Vural
Bahadır Bayrıl
1962 Manisa
Mimar Sinan Üniversitesi Temel Sanat ve Bilimler
Fakültesi’nden mezun oldu. Şiir ve yazıları Yarın, Yönelişler, Şiir Atı,
Sombahar gibi dergilerde
yayımlandı. Şiir Atı Yayınevi ve dergisini çıkaranlar
arasında yer aldı. Şiir eleştirileri yazdı. 1982 Yarın Dergisi Gençlik Ödülleri
Yarışması’nda şiir
eleştiri dalında ve 1986 Enka Bilim ve Sanat Ödülleri
Yarışması’nda mansiyon kazandı. Melek Geçti adlı şiir kitabıyla 1992 Behçet
Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.
ŞİİR KİTAPLARI
Melek Geçti (1992)
PARK OTEL
Eylül tüylerini serdi şehre. Altın
tüy sağnağı... Korunamaz ki bundan
hiç kimse? Kasvetli pervaz, ölü
yaz ışıklarıyla yıkanıyor. Eriyor lehim,
yorgun cam ateşleriyle meyus
ikindinin. Hatırlamak - hah - nafile!
Zalim koleksiyonu zamanın. Bir otel
de teyellenebilir oraya, kuruttuğu
böcekler gibi keskin eczânın. Tene
sürdükçe daha derine işleyen ayna
tozları. Mürekkeple sevişen melekler, âh
dağıldılar fecirle. Saatler iri gül
yapraklarını soyundu. Ne yapsak işte
akıyor ağır madde, kanlı bir iğne
ucunda çırpınıp duran ömrümüze.
VIOLETTE NOZIERE
Zehra
Neveser’e
Geceleri cam ayakkabısıyla uyuyor.
Su burcu bir kadın... Yıkıntılarında
ölü metal ışıltıları saçan jaguarların
dolaştığı şehirde... Danteller, ipekliler,
safir rüyalar içinde... Birden, eşyaya altın
temaslar bahşeden parmakları, alamet
lerin birbirine karıştığı bir kart açıyor
ömrüme... Ve fısıldıyor usulca: “Hiç korkma
benim dokum cam.”
Zamanı durduran bir tılsıma
hepsediliyoruz böylece...
Sen, ihtimaller prensesi! Asırlarca o zehir
yeşili mermerin içinde cam bir tebessüm
gibi uyuyan sevgili!.. Söylesem, cisimleşir
artık sözler. Oysa biçâre kelimeler, bir kalbe
ne kadar da yakındır?
Kardeş ruh, Violette Noziere! Bilseler,
şairin bir masaldan çaldığı cam ayakkabı,
uyuduğu bu kâğıt - aynadan şimdi bize
neler anlatır?
-Âh bir bilseler!..
GİRDAP
Camda çıkan güzel yangın
kâğıda indi. Mevsim kızıl
bir tilki, sürtüyor tüylerini
bahçeye dalgınlıkla.
Âh esrarlı ışık oyunları ikindinin!
Çocuk, çilleri güneş lekesi,
eğilmiş kuyuya bakıyor.
Serin girdabına bakıyor
geçmişin.
Bal rengi saçların kederi
çırpınır nikelajda. Parmağında
suya bıraktığı alyansın pembe
izi. Kabuk tutmaz ki, mazi açık
bir yara. Anne, eteklerinde kesik
saç yığını, bakar ve ağlar ufka.
Ne tuhaf, yıllar sonra yine bir ikindi,
işte aralanıyor ağır kuyu kapağı
usulca kâğıtta. Yazık geç anladım,
o müphem saatler boyunca
kuyu da benmişim meğer su da!
(Melek Geçti)
KIŞ TEMRİNLERİ
Kış temrinleri: Elhan-ı şitâ! Ruha
şifa veren sesler. Anlarız yıllar
sonra. Hiçbir kar, değmezmiş
bu alkışa
İşaretlerin tesadüfi sükûneti.
Kırılgan mimari. Dünya eksik
bir söyleşi. Varolalı beri. Âşina
şuara kargışa.
Kelimelerden, geçici harf heykelleri
yapan beceri. Zamirlerin hevesi,
âh bilinseydi, ne taşınmaz bir ezâ!
Eldivenler giyse de kirlidir oysa
karın şeffaf elleri. Tutun, mani olun,
dönelim yaza.
Kış temrinlerin, yüzleştirir çünkü,
babaları yas, çocukları beyazla.
KAMIŞ
Göl, uyanınca ıslanır
harfler. Kuğu, mevsime teğet
geçer...
Teselli bulmaz balkonlarda,
şaire asırlar süren bir lânet
gibi devredilen emanet: Yarasa
Kelimeler!
Ney sesleri... Mekânsız sesler!
Söyleyin, neden hep gökyüzünü
işaret eder, içimdeki bu şehri
yırtan minareler?
Hiçlik - yanık yaseminler! - öylece durur
aramızda... Der: Anla!... Sendeki Aşk’a
bir imâ olarak gönderildim ben!
Ey nasipsiz mevsim, ey tenha keder!
Alnım ki süreğen bir fesleğen
serinliği, nicedir, gülün asri
hallerinden yorgun,
derbeder.
O kuğu, akşamla
dağılan ney, üflenince... gövdem
usulca hilkâte değer.