Veysel
Çolak
22 Ağustos 1954 İkizdere / Rize
Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi.
Edebiyat öğretmenliği yaptı.
1974’te Milliyet Sanat Dergisi Ödülü’nü kazanarak
edebiyat yaşamına katıldı.
Şiir ve yazıları Yarına Doğru, Yeni Dergi ve Çıkış
dergilerinde yayımlandı.
Dize dergisini çıkarttı. Çocuk kitabı ve şiirle ilgili
incelemeleri yayımlandı.
Sabri Altınel, Ali Rıza Ertan, Halil Kocagöz ve Rıfat
Ilgaz şiir ödüllerini kazandı.
ŞİİR KİTAPLARI
Terin Yaktığı Bir Yaradan (1978), Günlerin Yağmurunda
(1980),
Aşkolsun (1982), Ötesi Yar (1985), Fotoğraf Arkalıkları
(1985),
Ölüler Diyaloğu (1988), Umut Aşktadır (1993), Buz ve Ateş
(1994),
Aşkın La Sesi (1995), Kalbim Hoşçakal (Toplu Şiirler I,
1996),
Giz ve Yara (Toplu Şiirler II, 1996), Mürekkep Zamanlar
(1999)
YALNIZLIĞIN SESİ
Bir küflü gece. Haydi aldatılalım
Bıçağın kalbe değişi, bir baraj yıkılmış içimizde.
Ömrümüzdeki yırtık, yalnızlık bir cehennem
Bağırsa, gözlerinden gelen sesi duyurabilse
Kenti kusacak. Bağırsa
Kendi sesinde boğulacak.
Suçumla oturuyorum. Söz ve yazı utandırıldı
Güz benden başladı, benimle yarıştırıldı
Limanlar çürütüldü martılarını beklesin diye
Beni yanıltan,
Bir köylünün boyadığı başaktı.
İçimde avcılardan kaçan bir karaca sürüsü
Dışımda yaşasam da; aldığın gömlek, onları da korudu.
Geri döndü bir ömür boyu açılan kalbim
Kuşlar dönmedi. Bulutlar ve sonbahar değişti ama
Aşk eskimedi, beklemek eskimedi
Özlemek eskimedi hiç.
O günden beri bir begonya sesi.
SAĞANAK
Miray’a
Yüzüne bakarım sen ay çiçeklerine
İçinde biz ikimiz bir otobüs salınır
Bir yazın bittiğini söyleme sakın
Kırlangıçlar gidecek bu çocuk üşüyecek
Nasıl taşısın artık o göçmen yüreğini.
Sevdiğime kan veririm bütün gün
Sevişen insanların terlerinden bir deniz
Sevdiğime veririm yüzüm bana yakışır
Hep eylül vardı
Hangi ayda olduğunu unuttum
Altıyol ağzında bulduğum vakit
Su olmuş akıyordum yüzüm yamaçtı sana
Rüzgârına kapılmış da giderken
İki çiçek öpüşür koparılmaz bu yardan.
Erkeksiz kadın, alımlı, ağacın tek yaprağı
Sevgilim artık sulandı mı toprağın
Toplumun gözünde yosma tarlanın en kurağı
Dilsizlerin okumaya çalıştığı bir şiir.
Başlattığımız o sabahların gecesi yoktu
O gün yaktık dünyanın bütün ateşlerini
İki yangın kavuştu birlikte gülmedik mi?
Yüzüm gölgelenirse, unutma sakın
Aynı ufka bakalım yoksa giderim
Denize çıkan yolları kapat
Sana alıştım, anla ki dağlarımı özetleme
Senin için çam kırdım çiçek çaldım
Yorgunum susamışım, saat kaç
Hava ne kadar soğuk
Bir yorgan gibi üstüme seril
Beni öp ısınıp saklanayım
Sonbahar mı yeniden, bu nasıl olur
Kızlar hâlâ yeşil asmalarda koruklar
Düşün bu yaz böyle biter mi?
Söyleme-sakın.
YÜZYÜZE
Zaman da ölür. Kan göç eder
Kimse beni bu kentle barıştıramaz
İçimde bilmediğim bir şeyle karşılaşma korkusu
Neye baksam
Sevinçlerim çırpınarak ölüyor.
Bir sonu olsun diyorum ama gün uzasın
Bir çocuk çiçeğinin rengini arıyor.
Her şey bir yıkıntıya ulanır
İşte kuşatan buğu.
Sevişirken kahraman. O günden sonra
Bir okyanus usulca araya girer
Korkak ve başkaldırmaya uzak: İnsan
Sadece acı kalır ve dünyaya eklenir.
Sözler ablukada, kalabalık ve küflü
Doğa boşuna isteklenir
Kimsenin aklına özgürlük düşmüyor
Aşkın gün olur, suskunluk eskitilir
Tutup sevemem seni, dağınıktır ellerim.
Seninle olmak hayatımın özrüdür ama
Aşk bir cephe açamıyor kendine.
İÇİNE SÜRGÜN
Acıyan yanlarımı susturdum: Surların gölgesinde
akşamları bekledim. Orda tiksindim verilen sözlerden
Bir rüzgâr kadar incelerek geçtim kentlerden,
sizi düşünüp ikiye biçildim, korktum yakalanmaktan.
Yüzüm sabaha çıkacaktı. Kıpırdamadan durdum
bütün gün aradım ama bulamadım kendini tanıyanı
ellerimden umudu kestim, ürkerek ten tuzundan.
Sonunda hayatımı yasa diye anladım.
Bunu anlatın suya, denize, yüzümün en derin çizgisine
ölümün kıyısına, sonraya ve uzun bekleyişlere.
Kuşlar uçurun kentlerin üstüne, bu haberi çoğaltın
çocukların uyku öncesi bütün masallar büyür
işe koyulur kadınların çevik kalçaları.
Gece vardiyasına gidenlerin düşünce şapkaları
yağmur ısınır, taş düşer, kan renklenir
dağılır giyilen çamaşırlar, orda yıkanır su
adlar unutulur, sesimi aranırım ağzımda.
Sokaklar anıları öldürecek kadar yalnız
Bekletildiniz. Yoruldum bunu bilmekten
Yüreğimin gölgesine çekildim, dağlara indim,
dilinizdeki keskin şarkılara karşı öylece durdum.
Sürüklendim sonra tutarak bir atın yelesini
aranızdan geçtim bir gürültüyle, duyan olmadı,
fundalar hışırdadı; kendini bağışladı ölüme giden biri
durmadan yıkıldı, bir duvar örülerek kendiliğinden.
Tanıyan biri unutulmuş bir derinliğe benzetiyordu
önündeki taşa çizdiği gökyüzüydü ama
özlüyordu simsiyah bir zeytin tanesini
öyleydi gözleri, gecede ışıldayan suydu
çatlayan nardı gövdesi, bozkıra güneş.
İçine sürgün edilmişlerin kıra kıra zamanı
cömertçe dağıtması derinin sakladığını.