AMSTERDAM 1900–2000
Amsterdam Avrupa’nın görece olarak küçük metropollerinden
biri. 20. yüzyıla dek önemli bir mimarlık merkezi olduğu söylenemez. Ancak, bu
daha çok anıtsal/kamusal mimarlık için geçerli bir yargıdır. Özel mekanın
biçimlenişi bağlamında kentin dikkate değer bir tarihi vardır. Sözgelimi, 17.
yüzyılda Hollanda Asya ticaretinin getirileriyle zenginleşip Altın Çağ’ını
yaşarken, bu kentin de burjuva konutu sorunuyla yakından meşgul olduğu
görülüyor. Hatta, yeni bir konfor standardının tanımlanmasında Amsterdam
kentlilerinin devrimci bir rol oynadığı bile iddia edilebilir. Ne var ki, bu
atılım etkileri Hollanda’nın sınırları dışında hissedilen bir gelişme olmaktan
çok, yerel bir olgudur. Amsterdam’ın mimari açıdan önem kazanması için geç 19.
yüzyılı beklemek gerekir. Bu erken dönemde özellikle tek bir kişinin rolü ön
plana çıkar. Berlage, ülkenin uluslararası üne ve etkinliğe sahip ilk
mimarıdır. Bugün bile Hollanda için Berlage bir tür milat tanımlar. Kimi Modern
Mimarlık ilkeleri, örneğin, malzeme ve tekniğin rasyonel ve dürüst kullanımı
ilk olarak onun yapılarında, hepsinden önce de Amsterdam Borsası’nda ortaya
çıkmış ve uygulanmıştır. Berlage Amsterdam merkezli etkinliğiyle 1920’lerin
sonuna dek ortamı belirlemiş, öte yandan da ABD’de beliren gelişmelerle Avrupa
mimarlık çevrelerini tanıştırma konusunda öncü olmuştur. Wright’ın ve
Sullivan’ın yapıtının önemini Avrupa’da ilk farkedenler bu nedenle
Amsterdamlılar olmuştur. Wendingen dergisi, Wasmuth’un ünlü portfolyosundan
sonra Wright’ın ürünlerini Avrupa’da yayımlayan ikinci yayındır.
1910’larda Hollanda sanat ve tasarım manzarasını etkileyen
en önemli yönelim Theo Van Doesburg’un önderliğindeki De Stijl akımı olacaktır.
Fakat, De Stijl çok az inşa edilmiş mimari yapıt ortaya koyabildiği gibi, Amsterdam’da
da hiçbir ürün vermemiştir. Amsterdam’ı dünya çapında dikkate değer bir merkez
kılan ilk akım Amsterdam Okulu adıyla anılacak olan Ekspresyonist yönelimdir.
Hemen Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çalışmaya başlayan akım yandaşları,
kenti toplu konuttan büro binasına uzanan çeşitlilik ve ölçekte sayısız yapıyla
donatırlar. Akımın De Klerk ve P. Kramer gibi en önemli adlarının bu kent
dışında neredeyse hiç binaları yoktur. Amsterdam Okulu özellikle etkili
biçimsel sonuçlar üretmekle ilgili, sanat yapıtıyla mimarlığı bütünleştirmeye
eğilimli ve hemen hemen sadece ülkenin geleneksel malzemesi çıplak tuğlayı
kullanan bir mimarlık geliştirirler. Bu mimarlık Birinci Dünya Savaşı
sonrasında Alman Ekspresyonistleri’ni, örneğin, Mendelsohn’u yoğun biçimde
etkileyecektir. İlginç olan, Amsterdam Okulu’nun bu başarılı etkinliğinin diğer
önemli Hollanda kentlerini pek etkilememiş oluşudur. Minyatür boyutlardaki bu
ülkenin çoğu önemli kenti Amsterdam Okulu’nun çabalarını görmezden gelmiş
gibidir. Bunu ülkenin daha Ortaçağ’dan beri yerel özerkliği aşırı önemsemesine
ve kentlerarası rekabetin ciddiyetine bağlamak mümkündür. Rotterdam, Delft,
Groningen gibi kentler kendilerini Amsterdam’dan daha önemsiz görmeye hiç
yanaşmamışlardır.
Ülkenin bu yapısal özelliğinin bir sonucu olarak, Modernist
hareket gelip çattığında, örneğin, Rotterdam Amsterdam’dan daha aktif bir
üretici odak olacaktır. Bu yönelim ülkeye Almanya ile olan yakın ilişkinin bir
sonucu olarak taşınmış gibi gözükür. Adı bile Almanca’dan çeviriyle oluşturulmuştur.
O yıllarda Almanca’da “Neues Bauen” diye adlandırılan Modernizm, Hollanda’da
“Nieuw Bouwen” olacak, Almanca’da bir mimari ilke olarak “Neue Sachlichkeit”
diye formüle edilen kavrama Hollandalılar “Nieuwe Zakelijheid” adını
vereceklerdir. Bu ortak kökene karşın, yine de Amsterdam ve Rotterdam merkezli
iki ayrı Hollanda Modernizmi’nden söz etmek olanaklıdır. Amsterdam’daki
etkinliğin önderi “de 8” (Sekizler) grubudur. Rotterdam’dakilerden ayrı bir
dergileri bile vardır. Ancak, Amsterdam Rotterdam kadar yoğun üretimde bulunan
bir erken Modernist mimarlık merkezi sayılamaz. Kuşkusuz, Duiker’ın Açıkhava
Okulu gibi birkaç gerçek Modernist başyapıta sahiptir. Ancak, Modernizm ile
Amsterdam Okulu biri diğerini izleyen iki hareket olmaktan çok, eşzamanlı olarak
manzarayı paylaşmış gibidirler.
Bu barış içinde birlikte yaşama durumu İkinci Dünya Savaşı
ile biter. Savaş sonrasında tüm Avrupa gibi Hollanda da mimarlıkla
ilgilenemeyecek kadar yoksullaşmıştır. Yalın sosyal konut siteleri dışında pek
az yapı inşa edilebilecektir. Hollandalılar’ın mimari atılımı Aldo Van Eyck ve
onun Team X’e katılımı ile birlikte 1950’lerin sonlarında başlar. Bir
Amsterdamlı olan Van Eyck savaş öncesi Modernizmi’nin özellikle kentsel
yaklaşımını kapsamlı bir eleştiri hedefi kılacak ve gelenekle tarihten
yararlanmanın modern biçimleri üzerinde akıl yürütecektir. Giancarlo de Carlo
ve Smitsonlar ile birlikte CIAM’ın yıkılışında azımsanmayacak bir rol
oynamıştır. Onu dünya çapında önemli bir mimara dönüştürecek olan tartışmalı
yapısı Yetimler Evi Amsterdam’dadır.
1970’ler Hollanda mimarlığının yeni bir kırılma noktasıdır.
Hertzberger gibi önemli uluslararası figürler bu sırada ortaya çıkarlar. Ama,
gerçek mimari patlama 1980’lerden başlayarak önce Koolhaas’ın, onun ardından da
daha genç grupların (örneğin, UN Studio, MVRDV) ve genç kişiliklerin (örneğin
Wiel Arets) belirişiyle yaşanır. Bunların çoğu Amsterdam’da üslenmişlerse de
Amsterdamlı olmaktan çok artık dünya vatandaşıdırlar ve uluslararası sahnede
aktif rol oynarlar. Amsterdam bugün cüssesine oranla müthiş ağırlıklı
etkinlikte bulunan bir ülkenin şaşırtıcı zenginlikte mimari aktiviteye sahip
kentidir.