklerin dibinde. Sonrasız

bir kazançtık, daha yitirildiğimiz anda.

Umulmadık, loş bir görümdü kadın.

 

                                   IV

Kış, çoğu kez, geç inerdi bahçeye.

Parmaklıklara işleyen nemdi, ilk

sabah. Dağılan, gitgide seyrelen

ışıktı, sonradan. Akşamla birlikte

çıplak, yalın bir korku sinerdi

tahta sıralara. Gecenin çoğalan

etinde göçten artan kuşlar gibi

umarsız ve telâşlı, kovuk arardı ses.

 

Güçlüydük güz geldiğinde; sorumlu,

kesin ve tümeldik. Yağmur altında

ne bir şemsiye, ne bir saçak kollardı

kadını: Uzak gemilerden beklenen

sessiz, apayrı yolculardık. Gizli

koyaklardan yabanıl kısraklar fırlardı.

(Tuğralar)

 

 

ÖLÜ ŞİİRİ

«Altın ve Korku» derdi, şüphe yok,

Priene’yi görse Kavafis, bir çırpıda:

Yalçın dağa sırtını vermiş şehir,

başka hangi güç çıkartabilirdi oraya

bu gür mermer külçelerini, başka

hangi neden özendirirdi sonsuz ova

ufka uzanırken tırmanmaya, dimdik?

 

«Altın ve Korku» diyecekti yaşlı şair

besbelli: Yazabilseydi, «ölmeden önce

yazmam gereken 25 şiir daha var»

demişti, hiç değilse bir tekini.

(Tuğralar)

 

 

KAYNAK MESELİ

Ağacı derisinden sıyırıyorum.

Bir iklim gelgiti içinde gelişiyor

günün çıbanı: Kor siyahın bünyesinde

çoğalıyor meşin derin deri izi.

 

Bu neşeyle kanı denetleyen

yaşlı çocuk umutsuzluğa çiziyor

etin eksenini.

Coşuyor, ürküyor belki, usulca

yayılıyor ateşin, yalımın katsayısında.

 

Soruyor:

Güneşin sızdığı çatlakta mı ışık?

 

Başka bir kaynak mı

yarımadadan suya doğru

başınabuyruk?

 

Bilinmeyen onuruyla karşılaşıyorum

keskin anların. Tenha gün

gecenin girdabından

açılan pencerede patlıyor.

 

Ağrı taşıyorum uslu ve usta,

büyüyor, taşıyorum

göksel iliğinden kırmızının.

(Kandil)

 

 

 

BEŞ GÜL

Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,

durup dururken beş kırmızı gül getirdim,

                                                                               kan.

Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,

tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.

 

Başka bir el koparmış onları, benim elim

bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim. bir de

dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz

                                                                  yangın

beldem, sizin için beş siyah gül

                                      parmaklarım.

 

kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,

seçtiğim kelimelerin arasında nedense

                                                                 mağrur,

ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,

ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.

 

 

 

BİR GÜN

Carcassonne, 1274

Önce büyük demir kafeslerin önünden

geçtiler hızla: alevlerin ışığı inlediği mi

yakardığı mı belli olmayan yaralı yüzlere

düştü: Delifişek gölgeler tırmandı yüksek

tavana doğru, kaçışan korkak cinler gibi.

sonra hücrelerin bulunduğu koridora geldi

sıra. Askerler olası bir saldırıya karşı iki yanı

tuttular: Etten duvarların arasından dikkatle

ilerlerken bembeyaz pelerinin ucu bir çiviye

takıldı, bir yerden durmasını isteyen

                                                             bir işaret

gönderildi sanki. Durdu ve bekledi:

                                         çıralar tutulsun.

 

Basık, kapkaranlık hücrenin dibinde,

                                                              eprimiş

döşeğin üzerinde bağdaş kurmuş adamı

                                                                       çekip

çıkardı ışık: uzun lüleli saçları pislikten bir

alçı kalıbı kadar katılaşmıştı artık, altında

olağandan çok ufak yüzü, basık ve

                                                     neredeyse

içe kaçmış bir burun, bir de gözler:

                                                           Pervazsız,

korkunun hiçbiri harfini taşımayan iki koyu

delik– “benden bir gün daha fazla

                                        yaşayacaksın”

demişti birden, hani soru çoktan ona

                                                    sorulmuş da

yanıtı bulasıya günlerce aramış, durmuş.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


5348 - unknown - 38.107.179.238