CHICAGO 1975-2000
HOMAGE A ROSSI”: CHICAGO’NUN BELLEĞİ Amerikan kenti Aldo
Rossi’nin kentsel belleğe olan inancını sarsmak için özel olarak tasarlanmış
olmalıdır. Kuramsal olarak, üç boyutta adeta bitimsizce yayılabilen bir
kartezyen sistem biçiminde düzenlenmiştir. Düşeydeki ve yataydaki uzanımını
engelleyen tek şey, günün teknolojik ve ekonomik sınırlılıkları olabilir. Bu
kartezyen sistemdeki biricik yönlendiriciyse, bir ızgaradan ibarettir. O ızgara
her tür topoğrafik koşulda uygulanır, her doğal engeli aşar; caddeleri,
parkları, parselleri ve tüm kentsel toprağı olduğu gibi, tarımsal araziyi de
alıp satılabilir “rant birimlerine” indirger. Zaten bu ülkede kentsel düzen,
çağdaş bir kapitalist toplumda para ne kadar soyutsa, o oranda soyuttur ve
mobilitesi de o oranda yüksektir. Kentsel mülkler öylesine hızla el değiştirir
ki, devasa alanlar birkaç yılda yoksul “slum”lara ya da varlıklı alanlara
dönüşebilir. Mülk sahipleri borsa simsarları kadar duyarlıdırlar. Değişen
koşullarda ellerindekini satıp yenisini almakta tereddüt etmezler. Tıpkı para
gibi kentsel toprak da nostaljik bir yönelimin nesnesi değildir.
Ama, unutkanmış gibi gözüken bu kentsel bellek kimi
konularda sanıldığından çok daha güçlüdür. Ekonomik ömrünü dolduran çokkatlı
yapıları bile yıkıp ortadan kaldırmaktan çekinmeyen bir değişim temposu dahi
ondaki süreklilik iradesini sarsamıyor. Chicago’daki bellek gücüyse, diğer ABD
kentlerinden de fazla. Sadece 150 yıllık bir yerleşmenin mimarlıktan yaşam
kültürüne dek tüm kentsel olgularda bu denli yoğun tarihsel referanslarla yüklü
olduğunu farketmek şaşırtıcı. 1871’de büyük bir yangın geçiren kentte herşey
yerel tarihin bu olay tarafından saptanan Milattan Önce-Milattan Sonra ayrımına
tabi kılınmış. Tüm “downtown”u (kent merkezini) yeniden yapılaşmak zorunda
bırakan büyük Chicago yangını bugün de sürüp giden bir mimarlıkla ilgilenme
geleneği başlatmış. Varlıklı ve hızla gelişen bir kenti yenilemek zorunda
kalanların elinde “downtown” bir gösteri alanına dönüşmüş.
Dolayısıyla 19. yüzyılın sonlarında ABD’de mimarlıkta
odaklanan bir kamuoyu ilk olarak Chicago’da oluşmaya başlamış. En yalın
anlatımıyla, bu arada o günden beri “ilginç” yapılar görmek isteyen
malsahipleri var. Mimarlığın şirket kimliğinin bir göstergesi olarak
nitelenebilmesi ilk kez burada sözkonusu olmuş. Hala da bu gelenek sürüyor!
Belki de “yeni”den korkmama geleneğiyle beslendiği için
Chicago, Mies van der Rohe’nin mimarlığını ABD’de ilk kabul edebilen kent olma
onuruna sahip. ünlü mimar Almanya’dan Amerika’ya hicret ettikten sonra ilk
önemli işini Chicago’da almış, hemen İkinci Dünya Savaşı ertesinde Illinois
Institute of Technology’nin yeni kampüsünü planlamaya koyulmuştu. Gerçi bugün
Chicago turistik broşürleri bir zamanların mimari hac merkezi Crown Hall’un
adını bile anmıyorlar ama, kentin siluetinde Mies’in gerek yapıları, gerekse de
düşüncelerinin etkisi hala en belirgin etmen. Daha da ilginci, bugün kentin
yeni Sullivan’ı olmuş gibi gözüken Helmut Jahn, 1966’da Münih’ten buraya sırf o
ünlü Illinois Institute of Technology’de okuyabilmek ve Chicago’nun mimari
havasını soluyabilmek için bir yıllığına gelmişti. Bugün Mies karşıtı
mimarlığıyla kente yeni bir çeşni katıyor.
Chicago’da mimarlık yaşamı ünlü yangından beri hep canlı.
Amerika’nın özel teşebbüs tarafından örgütlenen ilk mimarlık yarışmalarından
biri bu kentte açılmıştı: “Chicago Tribune” gazetesinin yönetim merkezinin
tasarımını elde etmek için açılan bu yarışma 1922’de dünya ölçüsünde bir olaya
dönüşmüş ve A. Loos’tan W. Gropius’a dek çoğu ünlünün katılımıyla sonuçlanmıştı.
Bugün yarışmanın anıları hala yaşıyor. Stanley Tigerman gibi bir
Post-Modernist, yazdığı kitaba “Chicago Tribune Competition: Late Entries,
Vol.2” (Chicago Tribune Yarışması; Geç Kalan Yarışmacılar Cilt 2) gibi mizahi
bir başlık koyarak ona gönderme yapıyor.
Chicago’nun bir yüzyıldır mimarları cezbeden deneyci ortamı
genç Wright’ı da bir mimarlık kariyeri kurmak için buraya çekmiş olmalıdır.
ABD’de artık bir kült objesine dönüşen ünlü mimarın kabaca 1890-1930
arasındaki erken dönemi hemen hemen bütünüyle Chicago merkezli bir etkinliktir.
Oak Park semti onun yüzden fazla yapısını içermekle övünüp, gerçek bir turistik
yöre olarak “işliyor”. Chicago’da bugün bir Wright endüstrisi var. Wright’la
ilgili kitaplar kitapçılarda raflar dolduruyor; mobilya ve vitraylarının
röprodüksiyonları tüm şık dükkan ve hediyelik eşyacılarda satılıyor. Hatta,
çocukluğunda oynaya oynaya mimari yeteneklerini geliştirdiğine inanılan Froebel
oyuncaklarından satın almak bile olanaklı. Gerçek Wright çizim ve
tasarımlarıysa antikacılarda olağanüstü fiyatlarla alıcı buluyor. Tek bir özgün
Wright koltuğu ortalama 300.000 dolara dek satılabilmekte. Tek bir mimari
çiziminin fiyatıysa 200.000 dolara kadar yükselmişti.
Geçmişin ünlü mimarlarını, mimarlık olaylarını ve genel
olarak tarihi anımsamakta bu denli hevesli olan Chicago’nun mimari belleği eski
yapıları gözden çıkarıp çıkarmamak sorunuyla büyük ölçüde ilgisiz. Büyük bir
Amerikan kentinde eski yapının ekonomik serüveni özetle anlatılamayacak kadar
çetrefil ve sayısız parametreye göre değişken olduğundan, bu ilgisizliği
anlatmak ve belki de anlamak zor. Ancak, kesin olan şu ki, Chicago’nun belleği
kentsel strüktürü koruma konusunda değil de, ortamın mimari üretkenliği
destekleyen canlılığını korumada uzmanlaşmış.
Çoğu ABD kentinde genel olarak o soyut ızgara dışında
kentsel strüktür adına hiçbir şey mevcut olmadığı için kent, tarihi ancak bir
toplumsal etkinlikler sahnesi olarak “aklında tutabiliyor”. Böyle olduğundan
ötürü, Chicago hala bir mimarlık ziyaretgahı olarak işlev görüyor; mimarlık
“rölik”leri burada her yerdekinden daha fazla saygı görüyor, para getiriyor.
Kutsal Haç’ın gömleğini sergileyerek prestij ve para kazanan Ortaçağ katedrali
gibi, Chicago da geçmişinden yararlanıyor. Kentsel belleğin yalnız Chicago’da
değil, tüm ABD’de ekonomik değeri de var.
Hangi biçimde somutlaşırsa somutlaşsın, Chicago’da mimari
ortam hala çok canlı ve kent ABD’nin mimari başkenti olmayı her yerden daha
fazla hakediyor. Ancak, mimari bellek ABD’deki her toplumsal olgu gibi, kendi
doğruluğuna duyduğu inançla öylesine mest ki, “downtown”ı kuşatan
kilometrelerce genişlikteki çöküntü alanı ona kaygı vermiyor. Terkedilmiş dev
yapılar, yanık binalar, boş arsalar, insansız sokaklarla dolu bu çevrede
kolektif bellek sadece sistemin vazgeçilmez ögesi olan “rant birimi”ni anımsar
gibidir. Bu çevrede bir zamanlar insanların yaşadığı unutulmuş gibi. Böylesi
çoğu kesim, dolaşmaya cesaret edebilen de Perge, Aphrodisias, Aizanoi ya da
Knidos kadar bile yaşam izlenimi uyandırmıyor. Kentsel varoluş buralarda asgariye
indirgenmiştir. Deneyimsiz gözlemci bile geniş alanların adım adım yeniden
parsellenmiş toprağa dönüştüğünü farkedebilir.
Amerikalı buralarda adeta kenti kurmaya başladığı noktaya
yeniden dönmüş gibidir. Anlaşılan, Amerikan kenti yoklukla varlık dışında bir
dereceli kademelenmeyi bugün de tanımıyor. Ve mimari bellek eskiyi anımsamaya
başladığında, topoğrafın araziyi parsellediği noktaya kadar geri
gidebilmektedir bu ülkede