Kemal
Özer
1935 İstanbul
İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda
bıraktı. a dergisi kurucularındandır. Şiir Sanatı adında, aylık bir şiir
dergisi de çıkardı. Kitapçılık ve yayıncılığın dışında, Cumhuriyet gazetesinde,
Karacan Yayınları’nda çalıştı; Varlık dergisinde genel yayın yönetmenliği
yaptı. Çocuklar için öyküler, röportaj, antoloji, çeviri ve gezi yazıları da
yazdı. Yordam Yayınları’nı kurdu. İkinci Yeni anlayışla yazdığı şiirlerinden
sonra toplumcu gerçekçi anlayışı benimsediği ürünleriyle toplumcu şiirimizin
savunucusu oldu.
ŞİİR KİTAPLARI
Gül Yordamı (1959), Ölü Bir Yaz (1960), Tutsak Kan
(1963), Kavganın Yüreği (1973),
Yaşadığımız Günlerin Şiirleri (1974), Sen de Katılmalısın
Yaşamı Savunmaya (1975),
Geceye Karşı Söylenmiştir (1978), Kimlikleriniz Lütfen
(1981),
Araya Giren Görüntüler (1983), Çağdaş ve Boyun Eğmeyen
(Seçme şiirler, 1985),
Sınırlamıyor Beni Sevda (1987), İnsan Yüzünün Tarihinden
Bir Cümle (1990),
Bir Adı Gurbet (1993), Oğulları Öldürülen Analar (1995),
100 Şiir (Seçme şiirler, 1996)
BAÇ
sevişen biz değiliz sanki göz kapakları
sanki ilk aydınlıkta bırakıp gidenlerin
aramızda yer alan adını o gölgenin
silemez hiçbir şafak sevişme sonraları
sanki atılan kurşun bizi bulur gecede
bize büyür ormanı o uzayan çanların
sanki biz yan yanayız aramızda o yangın
o bir daha yakılan sorumsuz gövdemize
en büyük yalnızlığı göz göze gelmemizin
o her eğilişimde dünyamızın bir yeri
bırakılmaz bir yeri bırakıp gitmek için
ne kadar geciktirsek sanki o kadar erken
ne kadar geciktirsek bir şeyin eksilmesi
yarım kalan bir güneş sanki biz öpüşürken
(Ölü Bir Yaz)
GÜN SONU, BİR AĞIT
senden alıp gidiyor gözlerimi
gölgesi bile sığmıyor yüzüme yorgunluğun
alıp gidiyor dönmeyen atlıkarıncalar
kırların düş artığı şölencileri
sanki ben değilim baktığın kadar
karla rüzgâr alıp gidiyor geceye uygun
onları unutmamak bunca uzaklıktan
sarp yürekli ermişlerini boşluğun
göğe açılan yangınları unutmamak
kara bir günbatımı girişken saçlarından
yitik bir ses taşıdıkları ırmak
kırlarda tütüp duran binlerce bozgun
çığlıkları ağaçlara asılı
ıssızlığı yürüyenler birikmiş yoğun
herkesin yüzünde onlardan bir iz
bir kapanmaz yara ölüme karşı
kıyısına gelip durdukları deniz
damgasını yedikleri boğulmuşluğun
kan alıp gidiyor ışığa doğru
senden alıp gidiyor senin uğultun
geçitsiz bir başdönmesi karanlıkta
kulelerin çizgileşen uçurumu
çizgileşen o yenilgi her bakışta
açılmayı bekleyişi bir tohumun
düşler seni de karartıyor ey şehir
aldananlar yargılılar kim varsa unuttuğun
birer birer çıkıyorlar dalgın su yüzüne
yüreklerinden yayılan eski kır günleridir
kırçıl akşam şarkısı surların üzerinde
senin o yarı tutsak yarı tanrı yok oluşun
(Tutsak Kan)
KADIRGA
karanlığı bıraktım benim değil bu rüzgâr
artık yol almıyorum şafağında suların
kıyısı kıyım değil dışındayım zamanın
çözdü yelkenlerimi iplerinden yıldızlar
şimdi bir gökyüzüdür o bizans çarşıları
saraylarla avlarla kölelerle yan yana
köleler ki uzanmış her biri bir şafağa
her biri bir ağıtın vazgeçilmez uğrağı
o kırallar o gülen miraslı geniş yüzler
kutsal diye tapınak kurdukları o saygı
çürümüş gövdem bile onları anıp titrer
çoğalır bana varan beni aşan bu anı
çoğalır beni sana bir deniz evreninden
ölüme baş eğmeyen ölülerin rüzgârı
(Ölü Bir Yaz)
SENİ ANMAKLA ARTIYORUM
korkak değilim umutsuz değilim bundan böyle
değiştirdim sana yaraşmayan günlerimi verdiklerinle
sana yaraşmayan ne varsa bir bir çıkarıp attım
yeller esiyor şimdi o büyük karanlığımın yerinde
geldin kutsal bildiklerimi yeniden tanımladın
ülkemi bir bakışta bağladın güzelliğine
en varılmaz yerlere vardırdın ellerimi
en gizli denizleri açtın gemilerime
sensin artık adı bir dönülmezliği çağıran
kelimeleri ölümsüz kılan şiire.
KESİK KESİK
17
Ağustos 1973
Sık sık kesiliyorsa başlattığımız konuşma,
susuveriyorsak birden
bir sözcüğün yarısında,
tükendiği için değil
konuşacağımız şeyler.
Araya giren bu sessizlik,
söylememek için hiçbir şeyi
nereye varacağını bilmeden.
Çünkü bir tek sözcüğün değeri
satmaya da yetiyor bir insanı, kurtarmaya da;
öyle uzun ve karanlık bir sorgudayız ki
atmışlar yaşamın bütün köprülerini
girmişler dünya ile aramıza,
ve gün ışığını görmemiz yeniden
ya direnirsek mümkün, ya konuşursak!
(Yaşadığımız Günlerin Şiirleri)
AĞIT
annem mi bir kadın
geciken bir kadın gece yatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
üsküdar’la istanbul arasında
babamdı sakalıydı babamın
bir akşam göle batırdı
çıkmamak üzere bir daha
hepsi de ekmek kokardı
sayısı unutulan parmaklarının
akşam bir attır bütün ülkelerde
serin esmer bir attır
terkisine çocukların bindiği
(Gül Yordamı)
DİLİME DOLANIYOR GECE
”Struga Şiir Akşamları”ndaki dinleyicilere
Söz almak için ayağa kalkıyorum
ve duruyorum yüreklerinizin önünde.
Kenetlenen dost elleri kutsamaya
ve uçurmaya barış güvercinlerini
hazır ağzımda sözcükler,
anlatmaya hazırım sevdamı ve ülkemi,
ırmaklar gibi taşıyıp getirdim
ürettiği bütün güzel sözleri
binlerce yıldan beri türkçenin.
Ama dökülmüyor ağzımdan işte
konuşmaya başladığım vakit
bunların hiçbiri.
Neyi söylemek istesem
dilime dolanıyor çünkü gece,
çünkü elleri kenetleyen
dostluk değil gecenin kelepçesi,
söz açmaya kalksam sevdadan
kurşunlanıp düşüyor kaldırıma çünkü
gencecik biri daha
ve kanına banıp gecenin parmakları
yazıyor adını gazete sayfalarına,
çünkü yetmiyor anlatmaya güzel sözler
yurdumun üstündeki geceyi,
yüreğimin üstündeki geceyi.
(Geceye Karşı Söylenmiştir)
BİR GÜN KONUŞMAK İÇİN
11
Ekim 1973
Kalabalığı gördüm; fışkırmış ara yollardan,
doldurmuş bir alanı göz alabildiğine.
Bir tek yüze çevirmiş bakışlarını,
kulağını vermiş bir tek sese.
Kalabalığı gördüm; bir tek sözle
haykırmaya hazır bir ağızdan.
Gergin yaylar gibi atılmaya hazır,
duramıyor durduğu yerde.
Kalabalığı gördüm; elindeki bayraklar
yatıştırıyor acısını ve öfkesini.
Yan yana getirmiyor coşkunluk
o kadar kolu bir yumruk gibi.
Kalabalığı gördüm; habersiz
nereye varacağından sesinin.
Dinlemek için değil de
bir araya geldiği vakit konuşmak için.
(Yaşadığımız Günlerin Şiirleri)
B İ L D İ R İ
Yürüdüğün vakit seninle birlikte yürüsün diye,
kentlerdeki daracık sokaklar,
geniş alanlarına çıksın diye alınterinin,
yürüdüğün vakit değişsin diye dünya,
ve yaşam mutlu bir türkü olsun diye
dağlarda tek tek yakılan bu ateşler.
(Kavganın Yüreği)
ŞEMSİYELİLER
İncecik bir ilkyaz yağmuru
altında yürüyen şemsiyeliler
o kadar güveniyoruz ki birbirimize
dinip dinmediğini anlamak için yağmurun
bakacağımız yerde bir cama, bir su birikintisine
bakıyoruz birbirimizin şemsiyesine.
(Araya Giren Görüntüler)
SÖZCÜKLERLE ÇIKMAK
UNUTKANLIĞIN KARŞISINA
Bakarsınız, özetleyiverir bir tek sözcük,
insanın bakışını bir savaşa.
Dönüşür bir tek sözcüğe, bakarsınız,
geçmişteki bir olayın bütün anlamı.
Yıllar sonra, yeniden yazılmış,
bir duvarda çıkar karşınıza.
Düşünürsünüz, küçümsenir gibi değil,
bir tek sözcük deyip de hiçbiri;
en az bir silâh kadar yeri var kavgada.
Sözcükler olmasa, bir zaferin işlevini
nasıl çarpıtırlardı tarih kitaplarında,
ne ile süsleyip de yuttururlardı yalanı?
Anlarsınız, okurken yanlış bir şiiri,
kendi sesinizle dirilttiğiniz düşman
ne kadar köprü varsa, yaşamla aranızda,
biliyor önce onları atmak gerektiğini,
sözcüklerle kurulduğunu biliyor köprülerin,
geçmiş serüvenleri bugüne bağlayan.
Öyleyse, dersiniz, ulaşmak yetmez
nice kan ve acıdan sonra zafere,
yapmak ve kazanmak kadar savaşı
sürdürmek de gerekir düşünce ve bilinçte,
durmadan sürdürmek, çoğaltmak, tazelemek
en köklü yorumdan en küçük anıya dek.
(Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya)
NEYLE BAŞLAR İNSAN YÜZÜ?
Meraklıysan insan yüzünün tarihine
önce şunu sor ey yolcu:
Neyle başlar insan yüzü,
uçları güneş alevinde savrulan
saçıyla mı bir çocuğun,
sarkık avurtlarıyla mı,
kıvrılmaya hazır dudaklarıyla mı,
gücenik bakışıyla mı yoksa?
Bir de şunu sor:
Gücendiren ne insan yüzünü?
(100 Şiir)
BİRİKİME İNANMAK
Dalgayı haber veren yakamoz
kimin gözüne çarpar kıyıda?
Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder
tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?
Kimin dikkatini çeker küçücük bir bulut
güneşi kapatmadan önce?
(100 Şiir)
KUMSALDA
Kumsalda yürüyenlerin izlerini
dalgalar siliyor arkalarından
Birbirine seslenen iki kişinin
ne dediğini alıp gidiyor rüzgâr
Yine de yürüyorlar kumsalda
ayakları yeni izler açarak
Sesleniyor yine de birbirine
yeni sözler bularak iki kişi
(100 Şiir)
DÜLGER
Bakışın donup kalmış aşağıda,
belli uçan kuşları görmediğin.
Donup kalmış boşluktaki elin
uzanırken ördüğün duvara.
Yürüyorlar kırlardan sokaklara,
sımsıkı kapılardan içeri
dağlarda bekleyenler, kar altında,
ilkyazın amansız sürgünleri.
Baş aşağı ediyorlar ne varsa
çarşılar, sunaklar, pazaryerleri.
Toprağın horlanmış onuruyla
denize döküyorlar kenti.
Bakıyorsun ördüğü ellerinin
duvar değil koskoca bir dünya.
Hazır başka kentleri de yıkmaya
yeniden kurmak için yüreğin.
(100 Şiir)