
Âbide-i Hürriyet ve Çevre
Düzeni
HÜRRİYET-İ EBEDİYE TEPESİ, ŞİŞLİ
MİMAR MUZAFFER BEY 1909-1911
Şişli’nin kuzeybatısında, Kağıthane vadisine bakan tepede
konumlanan ve 31 Mart Olayları’nda yaşamlarını yitiren askerlerin defnedildiği
bu anıt-mezar; 2. Meşrutiyet döneminin İstanbul’daki ilk mimari ürünü olmakla
birlikte, Osmanlı başkentinde inşa edilmiş “ilk ulusal anıt” olma özelliğini de
taşıyor.
Âbide’yi var eden süreç, Hürriyet Şehitleri için yapılan
cenaze töreni kapsamında, cenazenin düzenlendiği alana “Hürriyet-i Ebediye
Tepesi” adının verileceği ve burada hem şehitlerin hem de Osmanlı
Meşrutiyetinin anısını “Âbide-i Hürriyet” adıyla cisimleştirecek bir anıt inşa
edileceğinin duyurulmasıyla başlamış. Hemen ardından, Âbide’nin yapımından
sorumlu olmak üzere Sultan 5. Mehmet Reşad’ın himayesinde çalışacak bir Âbide-i
Hürriyet Komisyonu oluşturularak Âbide’nin projelerini elde etmek için bir
yarışma düzenlendiği biliniyor. Dönemin yayınları, yarışmaya “çok sayıda
mimarın katıldığını” aktarsa da, sadece beşinin adını öğrenebiliyoruz. Bunlar,
dönemin ser-mimarı Vedat Bey (Tek); Kemalettin Bey, dönemin San’ayi-i Nefise
Mektebi müdürü Alexandre Vallaury; Rum mimar Konstantinos Kiriakidis ve Sirkeci
Büyük Postane’nin yapımında Vedat Bey’le birlikte çalışan mimar Muzaffer Bey.
Yine dönem yayınlarından “beş gün zarfında” tamamlandığını öğrendiğimiz, ama
yazık ki ayrıntılarını bilemediğimiz bu yarışma süreci sonunda Muzaffer Bey’in
projesinin birinciliğe seçilmesiyle, Âbide’nin yapımına başlanmış. Âbide için “on,
on beş lirayı mütecaviz bir meblağ” harcandığı ve bu miktarın “iane-i milli
suretiyle”, yani halkın gönüllü bağışlarıyla elde edildiği dışında, yapım
sürecine ilişkin bilebildiklerimiz de yine yazık ki çok değil.
Genel hatlarıyla betimlenecek olursa Âbide, köşeleri
pahlanmış üçgen bir zemin, buradan merdivenlerle ulaşılan bir üst platformun
merkezindeki bezemeli bir altıgen kaide ve bu kaidenin üzerinden yükselen bir
top namlusu biçiminde tasarlanmış. Namlunun ön yüzünde, bir can simidi, gemi
çıpası, süngülü tüfekler ve dalgalanan bayrak motiflerinden oluşan bronz bir
plaka yer alıyor. Kaidenin merdivenleri karşılayan cephelerine, her biri bir
şehit askerin adını taşıyan altıgen mühürler işlenmiş. Diğer üç cepheden doğu
(ön) yüzde Sultan 5. Mehmed’in tuğrası, kuzey yüzde “Tarih-i istirdad-ı
Hürriyet - 10 temmuz 1324” ve güney yüzde “Timsal-i
Meşrutiyet - 11 Temmuz 1325” kitabeleri okunuyor. Kitabelerin bulunduğu
cephelerin alt bölümlerine, Âbide’nin altındaki bodrum mekanına ışık sağlayan
bezemeli mermer ızgaralar yerleştirilmiş. Sözkonusu bodrum mekanı ise, yapının
temel duvarlarının arası boş bırakılarak oluşturulmuş, içerden vitray bir
kubbeyle örtülü üçgen planlı bir dinsel mekan. Şehit askerlerin lahitlerinin
burada olması ve sol (batı) köşede bir mihrap bulunması nedeniyle bir türbe
odası veya mescit niteliğindeki bu mekana, Âbide’nin ön (doğu) cephesinde,
alnında “Makber-i şuheda-ı hürriyet” yazılı mermer bir kapının açıldığı tonoz
örtülü bir merdivenle giriliyor. Bu tonoz girişin dış yüzeyine yerleştirilen
basamaklarla, giriş kapısı sırtının bir tür kürsü ve/ya minber olarak da
kullanılması sağlanmış.
Görüldüğü gibi, bir anıt olmakla birlikte hem bir türbe, hem
bir mescit, hem de bir açık hava namazgahı işlevlerini kendinde toplayan Âbide;
Mimar Vedad’ın (Tek) Sirkeci Büyük Postane binasının ardından, o yıllarda “şark
usul-u mimarisi” olarak adlandırılan yeni mimari tavrın ikinci ürünü olarak
tanımlanarak yoğun bir medya ilgisi görmüş; bu ilgi kapsamında 1908 Devrimi ile
2. Meşrutiyet dönemini simgeleyen bir kült nesne olarak dönemin politik
ikonografisinde önemli bir yer tutmuştu.
2. Meşrutiyet İlanı’nın üçüncü yıldönümü olan 24 Temmuz
1911’de, büyük bir törenle açılan Âbide’nin bulunduğu Hürriyet-i Ebediye
Tepesi, Meşrutiyet kadrosunun “ulusal bayram” ilan ettiği 24 Temmuz
kutlamalarında merkezi rol üstlenmekle birlikte, ilerleyen yıllarda Mimar
Kemalettin’in tasarımı olan Mahmud Şevket Paşa Türbesi yanısıra, Mithat ve
Talad Paşalar ile Midhad Şükrü Bleda, Eyüb Sabri Akgöl gibi İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinin buraya defnedilmesiyle, bir “Jön Türk”
mezarlığı niteliği kazandı.
Günümüzde, bu alan Çağlayan Köprülü Kavşağı, Şişli-Kağıthane
Caddesi ile Birinci Çevre Yolu arasında kalarak özgün kentsel bağlantılarıyla
topoğrafik niteliklerini büyük ölçüde yitirmiştir.