Mehmet Akif Ersoy
1873 İstanbul - 27 Aralık 1936 İstanbul
İstiklâl Marşı şairimizdir. Din eğitimi gördükten sonra,
yükseköğrenimini Halkalı Baytar Mektebi’nde yaptı.
Rumeli,
Arabistan ve İstanbul'da dersler verdi. Millî mücadeleye
katıldı
ve Burdur Milletvekili oldu. 1925'te Mısır'a gitti ve on
yıl kaldı.
Hastalanınca yurda döndü. Şiirlerini aruzla yazdı. Din,
ahlâk,
vatan sevgisi temalarını gerçekçi bir üslupla işledi.
İslâm birliği
düşüncesini savundu ve hilafetin kaldırılması, şapka
kanunu gibi
devrimleri, inancına aykırı bulduğu için Mısır'a
yerleşti.
ŞİİR KİTAPLARI
"Safahat" (Yedi cilt olarak yayımlanan
şiirleri, ölümünden sonra
kitaplarına girmeyen şiirleri de eklenerek tek ciltte
toplandı.)
BÜLBÜL
Basri Bey oğlumuza
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı,
Işık yok, yolcu yok, ses yok; bütün hılkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli "insaniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bir müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad,
O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vadiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, Yârab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'di mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın -kanadlandım mı- eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil.... Matem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasîbim yok, hazan ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmânsız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şarkın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDİN-İ EYYUBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkus inlesin beyninde OSMAN'ın;
Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlânın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun;
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hanın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri ORHAN'ın!
Ne heybettir ki; vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâmın harem-gâhında nâ-mahrem....
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil matem!
(Safahat)
*Bu manzume yazılırken Yunan istilâsı altındaki
topraklarımız hususiyle
Bursa'ya dair elîm haberler geliyordu, tetkikine de imkân
yoktu.
RESMİM İÇİN
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince.
Günler şu heyûlâyı da, er geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
(Safahat)
SAFAHAT İÇİN
"Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın."
Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitabım!
Kim derdi ki: sen çök de senin arkana kalsın,
Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?
(Safahat)
RESMİM İÇİN
Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez
Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.
Ey gölgeden ümmid-i vefâ eyliyen insan!
Kaç gün seni hâtırlatacaktır şu karaltı?
(Safahat)
HUSRAN
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,
Ben zaten uzunboylu düşünmekten uzaktım?
Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,
Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler "Safahat" ımdaki husran bile sessiz!
(Safahat)