Sait
Maden
1932 Çorum
İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü
bitirdi.
Şiirlerini İstanbul, Türkçe, Soyut, Yazko Edebiyat,
Somut, Varlık,
Gösteri gibi dergilerde yayımladı. 1950’de Varlık
Yayınları’nın açtığı
çeviri şiir yarışmasında Baudelaire’den çevirdiği “Mocsta
et Errabunda”
adlı şiirle birinci oldu. 1976’da Aragon’dan çevirdiği
“Elsa’ya Şiirler” adlı
yapıtla Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü kazandı. Bütün
şiirleri ve çeviri
şiirleri Çekirdek Yayınlarınca toplu halde basıldı.
ŞİİR KİTAPLARI
Açıl, Ey Gizem! (1997), Hiçlemeler (1997), Yol Yazıları
(1997),
Bu Topraklar Anamın Yüzü (1997)
SÖZ! DIŞARI ÇIKMA SAATİ
Söz! dışarı çıkma saati. Giyin üstünü.
Söz! dışarı çıkma saati. İşte gong.
Uçtu güneş - karga. Ateşte
ve taşta gong. Tutuşmuş çizmelerini
sıyırdı bir gölge ve bulutlara
astı kılıcını. Bu saat
dışarı çıkma saati. Giyin üstünü.
Söz! öfkeni giy bacağına. Al çividen
kırbacını. İşte hergünkü
biçimleri gizemli bir el
sildi gözönünden parıltısıyla. Artık
dışarı çıkma saati. İşte yollarda
aynı kalıba dökülmüş yüz ayak, aynı
ipe geçirilmiş yüz kol koşmada
günlük sofrasına zırvanın. Artık
dışarı çıkma saati. İşte yollarda
birbirini çiğneyip çığrışır sesler
çekirgeler gibi sıçrayıp... İşte
kızıl bir ipliğe gelişigüzel dizilmiş
gözler sallanıyor havada, amaçsız bir el
evden ev kor gezdirirken
ve yıkıntı ve çığlık ve kül... Alçalan kuyu
ve yükselen baca üstüne şimdi
kapanıyor büyük bir çene
ve çıplak ağacından günlük edimlerin, kimbilir,
kopup savruluyor kimlerin yüzü.
Söz! dışarı çıkma saati. Giyin üstünü.
Söz! giyin üstünü. Koy cebine
çıplak çeliğini hıncının.
Çiğne eski biçimleri bir bir ökçenle.
Resmini duvardan al aşağı tanrının. İndir
çağdaş yalvaçları çivilerinden. At
başını bir yana, gövdesini bir yana
bütün edebiyatın. Saat
dışarı çıkma saati. Fırla öfkenle
ölü yüzlerinden yapılma serin çarşaflar
üzerinde geviş getiren kente!
Söz! dışarı çıkma saati. Giyin üstünü.
Bir sarnıça sonsuz hunilerden akıyor akşam.
Akıyor akşam... Akıyor akşam ve alarm.
Kızıl dilleri dışarda lambalar koşuşuyor
alanlarda. Savuruyor ölü göğün kağıtlarını
minareler. Ve rıhtımlara
ağır sandıklarla boşaltıyor karanlığı
vinçler, ağır çatırdılarla... Alarm!
Ve süzülüp indi çatılara son peygamberi
felaketin bir büyük karga.
Söz! dışarı çıkma saati. Giyin üstünü.
(Hiçlemeler)
UÇURTMA
Göğün ipini tutmuş koşuyor çocuk
savura savura denizi, al yeşil mor, kıyı boyunca.
Kapılardan içeri yaz doluyor döne döne
keskin bir adaçayı, reçine, kekik
kokusuyla, başdöndürücü
bir çingene çergisi çığrışmasıyla, gün günden uzun,
gün günden deli.
Dilimizde zaman av etleri tadında.
Akşamları kıyıda, demlenirken altında salkımsöğütün,
başı dizimizde uyuyor deniz, yorgun, güleryüzlü, güvenli
(Yol Yazıları)
ONLAR
Onlar onlar ışıyıp gecemizde ay kadınları,
ay kadınları,
onlar aşka örs alınları...
Onlar gecemizde ay kadınları,
ay kadınları,
ey sevinç testileri, ey ışığın en yalınları!
Onlar gecemizde ay kadınları,
ay kadınları,
Sedef kutularda kitlendi hep yarınları.
Onlar ay kadınları,
ay kadınları,
öfkemizin ifritine gebeyken saf karınları.
Ay kadınları,
ay kadınları,
oldular âh ölümün, zor demirin sırça kınları!
(Hiçlemeler)
BOŞLUKTA
Köklerini yitirmiş yüzler,
bir boşlukta savrulan yüzler.
Yüzler, gecemizden içeri
günümüzden içeri yüzler.
Bir çığlığa açılmış, uzun
bir suskuya açılmış yüzler.
Kapısı yok, penceresi yok
o yıkık saraylar, o yüzler.
Yüzümüzde bilmediğimiz
bir tırnağın yırttığı yüzler.
Bütün köklerini yitirmiş
aramızda savrulan yüzler...
(Açıl, Ey Gizem!)
DİRİLİŞ
Gölgesi bir gülüş gibi
dolanıyor gecemizde,
sarıca bir yaprak gibi
gölgesi dingin, rüzgârlı.
Gecemizde bir doyulmaz
tütsü gibi ta derinden,
kanadıyla yüzümüzü
okşayan bir melekçe dost,
alnımıza düşüp sık sık
iri düş damlalarınca
yokluğu bir gülüş gibi
dolanıyor gecemizde
yarı aralık bir kapı
gerisindeki bir çift göz
ürkekliğiyle, yağmura
açılmış bir el ayası
gibi evecen, kuşkulu,
düşen yaş gibi kirpikten
bir bakışma arasında,
koyu kıvamlı bir şarap
akışıyla sürahiden,
alev alev, kızılca kor
baskınıyla bir sevdanın
uyanıyor ağzımızda
ruhu, bal renginde ruhu.
(Açıl, Ey
Gizem!)
YÜK
Arasında bir düşün
ne ileri ne geri,
adım atsan uçurum
ya da gök perdeleri,
görünürde ne bir dam
ne bir deniz feneri
bu saran karanlıkta
surlarıyla her yeri;
ayağında yol tozu,
yüzünde ecel teri,
diz boyu bata çıka
ve bir kemik bir deri
nereye bu yolculuk
nerden ne günden beri,
kendi ölün sırtında
ağır bir kuş benzeri?
Etinde pençeleri?....
(Açıl Ey Gizem)