|
MÜNİH 1900–2000
ENİ ALMAN MİMARİSİ
BÜTÜNLEŞEN ÜLKEDE ÇAĞDAŞ TASARIM
Sovyet bloğunun yıkılışının en önemli sonuçlarından biri de
Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gündeme gelen ikiye bölünmüşlüğünün
giderilmesi oldu. Uzlaşmaz gibi gözüken iki rejim, iki dünya görüşü, iki
fiziksel çevre kavrayışı ve iki tasarım anlayışı, Doğu’nun tasfiyesi ile hızlı
bir biçimde sorun olmaktan çıktılar. Batı’daki sistem ülkenin bütününü kapsar
hale geldi. Bugün hala sokakta dolaşırken bir eski Doğu Alman’ı Batılı’dan ayırdetme
olanağı varsa da, bütünleşme oldukça kazasız belasız atlatılmış gözüküyor.
Ancak, onun kadar kolay atlatılamayan bir şey var. Ülke Nazi rejiminin ve İkinci
Dünya Savaşı’nın yarattığı travmanın sonuçlarından kendini sıyırabilmiş değil.
Bu, her yerden çok mimarlık alanında kendini gösteriyor. 1933’e kadar
yeryüzünün en aktif mimari düşünce ve tasarım üretimi odaklarından biri, belki
de birincisi olan ülke, artık dünya sahnesinde epeyi mütevazı bir rolle
yetinmek durumunda. Bir zamanlar Mies van der Rohe’yi, Gropius’u, Mendelsohn’u
yetiştiren, Bauhaus’u, Werkbund’u kuran ülke şimdilerde çok farklı bir mimar ve
kurum profili tanımlıyor.
Almanya’nın mimari ilginçliğini yitirmesi, kuşkusuz gelecek
kuşakları meşgul etmeyi sürdürecek kadar önemli. Ancak, bugün de kimi
çözümlemelere girişme olanağı var. Öncelikle, Almanya’nın geç 19. ve erken 20.
yüzyılını ilginç kılan şeyin Modernite ile kurulmuş çok gerilimli bir ilişki
olduğunu, ya da Alman modernleşmesinin çok gerilimli yaşanmış bir süreç sayılabileceğini
belirtmek gerekiyor. Alman düşüncesi, felsefeden sosyal bilimlere, gündelik
politikadan mimarlığa kadar, hemen her alanda modernleşmenin getirdiklerini bir
yandan dolu dolu ve hızlı yaşamış, öte yandan da onun yarattığı çarpıcı değişim
karşısında diğer Avrupa ülkelerinden daha fazla irkilmiş, tepki vermiştir.
Toplumsal zihni, yüksek tempolu “de facto” modernleşme ile onu umutsuzca
“ehlileştirme”ye çalışan çeşitli entelektüel saplantılarda kutuplaşan bu
ülkenin, sonuçta, en kapsamlı Modernite eleştirilerini (örneğin, Nietzsche ve
Adorno’yu) olduğu gibi, Modernite’yi Modernite’nin içinden giderek tahrip
etmeye yönelik Faşizm’i de üretmesinde şaşılacak bir taraf olmamalıdır.
Geç 19. ve erken 20. yüzyıl Alman mimarisini ilginç ve
verimli kılan da bu ikilemlerdir. Bu ikilemler, 1910’larda saf biçimsel, adeta
empatik olarak kavranan bir mimarlığın savunusunu yapan Bruno Taut’ta, bir
zamanlar Gotik katedralin temsil ettiği tümel sanat yapıtını yeniden varetmenin
peşindeki Ekspresyonistler’de, onların karşısında mimarlığın bir biçim yaratma
sorunu olduğunu tartışmayı bile reddeden Mies’te, ona karşıt yönelimiyle
bilimsel tasarımın peşindeki Hannes Meyer’de, tam öteki uçta Modernizm’in
yeminli düşmanı Schultze-Naumburg’da ve daha nicelerinin söylem ve ürünlerinde
somutlaşmıştır. Nazi iktidarı ve büyük savaş, Hitler’in deyişiyle, Almanya’nın
çok huzursuz geçen 19. yüzyılını kapatmışlardır. Gerilimler ızdıraplı bir
biçimde giderilmiştir. Ülke entelektüel potansiyelinin yaratıcılarının kaydadeğer
bir kesimini özellikle ABD’ye kaçırmıştır. Ancak, asıl önemlisi, Almanya’nın da
tıpkı İngiltere ve Fransa gibi modernleşmenin erken dönemlerine özgü şaşkınlığını
üzerinden atmış oluşudur. Dolayısıyla, bugünün Almanya’sı entelektüel basıncı
düşmüş, sükunet içinde ve tuzu kuru bir Avrupa ülkesidir. Öyle olunca, mimarlık
adına yapılanlar da gelişmiş bir ülkenin olağan hizmet sunum örüntülerinden başka
birşeyi örneklemez oluyor. Yani, Almanya’nın artık bir tarafta, “corporate”
ölçekli mimarlık grupları, öte tarafta da temiz iş yapan orta ve küçük boy
hizmet üreticileri var. Bunlarsa, olsa olsa sektörel istatistikler kadar
ilginçler.
|
|