Tuğrul
Tanyol
1953 İstanbul
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi.
İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Marmara
Üniversitesi’nde
öğretim üyeliği yaptı. Şiirleri Varlık, Somut, Türkiye
Yazıları, Gösteri
dergilerinde yayımlandı. “Üç Çiçek” ve “Poetika” adlı
şiir dergilerini
çıkaranlar arasında yer aldı.
ŞİİR KİTAPLARI
Elinden Tutun Günü(1983), Ağustos Dehlizleri (1985),
Sudaki Ankâ (1990),
Oda Müziği (1992), İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995),
Toplu Şiirler (1997)
ELİNDEN TUTUN GÜNÜ
Günü elinden tutuyorum
Öyle ürkek
Ben tutmasam karanlığa düşecek
Karanlığa düşecek sevgiler
Kapılarınızı yalnızca nefret çalacak,
Ağır ağır yükseliyor bir davulun sağır sesi
Birer birer düşüyor ağaçlar, orman seyreliyor
Tutun elimden, elimden tutun yoksa
Bu canavar sessizlik, bu yılgınlık, bu ölüm,
Sabırsız ayak sesleri ne toplaşıyor, ne dağılıyor
Kararsız külrengi bulutlar, ne zaman yağacak yağmur
Hani nerede yıldırımlar, gökgürültüleri nerede
Yalnızca bu sağır davul
Tenimde ağır ağır
İşleyen bu hançer,
Günü elinden tutuyorum
Elim alev almış gibi yanıyor
Yanıyor karanlık, kızıl, koyu, et kokusu, kül ve kan
Kentin bacalarından savruluyor durmadan
Durmadan, altından geçiyor köprülerin
Durmadan sarıyor kuleleri
Durmadan sızıyor caddelerden
Büyüyor, büyüyor, büyüyor
Bu canavar sessizlik, bu çılgınlık, bu ölüm,
Beynimin çıkmaz sokaklarında
Giderek artıyor çekiç sesleri.
Yankılanıyor kentin alanlarında
Tahtayı tutkuyla kucaklayan çivi,
Yaşam, yükselen darağacının kollarında
Uyuyan bir bebek gibi
Tabutunda sallanıyor.
SUDAKİ ANKÂ
biz bülbül-i muhrikde mi
gülzâr-ı fırâkız
âteş kesilir geçse sabâ
gülşenimizden
ll. Selim
özlemin soğuk kışı, ırmağa karışan arzu
dallarda, üşüyen kanatlarından soyunmuş
sudaki billuru düşleyen ankâ
seslerimiz seslerimizi arıyor uzaklarda
ardımızda uzanan yollarda unuttuğumuz
kayıklar dolusu altın şarkı, mücevher, akik
ve kehribar ırmağın usulca yüzdürdüğü
eski bir şarabı taşıran esrik anılar
bahçelerden akardı ince bir kanûn renginde
güller ve güllere sürtünüp tutuşan rüzgâr
ağaç yağmurun biçimini alırdı uzaktan baksak yanılırdık
günlerin karaya çıktığı yerde dururdun
sıcak falında izlerin ve kumun
bir ses bir sese yansıtırdı pırıltısını
bir dağ bir dağı gölgelerdi ve o ıssız sürünün
tozları dağılınca başlardı gün
uzayıp giderdi yollar boyunca
ağacın ağaca fısıldadığı sürgün
zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından
kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor
kalabalık, gölgesini ardında bırakıp usulca bir imgeye
dönüşüyor
ırmağın buzları erirken ötelerde
son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor
çocuklar
eski bir evden, zümrüt bir kuleden
sevdiğimiz ve unuttuğumuz kadınların sözlerini uçuruyor
rüzgâr
yaşamın acısı geçmiş buradan bir iz gibi sürüp toprağı
geçtik biz de çatısında binlerce ses çınlayan o ıssız
geceden
karşılamak için seni: bilinmeyeni
artık susmalıyız, konuşsak bile
bizim acımızı kim anlayabilir
sen, sudaki rengine külünü savuran ankâ
ırmak akıp gitti, çoktan
küllerimiz küllerimizi arıyor hâlâ
(Sudaki
Ankâ)
KİMSE BİLMİYOR ARTIK
gidelim istiyordunuz (suya bak ter basmış sıcak bir yaz
korosu)
aşağıya doğru durgun atlar, sonra daha aşağılara uzanan
göz alabildiğine geniş otlar ve çiçekler arasında
iki bacağını sonsuza dek açan yol
kimse bilmiyor artık nereye gittiğini
ah bir dal olalım istiyordunuz, meyvasız, kırık bir dalı kim
ister
yalnızca deli gibi köpüren ırmakta bir o yana bir bu yana
savrulan (hayat mı diyordunuz)
açılmış bacakların ortasında kararsız
kimse bilmiyor artık nereye gittiğini
bir attım ben çok zaman önce, kartalların çığlıkları
vadileri boğarken ve yarı açılmış sandukasında gecenin
bakirelerin gözyaşlarıyla parçalanmış gerdanlık
ne çok yaraşırdı size, uzun gölgenizin
ve savrulan saçlarınızın içinden geçerken karanlık
gökyüzünü iki yarım küreye biçen kılıcınızla
takım yıldızların arasında ilerleyen
bir attım ben, ikiz güneşlerin parladığı yerlerde
yalnız patikasında samanyolunun
ama....
kimse bilmiyor artık nereye gittiğini
düşman rüzgârın önündeki karanlık
hangi ağaca çarpacak, bilir misiniz
eski bir kalp sızısı gibi
aranıyor, aranıyor, aranıyor
her yolun başında bir bakire onu bekliyor
ama...
kimse bilmiyor artık nereye gittiğini
bir tek o biliyor
birbirini yansıtan aynalar panayırında
bütün yolların gittiği tek bir yer vardır
ama...
kimse bilmek istemiyor artık nereye gittiğini
IŞIĞIN HALLERİ
iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle
çünkü kırmızı
yanınca ve susunca bütün düşler
ağacın kayığına bin ve açıl bütün denizlere
şubat ölümdür dilin uzak yollarında
kalemi tutan el titrer ve kandil başucunda
zaman kurtlarını salar en ince kovuklara
iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle
iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle
çünkü sarı yaraları sarar beklemedik
ölümlerde
beyaz hiç olmadı, hiç olmayacak da
yeşil: kutsal bir söz, orada her şey
mümkün
siyahın göstermediği karanlık
aynasında
mart gelince karları temizleriz
boylu boyunca yattığımız kış
manzaralarından
ateş suya eğilir, gece yenilenir
karton şehrinde bir japon resminin
belki bir ağaç ansızın çiçeklenir
iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle
savaş kırmızı ışıklar yakar en serin
kalpte
bile
davulların uğultusunu bir an duyarsın da
içinde bir denize varamamanın yalnızlığı
heykel diye sarılıp uyuduğun cesetlerle
bir istasyon bir istasyonu izler
mayıstır ve bilirsin hiç gelmeyecekler
suyun zamanı tükettiği o karanlık aynada
barakasından korkuyla fırlayan asker
duyup da baharın gürültüsünü
işte o gün ve ondan sonra
çok önemli bir sözü unutmanın
şaşkınlığıyla
oturup bir şiir yazarsın ve ışık
ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer
başucunda
YAZ GEÇTİ
perde indi, toz uçuştu, gözyaşı yağmur oldu
ağaç çiçek dökerken geldi yaz
geçti, ben onu görmedim, yalnızca bir ses
orada duruyordu, deniz yüzeye vuruyordu
ve sen uyuyordun.
ah! öyle güzel uyuyordun ve yaz
uykunu bozmamak için senin
ayakuçlarıyla bir kapıdan
ötekine kadar koşmuş olmalı.
toz henüz yere inmemişti
çiçek dökülmemişti
ve ben, büyülenmiş gibi yalnızca sana bakan,
bütün bir yaz!