Hilmi
Yavuz
1936 İstanbul
İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. Bir süre
gazetecilik yaptı.
İngiltere’de BBC radyosunda çalıştığı yıllarda Londra
Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yükseköğrenimini
tamamladı.
Dönüşünde Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazetelerinde
eleştiriler,
incelemeler yazdı. Mimar Sinan Üniversitesi’nde ve
Boğaziçi Üniversitesi’nde
öğretim görevlisi olarak çalıştı. Yeditepe, a, Varlık,
Şiir Sanatı, Papirüs gibi
dergilerde göründü. Kendine özgü sesiyle Türk ve dünya
şiirinin deneyimlerinden
damıtılmış ürünleriyle şiirimizin yetkin örneklerini
verdi.
ŞİİR KİTAPLARI
Bakış Kuşu (1969), Bedrettin Üzerine Şiirler (1975), Doğu
Şiirleri (1977),
Yaz Şiirleri (1981), Gizemli Şiirler (1984), Zaman
Şiirleri (1987), Söylem Şiirleri (1989),
Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize (1989), Ayna Şiirleri
(1992), Çöl Şiirleri (1996),
Akşam Şiirleri (1998)
YOLLAR VE ZAMAN
sen bir yalnızlığı koşup gittin de
bir yerde buluşulur diye, belki de.
elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur bir şeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde?
kimbilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde.
Zaman’dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün, ki yavaş yavaş...
erguvandın, kayboldun dilegelişlerde.
AYNALAR VE ZAMAN
erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
geriye sadece erguvanlar kaldı
şair! bahçelere özenecek ne vardı?
işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
ne aradık sözcüklerin kuytularında
ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde
biz bakınca görünen aynalardı
nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
hem birleşti hem de ayrıldı sizde
şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...
nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:
kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
geriye sadece kuytular kaldı
(Zaman
Şiirleri)
SİZE BAKMANIN TARİHİ
size bakmanın tarihi! siz
bir gonca kadar kendiliğinden
yazılmış olmalısınız
derin, korkunç ve ergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karsınız
umarsız sözcüklere bulanmış
size bakmanın tarihi! siz
bir keteni köpürten yaz
ve inanılmaz
yalnızlıklarsınız: sadece
sizin olan o vahim, o beyaz
ve kuytu gurbet sesleriyle
işlenmiş yazdıklarınız
ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
kimbilir hangi sevdalara dolanmış
size bakmanın tarihi! bir
kalbime güvensem sizi hep
okurdum ben... ama nedense
hep aynı hüzün ve
hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
bir ilenç, bir kargış
gibi ardımsıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış
HİLMİ’NİN ÇOCUKLUĞU
Hilmi diyor ki yeminler
Bana çeşmeleri hatırlatır
Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
Usulca bırakılan denize?
Hilmi diyor ki ben
Ucuz hüzünler kiralardım
Alyanak bir kuklacıdan
Gök binlerce mavi şapkadır
Senin de şapkan mavi miydi
O günlerde?
Hilmi diyor ki annem
Çiçek işlemeli bir lâmbaydı
Karartma gecelerinde
Sen de denizleri anlıyor muydun
Yatağa girmeden?
(Bakış Kuşu)
ANI-SONNET
aynalar dolaşıyor, bu kentin aynaları;
sözlerim sisli sözler ve aşklar kırılmada;
aşklardan isteniyor, âh orda olmaları...
kendini odalara benzeten odalarda,
aynalar göğe ağar, bu kentin aynaları;
kimi dilerse onu göstererek, buyurgan!
kimbilir hangi yazda bırakmış anıları?
sen sidre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...
bilirsin, kalp gözüne ayn’a gerek... -ve soru-
lar uzuyor ısra’da... akşam çürük ve sarı
lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;
ve toplanıp geliyor gece yolculukları...
âh, aşklar paslanıyor, kent saklarken onları;
bencileyin hep ayna yerine koyuyor anıları...
(Ayna
Şiirleri)
SIRASI GELİNCE
acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra
sen ki eyvan ağıtlarda
sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun
gözlerin bozkırdan devşirme
yolların bozgundan derlenmiş
karanlık yolcusu turnaların ve kurdun
ey hüzünlere reâyâ olan derviş
acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin
hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra
tarlalarla uzar gider al kısrak
gökçe çiçek tozar durur sılalarla
oysa ölüm, bir uçtan bir uca
bir uzun kervansaraydır ki
savrulur günü saati gelince
yıkılır yırtıla yırtıla
(Bedrettin Üzerine Şiirler)
ÇÖL ÖYKÜSÜ
‘çöl’ denilen o öyküyü
yazmak için konuşurken
sustum içimdeki türküyü...
anlasın doğan gün seni:
bir aşk ötekinden mi kalır?
âh, şiirin altın tüyü!..
hangi yalnızlık kapatır beni
var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
o yazın içindeki kötü’yü?
(Çöl
Şiirleri)
ÇÖL VE AY
bir ince suydum, ezildimdi, basıldı
üstüme, kaldı ayak izleri suda;
bir menzilden ötekine... nasıldı
gitmek? ağırdı çöl, kuytulardı, pusuda...
baktılar, haramiler, çölde su’ydum;
gittimdi, kumlardı, soydular beni;
yedi askı, çırılçıplak, söylendi, duydum:
ört ketenle Mısır’ı ve Yemen’i...
iki menzil arasında bir menzil;
soldu çöl ve vaha, çürüdüydü, âh rezil
blue mo on! arada kaldım, beni böl,
ikiye... ne diye ayrılındı, yâ Ömer?
sırma gövdem di çiğdem, şakk-ı kamer...
bu ne tutkun gecedir, hüzünle beni, beni öl!..
(Çöl Şiirleri)
DOĞUNUN ÖLÜMLERİ
ölüm bir aşirettir doğuda
ayışığı gülden hoyrat
gölleri güzelden talandır
ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla
uçsuz bucaksız turnalarını
kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla
sevdası göçer olandır
ve bu nasıl bir serencâmdır
satılır umudu beye
hasreti bir meta gibi
ve alınandır
ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini
bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
sokup çürüten rüzgârdır
türküsü ki eşkıyaya geniş
ve bir kekliğe dardır
ovayı çelen bakışlı
ve bir fişekliğe dizilmiş
gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
acıya pusu kurandır
ölüm bir aşirettir doğuda
(Doğu Şiirleri)
GİZEM
hem aldanan hem aldatan
olduğu zaman
dilden
dilin güzüdür üşür
sözün yazına karşı
kuşlar kuşlarla örtüşür
bir yaprak bir yaprağa
doğru uğuldar:
ve der ki onu yaşasan da
yaşatsan da bir
dağlar çoktan dağlara göçmüştür
o altın gözlü anka
hangi derin dağdadır şimdi?
bir acı, telörgünün ardında
bir acıyla görüşür:
ve der ki dilden kopan
bal örgüsü söz
hem söyleyen hem söyleten
olduğu zaman
bana ben o’yum dedirten
nedir?
ustam der ki sen, şair
hiç gül kopardın mıydı gülden?
(Gizemli Şiirler)
ENDYMİON
ben daima uçurumlar edinirim
bir yerden ötekine göçerken
işte sessiz saatlerde kederden
türemiş bir söylen
gibi göl
ve bağlaşığı endymion
birlikte kıvrılıp uyurlar
ana-bir acıyla ayışığı...
da mı birliktedirler?
şimdi bu uçurum illerinden
uçup göle kaçalım. kirli-olmak
bizi orda bekliyor
...içimi melekler...
aşklarsa bağlanmak için iyidir
-ne farkeder?
melekler kendiliğindendirler
öyle varolurlar...
belki benim terkettiğim şiirden
artakalan bu bahçeyi
hesperid’ler yüklenir,
toplayıp yolları götürür...
mü diyorsun?
-daha erken!..
ben daima uçurumlar edinirim
bir yerden ötekine göçerken
(Söylem Şiirleri)