VİYANA 1900-2000
ADOLF LOOS: “İNSANLIĞI GEREKSİZ İŞLERDEN KURTARAN KİŞİ” 10
Aralık 1870’de, o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun içinde yer
alan Çekoslovakya/Brno’da doğan Adolf Loos, çocukluğunun en mutlu saatlerini,
basit evinde ailesiyle masa başında geçirdiğini anlatır. Evdeki eşya ve
nesnelerin ayrı ayrı hikayeleri vardır onun için: “Ev hiç bitmedi, o bizimle,
biz onunla geliştik”. Unutamadığı bir diğer olay da, çocukluğunda gezmeye gittiği
Viyana Sanat ve Endüstri Müzesi’nde gördüğü David Roentgen’in mobilyaları ve ahşap
işçiliğidir. Mobilya yerine hacmin parçası olarak gömme dolap fikrini, bu
müzede benimsedi.
Orta eğitimini Teknik Meslek Okulu’nda, yapı ustası olarak
tamamlayan Loos’un ideali mimar olmaktı. Bu amaçla önce, Gottfried Semper’in de
bir zamanlar hocalık yapmış olduğu Dresden Teknik Yüksek Okulu’na yazıldı. Daha
sonra askerlik görevi için ara verdiği eğitimine Viyana Güzel Sanatlar
Akademisi’nde devam etti. Ancak, 1891 yılında ölen Friedrich Schmidt’in yerine
Carl Freiherr von Hasenauer Akademi Müdürü olmuştu. Loos, Hasenauer’in kimseye
sormadan G. Semper’in, aralarında Burgtheater de bulunan bazı projelerini değiştirmesini
kabul edemeyerek Viyana Akademisi’ndeki derslere devam etmekten vazgeçti.
Loos bir süre daha Viyana’da kalarak kentin yapılarını ve
insanlarını tanımaya çalıştı. Daha sonraki yaşantısında önemli rolleri olacak
sanatçı ve düşünürleri de bu dönemde tanıdı. Café Grinsteidl’da sık sık bir
araya geldiği Hermann Bahr, Peter Altenberg, Karl Kraus gibi ünlü isimlerle
arkadaşlığını hayatının sonuna kadar sürdürdü.
Yüksek eğitimini tamamlamak için tekrar Dresden’e dönen
Loos, yüksek okulun eğitim düzeyinden memnun kalmadığı için buradan da ayrıldı.
Loos, Politeknik’teki yılları yerine duvar ustası eğitiminden geçtiği dönemi
gururla anlatır.
Bu arada 1893’te Chicago’da açılacak olan Columbus Dünya
Fuarı ilgisini çeker. Gerek Dünya Fuarı izlenimleri gerekse Amerika’da ve İngiltere’de
yaşadığı yıllar, bilgi ve bilincini geliştirmesi açısından Loos’un en önemli yıllarıdır.
İleride yazacağı yazılarda bu ülkelerden örnekler verecektir. Yeni bir yaşam
biçimi, teknik gelişmeler, demokrasi anlayışı, Louis Sullivan’ın mimarlıkla
ilgili görüşleri, Japon mimarisi ve Shaker mobilyası ile ilk tanışması onu son
derece etkiledi. Özellikle tekniğin cüretli ve kararlı bir şekilde kullanılması
ve beraberinde getirdiği pratik çözümler, onun için modern bir stilin
habercileri oldular. “Kullanılabilen güzeldir...” Bu, o ana kadar öğretilen
güzellik tanımlarından farklıydı.
Yedek subaylık çağrısıyla ülkesine dönen Loos, 1896’da Carl
Mayreder’in yanında işe başladı. Çalıştıkları projeler çoğunlukla şehircilik ve
klasik yapı tarzıyla ilgiliydi. Bu iki konu Loos’u devamlı olarak ilgilendirdi.
Bu yıllarda Carl Mayreder’in eşi Rosa Mayreder sayesinde kadın hakları
hareketiyle tanıştı. Rosa Mayreder, ressam, yazar ve modern toplumda kadının
rolünü doğru tanımlayan ve savunan isimlerden biridir.
Loos’un Viyana’ya dönmesi üzerine Peter Altenberg ve Karl
Kraus’la birlikte, sürekli çevrelerindeki olumsuzluklara karşı çıkan ve eleştiren
bir “sacayağı” oluştu. Kraus bir taşlamasında, “Viyana’yı büyük bir şehir
yapmak için yıkıyorlar. Eski yapılarla birlikte anılarımız yok edilmekte, saygısız
kazmalar Café Grinsteidl’ı da yerle bir ederken edebiyatımız evsiz-barksız
kalmakta, ebedi üretimin bağları koparılmaktadır” diye yazar. Bu tartışmaların
yanısıra, modern mimarlık konusunda da ayrı görüşlerin cepheleri açılmaktadır.
Otto Wagner’in “Modern Mimarlık” yazısına tepki göstermekle
birlikte, Loos o sıralarda daha çok Arthur von Scala’nın Viyana’daki Avusturya
Sanat ve Endüstri Müzesi’ne atanmasıyla gündeme gelen meslek sanat okullarındaki
eğitimin düzeltilmesi ile ilgilenir. Bu okullardaki eğitimin sanat
akademilerine özenmesini kınar, uygulama ve malzeme bilgisi yoğunluklu bir eğitime
gerek duyulduğunu savunur.
Mimar ve sanatçıların rahat atölyelerinden çıkıp “sevgili
sanatlarını çiviye asmalarını”, planya, torna, dokuma tezgahı başına
geçmelerini tavsiye eder. Yazılarında günün beğenilerini ve eğitim sistemini
eleştirir. Scala’nın Avusturya Sanat ve Endüstri Müzesi’nde açtığı sergileri,
özellikle İngiliz mobilyalarının kopyalarına yer verildiği Noel sergisini, orta
sınıf ev eşyalarını tamamladığı için övmektedir. Avusturya’da uygulamalı sanat
okullarının, İngiltere’dekiler gibi yaşamın bir parçası olmasını, endüstri
kuruluşlarının iyi öğrenci işlerini alması gerektiğini savunur. Ona göre
Avusturya’da sanat, hayatı adeta karşısına almakta ya da uygulamalı sanat adı
altında günlük eşyaların yüzeyini gereksizce süslemektedir.
Loos’a göre: “Modern düşünce, önce kullanım eşyasının kullanılabilir
olmasını ister. Güzel, kusursuz olandır, kullanılamayan nesne kusurludur, güzel
de olamaz. İkinci beklenti, kesin gerçeklerdir. Taklidin, yalancı inceliklerin
modası geçmiştir. Üçüncü beklenti kişiselliktir. Kralın kral, orta sınıfın orta
sınıf, köylünün de köylü olması, kişisel özelliklerini evlerinde yansıtmaları
gerekir”.
Çağın mimarlarını eleştiren yazıları önceleri Secession
grubunun yayını olan Ver Sacrum dergisinde yayınlandı. Bu yazılarında, Viyana
Ring caddesinin bir “Potemkin şehri” görüntüsünde olduğunu, o yapıların salt
cephe mimarisi olduğunu, bu şehirde sadece soylu kişilerin yaşadığı kanısı
uyandırdığını eleştirir, görüntünün sahte olduğunu küçük bir kesim fark
edebilmektedir. “Her şehir layık olduğu mimarlara sahiptir. Arz ve talep yapı
biçimlerini etkiler. Fakirlik utanılacak birşey değildir. Herkes feodal bir
ailede dünyaya gelmez. Çevresindeki kişilere böyleymiş gibi görünmek komik ve
ahlaksızca bir davranıştır... 19. yüzyıl insanı olduğumuzu anlayıp, eski çağların
yapılarını andıran evlerde oturmayı reddedersek, çok yakında kendi zamanımıza
ait bir yapı ortaya çıkacaktır”.
Bir yapının çatısından kömür küreğine kadar tek bir mimarın
elinden çıkmasına karşıdır. Yine de böyle düşünen mimarlar arasında, zaman
zaman karşıt görüşte olmasına rağmen, Otto Wagner’in farklı bir yeri olduğunu
savunur. “Otto Wagner’in dehası karşısında yelkenleri indiriyorum. Wagner, şimdiye
kadar ancak Amerikan ve İngiliz mimarları arasında ve ender rastladığım
özelliklere sahip. Mimar kabuğundan çıkarak bir el sanatçısı kabuğuna
girebiliyor. Su bardağı tasarlarken bir cam üfleyici, bir cam kesici gibi;
pirinç yatak tasarlarken bir pirinç ustası gibi düşünüyor ve davranıyor. Geri
kalan herşeyi, bütün engin mimarlık bilgisini eski kabuğunda bırakıp, tek birşeyi
sürekli yanında taşıyor; sanatçılığını...”
Yazdığı eleştiri ve makaleleri “Neue Freie Presse” adlı
gazetede yayınlanmaya başladıktan sonra fikirlerinin daha büyük bir kitle tarafından
izlendiğini görüyoruz. Bu yazıları ile orta sınıfın günlük yaşantısı içinde
kullandığı nesneler ve yaşam biçimi hakkında öğretileri değişik tepkilere ve
tartışmalara neden olur. Loos, aynı sütunlarda okuyucu mektuplarına cevap
vererek ulaşmak istediği kitleyle de ilginç bir diyalog kurdu. Yazdığı yazıların
çoğunda “uygulamalı sanatlar” kavramını eleştirirken sanatı yücelterek ait olduğu
“tapınakta” oturması gerektiğini savundu. Modern geçinen kişilerin sanatı
günlük yaşantılarına bir yan ürün gibi sokmalarına karşıydı. El sanatçısının eşyaları
üretirken daha doğru çözümler getireceğine inandı. Günlük yaşantıyı güzelleştirme
çabasıyla alay ederek, “Bari tramvaycılar da düdük sesi yerine Lohengrin veya
Rheingold’dan motifler çalsınlar” dedi.
Bu tür eleştirilerin başlıca hedefi, Secession’a bağlı
sanatçılar ve özellikle Joseph Hoffmann’dır. Davet edildiği bir Secession
toplantısında sıradan bir Thonet sandalyesini havaya kaldırarak; “Doğal
formlardan kopmayın!” diye haykırması üzerine topluluğun tepkisi, bir sanatçının
böyle davranmayacağı, zaten Loos’un da sanatçı olmadığı şeklinde oldu.
Yazılarında savunduklarını uygulama fırsatı mimar Max
Fabiani’nin kanalıyla gelen, Secession binası yakınındaki “Café Museum” adlı
kahvenin projesiyle ortaya çıktı. Loos bu kahveyi bir fikir alışveriş merkezi
olarak düşünmüştü. Kahvenin konumu da buna uygundu; opera, tiyatro, konser
salonları ile Teknik Üniversite, Güzel Sanatlar Akademisi gibi eğitim kurumlarının
ortasındaki kahve, açılmasından hemen sonra Viyanalı sanatçıların buluşma yeri
oluverdi. Tarz olarak belki de büyük bir yenilik getirmiyordu. Viyana’ya özgü
Biedermeyer “Kafeehaus” kültürünün geleneğini sürdürmekle beraber, yalın bir
hacim anlayışı içinde “mühendislik estetiği”ne öncelik vermiş, tavandan sarkan
elektrik telinin ucundaki ampuller çok yadırganmıştı. O dönemde moda olan ahşabı
başka renklere boyama anlayışına karşı çıkarak maunu doğal renginde bırakmış,
Thonet (Joseph Kohn firmasının ürettiği bükme ahşap) tarzında mobilyalar
seçerek Viyanalılar’a sadece harika form ve renklerden başka malzemelerin de
kullanılabileceğini göstermişti.
1900’lerde Karl Kraus aracılığıyla aldığı işlerin arasında
Gustav Turnowsky, Otto Stoessl ve Hugo Steiner’in evlerinin düzenlemesi ve
mobilya tasarımları yer aldı. Bu kişiler onun hayat boyu müşterileri oldular;
gerek diğer aile fertlerinin gerekse çalıştıkları iş çevrelerinin mimarlık ve
iç mimarlık projelerini Adolf Loos’a yaptırdılar. Bunlar arasında Knize firması
için 1924’te Berlin’de, 1926’da Paris’te açılan moda salonları, malzeme ve
hacim değerlendirme açısından önemli projeler arasındadır.
Her zamanki en acımasız eleştirileri ile çevresindeki
olayları ve farklı düşünen sanatçıları ele alıyor, “Batı Kültürünün
Avusturya’ya Tanıtılması” başlığı altında yayınladığı “Das Andere” adlı dergide
Amerika ve İngiltere izlenimlerinden bahsediyordu. Dergiye ürünlerini beğendiği
ve doğru bulduğu firmaların ilanlarını da koyuyordu. Bunların başında Goldmann
& Salatsch adlı erkek terzisi, F.O. Schmidt mobilya firması geliyor, bu
ilanlarla da “Batı Kültürü” kavramından ne anladığını ortaya koyuyordu.
Das Andere’deki yazılarıyla insanlara, yaşadıkları evlerin şekillendirilmesinde
kendi kararlarının önemli olduğunu öğretiyordu: “Şimdiye kadar sizlere
dergilerin de yardımıyla modern sanatçıların zevksizliği örnek olarak
gösteriliyordu. Ben size kendi zevksizliğinizi ortaya çıkarmak için cesaret
vermeye uğraşıyorum... Yaşadığınız evde bazı yanlışlar yapabilirsiniz. Bu yanlışları
fark edecek, değiştirerek düzelteceksiniz... Modern sanatın sözcüleri,
evlerinizi sizin zevklerinize göre şekillendirdiklerini söylerler. Bu bir
yalandır. Bir sanatçı ancak kendi tarzında bir ev yapabilir... Kılıç kullanmak
isteyen, kılıcı eline alır. Kılıç kullanmayı öğrenmek isteyen, bu işi iyi bilen
bir hoca tutar. Ben sizin ev hocanız olmak istiyorum... Evinizle ilgili
sorunlarınızı bana yazabilirsiniz”. Bu yazıyla müşteri edinmeyi değil, halkı eğiterek
onu pasif bir tüketici olmaktan kurtarmayı amaçlamaktaydı.
Ancak dergi iki sayı çıkabildi. Aldığı yeni projeler bütün
zamanını alıyordu. Fizyoloji profesörü olan Theodor Beer’e ait Montreux’deki
Villa Karma ve Anglo-Avusturya Bankası müdürlerinden Dr. Hermann Schwarzwald’a
ait ev. Schwarzwald ailesinin evi, Viyana’da yaşayan düşünür ve sanatçıların
toplantı yeriydi. Loos burada Arnold Schönberg’le tanıştı onun müzik anlayışı
ile kendi teorileri arasında ilişki kurdu. Schönberg’in “Oda Senfonisi Op. 9”un
ilk çalınışında dinleyicilerin yuhalama ve ıslıklamalarını, kendisinin Goldmann
& Salatsch modaevi nedeniyle karşılaştığı tepkiyle özdeşleştirdi ve garip
bir tutkuyla Schönberg’i sonuna kadar savundu. Wagneryen olarak tanınan Loos’un
bu davranışı, çevresinin küçümseyici ve alaycı tutumu içinde kulağının duymayışına
bağlandı. Schönberg, Loos’un bütün kalbiyle desteklediği tek sanatçı değildi; sırasıyla
eserlerini satın alarak veya çevresine tanıtarak ayakta durmalarına yardımcı
olduğu ressam Oskar Kokoschka, şair Georg Trakl’ı sayabiliriz.
Ludwig Thomas, Hermann Hesse, Alber Langen tarafından çıkarılan
“März” adlı dergide peşpeşe yayınlanan beş yazısı “Fazlalıklar”, “Günümüze
Övgü”, “Kültür”, “Kültür Yozlaşması”, “Süsleme ve Suç” Loos’un fikirlerinin
adeta birer manifestosudur. Bu yazılarla, Secession’cuları, 1903’te Hoffmann’ın
öncülüğünde kurulan Wiener Werkstäette ve 1907’de kurulan Deutsche Werkbund
grubu sanatçılarını karşısına alıyordu. Süslemeyi reddederken gereksiz
dekorasyonun düşünce ve üretim açısından zaman kaybı olduğunu, ayrıca doğru
kullanımı engellediğini, böylece günlük yaşantıyı anlamsızlaştırdığını söyler.
Uyguladığı projelerle de bu görüşlerinin doğruluğunu kanıtlar. Bir bakıma katı
ve tek yönlü sayılabilecek görüşleri belki de zamanına göre çok ilerdeydi.
Loos, 1925’lerde Dessau’daki okulun (Bauhaus) onun söylediklerini gerçekleştireceğinden
emindi.
Önemli tasarımlarından biri; 1908’de gerçekleştirdiği
“Kärtner Bar”, diğer adıyla “American Bar”da uyguladığı yalınlık, düz hatlar,
malzemelerin kullanılışı, ufacık bir hacimde “muhteşem bir senfoni” havası
yaratıyordu. Kendi hacim anlayışı olan kübik bölüntülerin tekrarı, kaset tavan,
duvardaki maun lambriler ve kesintisiz ayna, hacme olduğundan büyük izlenimi
veriyor; döşemelik olarak kullandığı İngiliz keteninden kılıflar da neşeli bir
görüntü sağlıyordu. Sonradan restore edildiğinde kullanılan deri döşemeler bu
neşeyi yok etti.
Yaptığı çalışmalar içinde en büyük gürültü
Michaelerplatz’daki Goldmann & Salatsch firmasına ait dükkandan çıktı. Bu,
onun herşeyi ile tamamlanmış ilk projesiydi. İngiliz tarzında erkek giyimi
üzerinde çalışan Goldmann & Salatsch, Viyana’nın ortasındaki Michaeler
Meydanında, tam Hofburg’un karşısındaki köşe arsada yapacakları mağaza için bir
yarışma açtı. Davet edilen mimarlar arasında Loos ve Eppstein gibi yapı ustaları
da vardı. Loos prensip olarak yarışmaları reddettiği için katılmadı.
Yarışma sonuçları başarısız olunca firma projeyi doğrudan
Loos’a verdi. Üç cephesi olan bu yapıda mağaza girişinde ve ara katlarda kullanılmak
üzere Yunanistan’dan bizzat gidip seçtiği “Cippolino” denilen bir mermer
getirtti. Üstteki dört kat için de daha sade bir görünüm tasarlamaktaydı. Ona
göre, konut olarak kullanılacak üst katlar gösteriş olarak mağazadan kesinlikle
daha farklı ele alınmalıydı.
Proje yapı dairesinin onayını zorlukla alır. Büyük bir merak
kitlesi, popüler basının da kışkırtmasıyla, yapının nasıl gelişeceğini
izlemektedir. Loos, “Ben bu yapının eski tarz çevreye uymasını istiyorum. Güçlü
mermer sütunların üstüne oturtulmuş üst kısmını da süslemek istemiyorum. Öyle
bir yapı düşünüyorum ki, zevk açısından son zamanlarda Viyana’da yapılanlardan
farklı olsun” der. Farklı da olur. İnsanlar olayı “kanser, skandal” gibi
benzetmelerle yerenlerle “yeni çağın ilk belirtisi” biçiminde övenler olarak
ikiye ayrılırlar. Adeta politik iki cephe yaratılmıştır. Bütün bu kavgalara ve
saldırılara cevap vermek için Loos, 11 Aralık 1911’de Akademik Edebiyat ve
Müzik Birliği’nin salonunda projeksiyonlu bir konferans düzenler. 2700 kişilik
salon, aralarında Viyana Belediye Reisi ve Yapı Dairesi’nin elemanlarının da
bulunduğu bir toplulukla ağzına kadar dolar. Olayı yuhalamak isteyen küçük bir
grup Loos hayranlarının alkışlarıyla susturulur.
Tepkiler Loos’u üzmüş, yıpratmış, hatta sağlığını bozmuştur.
İnatla çalışmalarına devam eder. Üç yıllık bir özel yapı okulunu Ekim 1912’de eğitime
açar. Okulun programı üç ana başlık altında; Sanat Tarihi, İçyapı ve Malzeme
Bilgisi olarak toplanır. İsteyen öğrenciler Loos’un proje çalışmalarına katılır.
Öğrenciler ve zaman zaman konferansları izlemeye gelenlerin arasında Gustav
Schleicher, Paul Engelmann, Richard Neutra gibi daha sonra ün kazanacak isimler
de vardır.
Bu arada Loos, Avrupa ülkelerine yaptığı araştırma
gezilerinde çağdaşı sanatçı ve düşünürler ile tanışır, aynı zamanda sanat görüşlerini
yansıtan konferanslar vererek kendini uluslararası düzeyde de tanıtır. İki
önemli yazısı “Mimarlık ve Modern Stil” ve “Süsleme ve Suç”un Fransızcaya
çevrilmesi üzerine Loos, Paris’te Sonbahar Salonu’nda açılacak sergiye davet
edilir. Ancak I. Dünya Savaşı, olayı altı yıl geriye atacaktır.
Savaş içinde işler yavaşlar, öğrenciler, yardımcıları ve
arkadaşları orduya katılır. Bunların bir kısmı geriye dönmeyeceklerdir. Loos da
gönüllü olarak başvurur, ancak savaş yıllarındaki kötü beslenmeden dolayı sağlığı
iyice bozulur. 1917’de Avusturya ordusunun yedek birliklerine çağrılan Loos,
mide ameliyatı oluncaya kadar geri hizmette görev alacaktır. Savaşın ağır koşulları
herkesi zorlamaktadır. Gustav Klimt ağır bir akciğer rahatsızlığı sonunda, Otto
Wagner de bakımsızlıktan 1918’de ölürler. Savaş sonunda Avusturya İmparatorluğu
bölünmüş; Çekoslovakya ve Macaristan bağımsız birer devlet olmuşlardır. Bu
nedenle Brno doğumlu Loos da Çekoslovak vatandaşlığı almak zorunda kalır: “Ben
Avrupalıyım” diyen Loos fazla etkilenmez. O, kendini bütün insanlığın hizmetinde
görmektedir.
Savaş sonrası koşullarını düzeltmek ve yeni değerler
yaratmak için aralarında Max Ermers, Karl Kraus, Leopold Liegler, Ludwig Münz
ve Arnold Schönberg’in de bulunduğu bir grupla birlikte “Bir Sanat Bakanlığı İçin
Kurallar”ı yayınlarlar. Amaçları, “Yeni Avusturya’da toplum ve sanatçı arasında
varolan uçurumu ortadan kaldırmak”tır ve bu görevin büyük bir kısmı da devlete
aittir. 1919 başlarında Loos’u en çok etkileyen olay, Peter Altenberg’in ölümü
oldu. “Sade olun! Sağlık, vücut ve ruh temizliği sizin en büyük lüksünüz olmalıdır!...
Dünyayı karanlık, acımasız, şeytani önyargılardan temizlemeye yardımcı olun,” öğretileriyle
“şimdiye kadar yanlış olanların karşısında duran iki kişi”den biri yoktur artık.
1920’de Paris’e davet edilir, burada Le Corbusier ile ilk
kez tanışır. Loos’un, mimarlığın reformu ile ilgili görüşleri “L’esprit
Nouveau” tarafından desteklenmektedir. Sonbahar Salonu’nda açılacak sergiye
davet edilir. Sergide kendisine ayrılan bölümde 1913’te tasarladığı Kış Sporları
Oteli projesini ve maketini sergiler. Gördüğü yakınlık üzerine Yapı Okulu’nu
Paris’e taşımaya kalkışır. Bu projesini gerçekleştiremez ama kitabının yayınlanması
için Georges Crés Cie Yayınevi ile anlaşır. Paris’te edindiği dostlarından biri
olan Tristan Tzara ona evini yaptıracaktır.
I. Dünya Savaşı nedeniyle ara verdiği Yapı Okulu’ndaki eğitim
sürmektedir, Breuer ve Kulka öğrencileri arasındadır. Eğitimle birlikte yeni
yerleşim bölgelerinin planlanmasını geliştirirler, yardımcılarından bir tanesi
de Margarethe Lihotzky’dir. Loos kendisinden, “erkek meslektaşlarını gölgede bırakıyor”
diye bahseder. Savaştan zarar görenler için düşünülen yeni yerleşim bölgeleri
düşüncesi, sosyal-demokrat hükümet tarafından desteklenir ve bütün Viyana’da
kamuoyu oluşturur. Bu projelerin başında şehir merkezinden uzakta,
Hirschstetten ve Lainz’ta yapılan sıraevlerin tasarlanmasında Norveç ve
Amerika’da uygulanan ahşap yapı konstrüksiyon sistemini benimser. İlginç olan,
sadece yapı sistemi değildir, iç hacim düzenlemelerinde ev yaşamı ile ilgili
teorilerini de yansıtır Loos. Ailenin biraraya gelebileceği bir yaşam mutfağı
ile gömme dolapların planda ele alınması ilginçtir.
Adeta çağdaş Savonarola gibi, hayatının sonuna kadar ahlakçı
bir yaklaşımla yazılarında mükemmelliği öğütledi ve herşeyin ölçüsünün insan
olduğunu anlatmaya uğraştı. Sullivan’ın düşüncesini bir adım daha geliştirerek
adeta “form fonksiyonu izler” yerine “form, insan fonksiyonunu izler” demek
istediğini satır aralarından çıkartmakta ve uygulamalarından izlemekteyiz.
Öğrencilerine, “mimarlık olgusu üç boyutlu olduğuna göre”
hacim içinde serbestçe düşünmelerini, farklı yüksekliklerde bulunan ve
birbiriyle ilişkili olan hacimlerin bir uyum içinde, ayrılmaz bir bütün olması
gerektiğini; böylelikle bir “hacim ekonomisi” sağlanabileceğini öğretmiştir.
Ona göre bir ev, rahat bir giyecek gibi insanı sarmalı ve insan yaşantısıyla bu
hacimleri doldurmalıdır.
Onun uygulamalarına baktığımız zaman bir yapıyı içten dışa
doğru tasarlama fikrini daha iyi anlayabiliriz. Bütün yapılarında, ister villa
ister mağaza olsun, planda gördüğümüz hacimlerin, organik olarak birbirlerine
bağlantılarını ve gelişmelerini izleyebiliriz. Bütünü oluşturan parçaların arasındaki
sessiz uyum, kontrollü bir amaca bağlılıkla tamamlanır. Can sıkıcı olmayan bir
kesinlik, gevşemeksizin bir rahatlık izlenimi yaratır.