Enis
Batur
28 Haziran 1952 Eskişehir
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde başladığı
yükseköğrenimini Paris’te tamamladı. İlk edebiyat ürünü, Yeni Dergi’de
yayımlandı.
Türk Dili, Oluşum, Soyut, Somut gibi dergilerde göründü.
Şiir ve denemeleriyle tanındı. Yazı dergisini çıkardı. M.E.B. Yayın
Dairesi’nde çalıştı. Oluşum, Tan, Gergedan ve Şehir
dergilerini yönetti. Çeşitli yayınevlerinde yöneticilik, editörlük yaptı.
Deneme, araştırma ve antoloji dahil, edebiyatın pek çok
dalında ürünler verdi. Yurt içinde ve dışında ödüller kazandı.
ŞİİR KİTAPLARI
Eros ve Hgades (1973), Bir Ortaçağ Yalnızlığı (1973), Nil
(1975), Ara Kitab (1976), İblise Göre İncil (1979),
Kandil (1981), Meseller Kitabı (1981), Sarnıç (1985),
Tuğralar (1985), Yazılar ve Tuğralar (Toplu şiirleri, 1987),
Gri Divan (1990), Koma Provaları (1990), Perişey (1992),
Ondört + X = 14 (1994), Taşrada Ölüm ve Dirim Hazırlıkları (1995),
Darb ve Mesel (1995), Opera (1996), Doğu-Batı Divanı
(1997)
SONBAHAR AYİNİ
Tirşe deniz. Tırıs rüzgâr.
Işıkların içinden geçen sabah
Theresa Berganza’nın sesinden
süzülen gamlı, uzun yola çıkmış
yalnız kuş. Gökyüzünde bulut,
bulutta biçim, biçimde gizlenen
telâş, telâşı besleyen vatos zaman,
zaman: Yaprağa yürüyen su,
damara yürüyen kan, durup bekleyen
tirşe deniz: Kalanlar, gidenler,
içimden geçen ışık, karanlık,
içimden geçen vurgun.
Bir gece, bir gece daha kaldı-
yetişsin içimden geçen siyah tren.
(Yazılar ve Tuğralar)
ORUÇ
Bir tabak tarhana koydu
önüne, bir avuç maydanoz;
parmaklarını tuttu, bileğini,
kolunun içini öpüp bıraktı,
soğanı kırdı, böldü ekmeği ve
bekledi: Zaman hızla içine
akıyordu.
«Bu seferî gövde sana birikti»
dedi, duyulur duyulmaz
bir sesle.
(Tuğralar)
BİR KIŞ MESELİ
(Birkaç Posta Pulu için Sıcak Damgalar)
Vur, vur, o an toparlanır
katı düş, sis:
Bir gül yarasıdır kılıcın
eriyik gözde açtığı.
Mevsim bitiştirir siyah lekeleri
birer halka gibi kör zincire,
ki kılıç
bir yara daha açar düşe, vur,
vur, toparlanır uykumun
eş soluğu.
Bir kış sabahı, buğu ve tütsü,
‘deniz kıyısında bir çöl
ülkesi’ne yol, at terkisinde
bulanık bir bedevî kimliği
geliştirir savruk bellek, kar
arttırdıkça arttırır sabahı.
Uzun, zorlu göç! Ben ki kim
olmaktayım gün, gece, bitsin
gün ve gece, daralsın soluğum
bu umman kafeste!
Vur, o an toparlanır
katı düşün bağrında
kesintisiz sürgün yazısı;
vur ve soğumadan gönder:
Kim bilecek kim olduğumu.
(Kandil)
RAHİM MESELİ
Bir de gizli duyusu var Zaman’ın
orada sınırsız bir genlik kazanır anlam
ardı arkası yoktur çünkü oyun sonunun
ki yılgının önünde bir sar’a tutar insanı:
Orada, aralık bir gözden sızan, ilk, korkulu
ışıktır mermerin kof yüzüne düşüp dönüşen.
Bir tek yaralı köpek, dışarıda. Uğuldayan
sabahın gelip pencerede dövdüğü buharlı
kasidenin içinde kıvranıyor oda. Devriliyor
buhurdan, yayılıyor ağır ağır kokunun
koyu mührü, neşterin gözünde çakıyor
sarsıcı şimşek - damara doğru kararlı
adımı ölümün.
“Ses ve soluğum şimdi, Gün’e ve Gece’ye
katkı. Belki nedensiz bir ürpermeyim, kırışık
evrenin taş çekirdeğinde. Görkemim belki,
arınacağım kargaşayı beklerken. Sayısız
pencere, sayısız çığlığın içinde gitgide ürken
engerek koridorda balkıyıp duruyorum. İşte
çatlayan duvarlarım. İşte can kolladığım
seki, basamak, kanlı düzlük. Sonradan
yırtılacağım et, işte. Burada, kül beyaz
bir sarnıcın aldatı duyarlığının ortayerinde-
hep ve aralıksız burada, zamanın beni
sancıya mıhladığı yerdeyim artık”
Bir de ben. Ne kadar dışrak görünsem
o kadar içrek gözüm. Kırdığım kilitte, sızdığım
bir dilim çatlakta acımasız bir ezgi duydum
hep. Mesihli çörtenlerin altında tanrının kiriyle
yıkandım. Gün geldi bungun, çökelek, oradan oraya
savrulan dumanın içinde dural bir kimlik aradım.
Oysa kûfî yazısı yazgının hep geleceğe erteledi
sesimi: Bir de orada, Zaman’ın gergin bir boyutu
işlediği öte-gövdede hızla aramak kaldı seyrek
kantaşını, seyirttikçe yaralarım derin derimden.
(Kandil)
SEMA
Başdöndürücü bir ilkedir. Çölün
ortasında bir anda
yirmi bin ağaç ve sayısız pınar belirmiş,
yoksa nasıl açıklarız?
Kargalar toplanıp göstermiş yolu, askerler
yuttukları kumun
gövdelerinde hızla eridiğini hissetmişler,
yağmur deli yağmış.
Sırılsıklam, dümdüz, hiç kıpırdamadan
yatıp beklemiş,
çadırının önündeki yatağında, açık havada,
ne sayıklama
sabuklama, ne nöbet, en ufak bir hareket.
Kimse yanaşamamış
korkudan, yanına. Bir tek, tek bir şimşek
çakmış bomboş
gökyüzünde. Öyle aktarıyor Kalisthenos,
şüpheci tarihçi.
İkinci gecenin sabahı tutup yakapaça
getirmişler bir ucundan
kampın, Termessos’lulara küserek şehri
terkeden ve aralarına
katılan soluk benizli sıska bir hekimi:
Sokulmuş yanına
ve nabzını ölçmek için kolunu tuttuğu
an anlamış
ateşin gövdeyi eritesiye yaktığını.
Derler ki
gözlerini açmış İskender ve tuhaf bir
gülümsemeyle
“Seni tanıyorum” demiş, sanki yeraltından
gelen bir sesle:
“Dilersen bana sırını kusabilirsin”.
Hep söyledim: En güçlü belgeler
imgelemde bekler.
Bütün bunlar olmuş mudur, bütün
bunlar böyle
olmuş mudur, bunu kimse bilemez
belki
herkes bilebilir sonsuz fallarında
geçmişin, geleceğin
açılıyorsa gözler, görüler, içgözler:
Delip geçen sözü,
insanda bir nesneymiş gibi gezinen
bakışı,
bir anı ötekinden ayıran bir anı
ötekine bağlayan
anlamdan yoksun yayı ve yasayı
okuyan için
vakit başlamadan önce dolmuştur
“Nerede öyleyse mezarı?” diye soruyor
Rahip.
dört yüzyıl sonra. Demeye getiriyor ki
yokken
varolan varken yok olacaktır - kim
olursa olsun:
Herkes kaybolmaya yazgılıdır burada,
hiçbir ölümlüde
mühürlü değildir ölümsüzlük yazısı,
gidin bulun
gömüldüğü yeri, Pella’dan Sina’ya,
çölden kente
kaldırın her lahdin kapağını kazın
sokakları tepeleri
onu ararken kaybolduğunuzu unutmayın.
Beşinci gece soğumaya başlamış genç
gövdesi.
Susturmuş hekimi: “Görüyorsun ya
gerçekte
hiçbir şey bilmiyorsun ölüm ve hayat
hakkında.
Gidiyorum şimdi ben, gittiğim yeri
kimseye
gösteremem - ne ölümü bulacaksın
uyandığında,
ne yaşadığımı kanıtlayabileceksin
beni tanıyanlara:
İz bırakmayacağım varlığımdan:
Et ve kemik,
yas ve coşku, umut ve keder olmayacak
arkamda:
Her yere gömecekleri hayaletimden
başka.
PARAMPARÇA ŞİİR
Sekiz Parça Erik Satie İçin
I
Saçlarını at kuyruğu yapan bir
kadındı, o ölümsüz nisan sabahı.
Bahçeler kestane, diken ve çocuk
topluyordu hâlâ. Bir bakıyorduk,
serin bir soluk taşıyordu sucular.
Saçlarını kısraklara doluyordu kadın.
Ne zaman birbirimizi görsek, daha
o anda başkalarıydık. Bir mazgala
alıyorduk elimize, en kuytu, en
tedirgin tahtalara altın buluyorduk
titreyen, uzun parmaklarımızla. Bir
soru sorsalar, hemen susuyorduk.
II
İşte böylesine anlaşılmaz, birbirimize
durmadan yetebilecek kadar eksiktik.
Saçlarını altına dolayan ölümsüz bir
kadındı o, bize en kurak çağlarımızdan
olanca hızıyla akan, en durgun, kısır
anlarımızda gür bir orman kazandıran.
Gene de topaldık bütün ayaklarımızın
üstünde, kör, duygusuz ve tekildik
kalabalığın ortasında. Umutsuzduk,
seyrek ağaçlar gibi. Soğuk ve gergindik.
Bir ülkeden ötekine hiç durmaksızın
yabancıydık. Doyumsuz bir kısraktı
kadın, katı irisimizde
III
Ne zaman öldük? Ve kimlere kaldı
bizden artan kuşku, herbirimize dar
gelen gövde ve kısık, gizli sesimiz?
Başkalarıydık, kestanelerin arasından
geçen, nereye gömülsek. Silik, kadife
kişilerdik anıldığımız yerlerde. Ve
inceden inceye gelişen, beklenmedik,
zorlu sağanakları taşıyan bir rüzgârdı
bizi o bahçelerde unutturan. Oysa,
sonsuz bir anı, eskimez bir albümdük
esrik beşiklerin dibinde. Sonrasız
bir kazançtık, daha yitirildiğimiz anda.
Umulmadık, loş bir görümdü kadın.
IV
Kış, çoğu kez, geç inerdi bahçeye.
Parmaklıklara işleyen nemdi, ilk
sabah. Dağılan, gitgide seyrelen
ışıktı, sonradan. Akşamla birlikte
çıplak, yalın bir korku sinerdi
tahta sıralara. Gecenin çoğalan
etinde göçten artan kuşlar gibi
umarsız ve telâşlı, kovuk arardı ses.
Güçlüydük güz geldiğinde; sorumlu,
kesin ve tümeldik. Yağmur altında
ne bir şemsiye, ne bir saçak kollardı
kadını: Uzak gemilerden beklenen
sessiz, apayrı yolculardık. Gizli
koyaklardan yabanıl kısraklar fırlardı.
(Tuğralar)
ÖLÜ ŞİİRİ
«Altın ve Korku» derdi, şüphe yok,
Priene’yi görse Kavafis, bir çırpıda:
Yalçın dağa sırtını vermiş şehir,
başka hangi güç çıkartabilirdi oraya
bu gür mermer külçelerini, başka
hangi neden özendirirdi sonsuz ova
ufka uzanırken tırmanmaya, dimdik?
«Altın ve Korku» diyecekti yaşlı şair
besbelli: Yazabilseydi, «ölmeden önce
yazmam gereken 25 şiir daha var»
demişti, hiç değilse bir tekini.
(Tuğralar)
KAYNAK MESELİ
Ağacı derisinden sıyırıyorum.
Bir iklim gelgiti içinde gelişiyor
günün çıbanı: Kor siyahın bünyesinde
çoğalıyor meşin derin deri izi.
Bu neşeyle kanı denetleyen
yaşlı çocuk umutsuzluğa çiziyor
etin eksenini.
Coşuyor, ürküyor belki, usulca
yayılıyor ateşin, yalımın katsayısında.
Soruyor:
Güneşin sızdığı çatlakta mı ışık?
Başka bir kaynak mı
yarımadadan suya doğru
başınabuyruk?
Bilinmeyen onuruyla karşılaşıyorum
keskin anların. Tenha gün
gecenin girdabından
açılan pencerede patlıyor.
Ağrı taşıyorum uslu ve usta,
büyüyor, taşıyorum
göksel iliğinden kırmızının.
(Kandil)
BEŞ GÜL
Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim,
kan.
Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.
Başka bir el koparmış onları, benim elim
bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim. bir de
dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz
yangın
beldem, sizin için beş siyah gül
parmaklarım.
kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,
seçtiğim kelimelerin arasında nedense
mağrur,
ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.
BİR GÜN
Carcassonne, 1274
Önce büyük demir kafeslerin önünden
geçtiler hızla: alevlerin ışığı inlediği mi
yakardığı mı belli olmayan yaralı yüzlere
düştü: Delifişek gölgeler tırmandı yüksek
tavana doğru, kaçışan korkak cinler gibi.
sonra hücrelerin bulunduğu koridora geldi
sıra. Askerler olası bir saldırıya karşı iki yanı
tuttular: Etten duvarların arasından dikkatle
ilerlerken bembeyaz pelerinin ucu bir çiviye
takıldı, bir yerden durmasını isteyen
bir işaret
gönderildi sanki. Durdu ve bekledi:
çıralar tutulsun.
Basık, kapkaranlık hücrenin dibinde,
eprimiş
döşeğin üzerinde bağdaş kurmuş adamı
çekip
çıkardı ışık: uzun lüleli saçları pislikten bir
alçı kalıbı kadar katılaşmıştı artık, altında
olağandan çok ufak yüzü, basık ve
neredeyse
içe kaçmış bir burun, bir de gözler:
Pervazsız,
korkunun hiçbiri harfini taşımayan iki koyu
delik– “benden bir gün daha fazla
yaşayacaksın”
demişti birden, hani soru çoktan ona
sorulmuş
da
yanıtı bulasıya günlerce aramış, durmuş.