Akupunkturun
iyileştirici etkisi
Akupunkturun iyileştirici etkisi üzerindeki araştırmalar
henüz kesin bir sonuca ulaşmadı. Akupunkturun yaşamsal enerji akışını kontrol
ederek mi, yoksa ağrı giderici kimyasal maddeler salgılayarak mı hastalıkları
iyileştirdiği henüz bilinmiyor. Ancak ne şekilde olursa olsun yararlı olduğu
kesin.
Batılıların akupunkturu öğrenmelerinden bu yana, bilim
adamları doğu mistisizminin yerine somut olayları oturtmaya çalışıyor. Ancak
akupunkturun yararları konusunda bugüne dek yapılan klinik deneyler ne yazık ki
somut bir sonuç vermekten çok uzak. Akupunkturun yararlı olduğu konusunda kimse
kuşku duymuyor, ancak bu yararları ortaya çıkartacak mekanizma konusunda görüş
birliği söz konusu değil. Bu mekanizmanın saptanması durumunda, akupunkturun
denenmesi ve yaygın bir şekilde kullanılması mümkün olacak.
İlk başlarda doktorlar akupunkturun ''giriş kontrolu'' adı
verilen bir kuram çerçevesinde yararlı olduğunu düşünüyorlardı. Bu inanışa
göre; iğneler orta şiddetteki ağrı dürtülerini nakleden sinir liflerini uyarır.
Bu da bilinmeyen bir nedene bağlı olarak ağrı merkezinden
gelen şiddetli ağrı sinyallerini keser veya bloke eder.
Ne var ki bu görüş iğneleri çıkarttıktan sonra ağrının niçin
kesildiğini açıklamakta yetersiz kalıyor.
Akupunkturu sağlam bir temele oturtma çabaları ilk kez 1976
yılında başladı. Ontario'da Toronto Üniversitesi'nden Bruce Pomeranz adında bir
sinirbilimci, akupunkturun bir analjezik gibi etki ettiğini ortaya çıkarttı.
Pomeranz'a göre iğneler doğal bir ağrı kesici olan endorfin
salgısını tetikliyordu.
Farelerin akupunktur ile ağrılara daha kolay dayandığını
ortaya çıkartan Pomeranz, analjezik etkiyi nalokson adlı kimyasal bir madde ile
-fareye enjekte ederek- bloke edebileceğini keşfetti. Nalokson endorfinin sinir
hücrelerine bağlanmasını önleyen bir madde. İğne, kasa saplandığı zaman küçük
sinir liflerini uyarır. Uyarılan sinir lifleri de orta-beyin ve hipotalamusa
dürtü gönderir. Beynin bu bölgelerinde bulunan endorfinler ve endorfin benzeri
maddeler ağrıyı kesmek üzere salgılanmaya başlar. 25 yıl sonra dünyanın dört
bir yanında gerçekleştirilen ve sayıları 2000'i bulan deneyler endorfin
kuramını destekler nitelikteydi.
Son yıllarda yapılan yeni bir çalışma, iğneyi nasıl
sapladığınıza bağlı olarak, salgılanmakta olan morfine benzer maddelerin
türünün de değiştiğini ortaya koydu. Geleneksel Çin Akupunkturu’nda, iğneler
yerlerine saplı iken, bükerek veya minik darbeler vurarak farklı bir etkileşim
içine girebileceğine inanılır.
Bugün, iğnelerin üzerinden alternatif akım gönderme yoluyla
uygulanan ''elektroakupunktur'' denilen teknik, Geleneksel Çin Akupunkturu’na
benzer bir etki yaratır. Elektroakupunktur uygulamasında; alternatif akımın
frekansı ile oynayarak, salgılanan uyuşturucunun türü değiştirilebilir. Örneğin
alçak-frekans (2 Hertz) akımı, omuriliğin enkefalin ve orta beynin B-endorfin
salgılamasını tetikler. Yüksek-frekans (100 Hertz) akımı, omuriliğin dinorfin
salgılamasını sağlar.
Batıda akupunkturdan medet uman milyonlarca insan,
konvansiyonel tıbbın geçiremediği ağrılarından bu yolla kurtulmayı umut
etmektedir. Bu ağrıların başında sırt ağrıları, baş ağrıları ve osteoartritler
gelmektedir. Ancak doğuda akupunktur daha yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Pekin Üniversitesi'nden Sinirbilim Araştırma Bölümü şefi Han
Ji-Şeng , akupunkturun endorfin salgısını tetikleme özelliğinden dolayı
bağımlılık tedavisinde de kullanılabileceğine dikkat çekiyor. Eroin
bağımlılarının tedavisinde akupunkturun etkisini araştıran Han, işaret parmağı
ile başparmak arasındaki derinin etli olan kısmına -Hoku noktası- iğnelerini
saplayarak deneylerine başladı.
10 Hz'lik akımı 30 dakikalık sürelerde iki hafta boyunca her
gün uyguladı. Eroinden uzak kalındığı sürelerde ortaya çıkan tipik mide
bulantısı ve kalp çarpıntısı gibi semptomlar dinorfin sayesinde daha az zarar
verdi.

Son yıllarda yapılan yeni bir çalışma, iğneyi nasıl
sapladığınıza bağlı
olarak, akupunktur sırasında salgılanmakta olan morfine
benzer
maddelerin türünün de değiştiğini ortaya koydu.
Birkaç hafta sonra ortaya çıkan şiddetle arzulama evresi
veya ömür boyu devam eden kronik evrede, Han bağımlılara 2 Hz'lik akım
uyguladı. Bu da endorfinin salgılanmasına yol açtı. Morfin veya eroin ile
benzer şekilde etki eden endorfin hastanın kendini daha iyi hissetmesini
sağladı. Ne yazık ki başka araştırma merkezlerinde sürdürülen çalışmalar Han'ın
bulgularını desteklemiyor. Ayrıca sigarayı bırakmak isteyen kişilerde bu
tekniğin pek işe yaramadığı görüldü. Ancak Han iddialarından vazgeçeceği
benzemiyor. Gerçekten de akupunktur genlerin kendilerini ifade etme tarzını da
etkiliyor. Han, son yaptığı deneyde Parkinson hastalığını simüle etmek için bir
ön müdahale ile dopamin nöronları kesilmiş fareleri akupunktur ile tedavi
etmeye çalıştı. Birkaç kez uygulanan iğne seanslarından sonra haberci RNA'ların
spesifik bir türünde artış tespit etti. Haberci RNA'ların bu spesifik türüne
kayıtlı kodlar, dopamin nöronlarının rejenerasyonunu sağlayan büyüme
faktörlerini içeriyordu.
Genler ayrıca akupunkturun niçin bazı insanlara
-akupunkturun yararına inanmış olsalar dahi- fayda sağlamadığını da açıklar.
Han ve diğerlerine göre, konvansiyonel ilaçlarda olduğu gibi, bazı insanlar
doğal olarak tedaviye yanıt verirken, bazıları yalnızca genetik yapılarından
dolayı yanıt vermez. Han, ayrıca alçak ve yüksek frekanslı elektroakupunktur
tedavisi gören 10 hasta üzerinde uyuşturucu salgısını ölçtü. Yarısı 2 Hz.
frekansa yanıt verirken, 9 tanesi 100 Hz. frekansa yanıt verdi. Başka bir
deyişle bir insan aynı anda hem dinorfin hem de enkefalin üretmiyordu. Han,
hiçbir şekilde yanıt vermeyen kişileri incelediğinde üç cins uyuşturucu
reseptörünün bir tanesinde hasar olması olasılığı üzerinde durdu. Dolayısıyla
bu reseptörler ilgili maddeyi salgılamakla birlikte tepki vermiyor olabilirdi.
Diğer bir olasılık da bazı kişilerin genlerinden dolayı
uyuşturucu salgılarını bloke eden bir maddeden çok büyük miktarlarda üretiyor
olması. Bu madde kolesistokinin 8 (CCK8-safra kesesinin kasılmasına sebep olan
bir hormon) olarak biliniyor. Eğer uyuşturucu maddeler akupunkturun Yin'i ise,
bu da Yang'ı olabilir. Her akupunktur seansından sonra CCK8, ağrı kesici
etkileri bütünüyle ortaya kaldırıncaya kadar birikim yapar. Bunun sonucunda
akupunktur toleransı oluşur. Akupunkturu etkileyen bir diğer etmen de
iğnelerin nereye saplandığı ile ilgilidir. Çin geleneksel uygulamasına göre
meridyenler üzerinde her akupunktur noktasının yeri ayrıntılı ve kesin bir
şekilde belirtilmiştir. Burada amaç, tedavi edilecek bölgeye ait noktaların
doğru seçilmesidir. Son yıllarda yapılan beyin taramalarından edinilen bilgiler
de spesifik aku-noktalarının spesifik hedefleri olduğu tezini doğrulamaktadır.
Irvine'da bulunan California Üniversitesi'nden radyolog Zang- hee Cho , küçük
ayak parmağının üzerindeki aku- noktasının uyarılmasıyla geleneksel bağlamda
göz hastalıklarının iyileşeceğine inanıldığını, ancak aynı merkezin beynin
görsel korteksteki faaliyeti düzenlediğini söylemektedir. Cho, daha önce
görmeyi başaramadığı bir nöral haritayı yeni yeni keşfettiğini belirtiyor:''Sinir
sisteminin nasıl çalıştığını anlamadan önce meridyenler akupunkturu anlamaya
yönelik bir araçtı. Beyindeki talamus ve cingulate girus bölgeleri ağrıyı nasıl
algıladığımızı belirler. Endorfinler omurilik düzeyinde ağrıları bloke eder.
Dolayısıyla sinyallerin beyne ulaşmasını engellemiş olur. Benim yaptığım
çalışma, akupunkturun beyinde ağrıyı algılama merkezini kapattığını
gösteriyor.''
Bütün bu çalışmalar akupunkturun nasıl etki yarattığı ile
ilgili ortaya aydınlatıcı bilgiler çıkartmakla birlikte,bir tamamlayıcı tıp
yöntemi olan akupunktur kendini klinik olarak ispat etmek durumunda. Plasebo
etkisini ortaya çıkartmak amacıyla yürütülen çalışmalar, plaseboların da
endorfin salgısını tetiklediğini ve nalokson ile bloke edildiğini gösteriyor.