LONDRA 1980-2000
ŞEHRİN MEŞREBİ HAVAİ, BİNALARI HAFİF: LONDRA 1990+ Londra
hiçbir zaman Paris kadar güzel ve albenili ya da New York kadar çılgın bir kent
olmadı. Londra’yı bir kent olarak sıkıcı ve tekdüze bulanlar çoktur. Ancak
Londra da, dünya başkentlerinden biridir. Londra’da olmak insana dünyanın
ortasındaymış hissini fazlasıyla verir; bütün olup bitenlerden haberdar edilir,
her türlü kanaldan sürekli bilgilendirilirsiniz, okunan, görülen, rastlanılan
hemen herşey yeni bir açılım sağlar ve sizi farklı alanlara sürükler. Dükkanlar
bile böyledir Londra’da, pek çoğunda köklü bir yaşam kültürünün ürünleri
satılır, satın alacağınız nesneye dair bilgili olmanız gerekebilir ya da sırf o
dükkana girdiğiniz için öğrenilebilecek yeni bir konuyla karşılaşmış olursunuz.
Londra çok çeşitli bir kenttir. Kimi bölgelerinde,
sokakları, sokak yaşantısı çılgıncadır, kimi yerlerinde bu yaşantı sefilleşir,
başka bölgeleri çok ağırbaşlı ve ciddidir, diğerleri şık veya huzurludur, her
zaman en avangart sanatçıların birini eskitirken bir diğerini moda etmek üzere
olan mahalleleri vardır. Üstelik Londra Avrupa’nın finans merkezidir, bu
yanıyla da bambaşka bir hareket barındırır. Bazı noktalardan, belli zamanlarda
bakıldığında, biraz da bakanın gözüne bağlı olarak pekala güzel de görünebilir.
Bunlar ve başka özellikleri birleşip Londra’yı heyecan veren bir kent yapar.
Ama Londra’nın bu çeşitli ve heyecanlı havasını bir türlü yakalayamayan tek
unsur kentin mimarisidir, daha doğrusu çağdaş yapılarıdır. AA (Architectural
Association) gibi dünya mimarlık ortamında söz söyleyen pek çok kişiyi
yetiştirmiş, bunlardan birkaçını öğretim kadrosunda her dönemde mutlaka
barındıran bir kurum Londra’dadır, oraya aittir. Kitapçılarda mimarlıkla ilgili
her türlü yayın bulunur, saygın dergiler yayınlanır, günlük gazetelerde
mimarlık sayfaları vardır, mimarlık ve tasarım konusunda bilgilendirme ve
tartışma bakımından zengin mimarlık ortamı da zengindir. Ancak çağdaş yapı
yapmaya gelince nedense cesur hareketlere pek yer yoktur.
Londra’nın karakterini, kentin tarihi dokusu ve yapıları
belirler, her köşesinde köklü bir kültürün ve güçlü bir geleneğin izleri
vardır. Bütün bu tarihsellik içine geleneklerine bağlı İngilizler yeni bir yapı
yerleştirirken sessiz ve geride kalmayı doğru saymışlardır. 60’lı ve 70’li
yıllarda yapılmış azman ofis blokları ve yaşanmaz konut kuleleri deneyiminden
sonra bu çekingenliklerini iyice arttırmış olabilir. İngilizlerin, mimari
sağduyusunu genel tepkilerden etkilenmeden koruyabilmiş prestijli dergisi The
Architectural Review’un editörü Peter Davey’in “...bütün dünyada İngiltere
kadar tarihi altında ezilip pısırıklaşmış ve geleceğine bu kadar az güven duyan
başka ülke yoktur” yollu tespiti de bu duruma içeriden bir tanıklık sunuyor.
1980’lerde Londra’da dünya mimarisi içinde kayda değer yeri olabilecek öncü
yapılar parmakla sayılacak kadar az yapılmış, İngilizler’in dünya çapında
bilinen mimarları daha çok kendi ülkelerinin dışında önemli yapılara imza
atmışlardır.
Ta ki 1990’lara gelinene kadar.
ÖNCEDEN
1980’lere dönüp bakıldığında Londra’nın da bütün ülke gibi
Thatcher ekonomisiyle doğrudan ilişkili gelişmelere sahne olduğu görülür, kent
finans merkezi olma niteliğiyle herşeyden çok ülkenin ekonomik politikalarından
etkilenerek şekillenmiştir o yıllarda. 80’lerin başında yaşanan ekonomik
patlamayla bir anda çok miktarda ofis mekanına ihtiyaç duyulmuş; bir yandan
önceki yılların ofis bloklarından kurtulunurken, bir yandan da kullanım dışı
kalmış olan Doklar bölgesi bu ihtiyacı karşılayacak mükemmel bir fırsat olarak
görülmüştü. Bütün Avrupa’nın ticaret merkezi olacağı iddiasıyla lanse edilen
Doklar Projesi ve buradaki en iddialı proje olan Canary Wharf blokları maalesef
beklenen başarıyı gösterememiş ve yaklaşan ekonomik kriz nedeniyle iflasa doğru
gidişin işaretleri görüldüğünde, buraya yönelen talep yeniden kentin eskiden
beri finans merkezi olan The City bölgesine yönlendirilmişti. İşte bu arada
geleneksel korumacı politikalarla çelişmek pahasına çıkarılan imar
ayrıcalıkları sayesinde Londra’daki ilk ve en görkemli Hi-Tech mimarlık örneği
olan Lloyd’s Sigorta Şirketi kulesiyle Richard Rogers’a nihayet kendi
başkentine damgasını vurma fırsatı verilmişti. Yapıldığı dönemde herkesin
tüylerini diken diken eden bu yapıya tutuculuklarıyla ünlü İngilizler’in bugün
bile pek de ısındıkları söylenemez, daha çok bütün dünyadan insanların akın
akın yapıyı görmeye gelmelerine bakıp onu da kentin diğer mimari değerleri
arasına kerhen katmış gibiler. Benzer ayrıcalıklarla tarihi doku içinde yol
üzerine taşmasına izin verilmiş olan Terry Farrel’ın Alban Gate ofis bloğu da
mimarın postmodern çizgisinin pek güzel bir örneği olarak bu arada yükselmiş.
Terry Farrel, belki de 80’li yıllar boyunca Londra’da en çok yapı yapmış mimar.
Kendi deyimiyle inşa ettiği “birkaç nehir boyu sarayı”, klasisist izler taşıyan
Postmodern eserler olarak, hatta bir tanesi tam da kent manzarasının en görünen
yerinde Charing Cross İstasyonu’nun üzerine oturarak, Londra mimarisine
katılmışlarsa da pek de ne oldukları anlaşılamamıştır. Farrel çok daha önceleri
(1983) tamamladığı TV-AM yapısında da diğerlerindeki gibi bir yandan taşıyıcı
çelik elemanları açıkta bırakıp, ileri teknoloji ürünü bazı detayları yapının
orasına burasına serpiştirip sergilenecek birer obje gibi sunmuş, ama yapının
genelinde klasik mimari biçimleri ölçek değiştirerek yinelemiştir. Farrel gibi
Londra’da, özellikle Doklar Bölgesi’nde peş peşe birkaç yapı üretmiş olan CZWG
ortaklığının tasarımları da her biri diğerinden farklı birer fantezi olarak
kalakalmışlardır. Bu arada kentin Doğu’sunda büyük bir kentsek kompleks olarak
tasarlanan Broadgate Merkezi bloklarının inşaatına başlanmıştır.
O dönemin önemli bir mimari olayı da İngilizlerin en köklü
kurumlarından olan The National Gallery’ye ek olarak yapılacak Sainsbury Kanadı
için açılan yarışma çevresinde kopan fırtınalardır. Yarışmayı kazanan Ahrends,
Burton ve Koralek’e ait proje aşırı tepki toplayıp, bir de o sıralarda
birdenbire mimarlık teorisyeni kesilip memleketinin mimarisine sahip çıkmaya
kalkışan Prens Charles’ın da olaya el koymasıyla yapının tasarımı yabancılara,
Venturi, Scott ve Brown üçlüsünün eline teslim edilmiştir. 1990’da tamamlanan
bu yapı da kimilerince özgün yapıya saygılı bir yaklaşım olarak görülse de,
mevcut detayları tekrarlamaktan yola çıkan zayıf bir fikrin uygulaması olarak,
neredeyse Londra ile özdeşleşmiş olan Trafalgar Meydanı’nın kucağına kötü bir
şaka gibi yerleşivermiştir. Kraliyet’in onayını alarak gerçekleşen bir diğer
eser de Richmond Nehirkenarı Blokları’dır, Quinlan Terry’nin tasarladığı bu
yapılar türlü çeşitli stilleri harmanlayan tarihsel bir dekor oluşturmuştur.
“Tarihe duyarlı” yaklaşımından olmalı o günlerde en çok reklamı yapılan ve sözü
geçen yapılardan biri oluvermiştir. Londra’daki Postmodern mimariden söz edince
rahmetli Sir James Stirling’in Tate Gallery’nin uzantısı olarak tasarladığı
80’li yılların ta başlarında inşa edilmiş olan Clore Gallery’yi anmamak olmaz.
Stirling’in rafinmanı her köşesinde hissedilse de, yapıya bugün bakıldığında,
ne yazık ki zamanı geçmiş, görsel olarak eskimiş bir tasarım olduğunu
düşündürtüyor.
80’li yıllar boyunca Paris gibi kapsamlı bir çağdaş mimarlık
projesi deneyimini yaşamak şöyle dursun, anlamlı bir mimari etkinlik ve
etkileşim şansını yakalayamayan Londra’da yapılmış olan birkaç önemli yapı
genel kararsızlık ve tanımsızlık içinde kenti ileri götüren bir mimari
zenginliğe dönüşemeden tekil tavırlar olarak kalmıştır. Sıradan mimarlık
faaliyeti içinde klasisist biçimleri anlamsızca tekrarlayan granit veya taş
kaplamaların veya alüminyum doğramalara giydirilmiş büyük renkli cam yüzeylerin
cephelere yapıştırıldığı tatsız yapılar Londra’nın her tarafına yayılmış,
1987’de başlayan derin ekonomik durgunluk zaten heyecansız olan yapı
faaliyetini iyice öldürmüştü. Mimarlık bürolarının çoğu kapanıyor, direnenler
iyice küçülüyor, mimarların çoğu işsizler arasına katılıyordu. Büyük Doklar
projesi iflasın eşiğine gelmiş, gerçekleşen birkaç yenileme örneği ise Tower
Köprüsü’nün dibindeki birkaç yapıdan öteye geçememiş, buralara koşarak
gelecekleri beklenen yuppie müşterilerin sayıları buraları doldurup
canlandırmaya yetmemişti. Paranın ortalıktan çekilmesiyle evini kaybetmemiş
olanlar evlerine çekilmiş, sokaklardaki Londra yaşantısı sönükleşip
renksizleşmişti. Londra gerçekten de can sıkıcı hale gelmişti.
ŞİMDİ
Londra’yı 1991’de böyle ağır bir havada bırakıp, 90’lar
bitmek üzereyken yeniden görmenin etkisi fazlasıyla şaşırtıcı. Sanki başka bir
şehre gelmiş gibi oluyor insan. Sokaklar gece gündüz insan kaynıyor, caddeler
boyunca cafeler, lokantalar ardı ardına dizilmiş, üstelik masalar kaldırımlara
yayılmış, sayısız yeni kulüp ve bar açılmış ve hepsi hafta içi günlerde bile
dolu. Birçok yerleşim bölgesi farklı karakterlerde aktivite merkezleri
geliştirmiş, alışveriş iyice çıldırmış. En rafinesinden en çılgınına kadar
envai çeşit tasarım nesneleri dükkanları doldurmuş. İnsanlar satın alıyor ve
eğleniyor. Sanki bütün şehir hafifmeşrep bir ruh hali içinde hayatın tadını
çıkarıyor.
Bugünleri 80’li yılların hazırladığı da söylenebilir,
sarsıcı ekonomik değişimlerle geçen ve büyük sıkıntıyla kapanan on yıldan,
İngilizler büyük bir ferahlığa çıkmışlar. Yıllardır iktidarda eskiyen
Tory’lerden peşine düştükleri İşçi Partisi’nin parlak çocuğu Tony Blair’le
birlikte herkes artık yeni milleniuma doğru bakıyor. Bütün bu hareketten
mimarlık ortamı da nasibini almış elbette. Avrupa ile bütünleşme
politikalarıyla çok daha cesur ve yenilikçi binaların yapılması için yollar
açılmış. İngilizler kaybettikleri güveni bulmuş olmalılar ki gösterişli,
iddialı, varlıklarını inkar etmeyen yapılar yapmaktan korkmayı bırakmışlar.
Kentin ruh hali yapılara da yansımış gibi, son yıllarda ortaya çıkan yapılarda
hafiflik, şeffaflık ve havailik, ortak bir mimari dil olarak benimsenmiş.
Taşıyıcı eleman olarak kullanımı geliştirilen cam ve gittikçe daha rafine hale
gelen çelik detayların bir arada kullanımıyla beklenen aşkınlığı yaratan yeni
zamanların malzemesi, mimari ürünlerin bütün katmanlarını yeniden
tariflemiş.Üstelik İngilizler geleneksel olarak güçlü zanaatkarlıklarıyla, bu
malzemeleri de tüm boyutları ve olanaklarıyla değerlendirmekte ustalaşmışlar.
Bir zamanları, başkalarının piramitleri için en uygun camı yollayan
teknisyenleri, işin sanatını da ele almışlar. Sonuçta görülmeye değer, hepsi
ayrı açılımlar sunan heyecan verici yapılar ortaya çıkarmışlar, mimarilerine
yeni bir soluk gelmiş.
Elbette kronolojik sırayla bakıldığında 90’larda tamamlanan
pek çok yapıya 80’lerin sonlarında başlandığı görülebilir. Bugünleri önceleyen
yapılar elbette şimdilerde bütünleşen ortak yöneliş içinde ortak konumlarını
daha da güçlendirmiş oluyorlar. Örneğin Richard Rogers, Lloyds kulesini
gürültüyle diktikten sonra kendi üslubundan vazgeçmeden Reuters yapısını 89’da,
Victoria Dokları’ndaki Pompa İstasyonu’nu 88’de, gemi estetiğiyle nehir
kenarına çok yakışan eski bir depo yapısının yenilenmesi olan Thames Reach
konutlarını ise 87’de sessizce tamamlamıştı. Rogers’ın son yapısı ise, Channel
4 televizyon kanalının yönetim binası. 1994’te tamamlanan, az katlı tuğla eski
bloklar arasına yerleşmiş bu yapıda Rogers da cam ve çeliğin olanaklarını
sonuna kadar değerlendirmiş. Bugüne dek fiziksel şeffaflığı en fazla kullandığı
yapısı bu. Her zaman binaların işleyiş organizmalarını dışarıdan göstererek
benimsediği işlevsel şeffaflık tavrını bu yapıda doğrudan içeriyi ve ötesindeki
açık alanları da gösteren, yokmuşçasına saydam bir cam cepheyle daha da ileri
götürmüş. Güvenlik nedeniyle yapının sadece giriş lobisine girilebilse de, bir
TV merkezinin bütün hızlı koşuşturmasını ‘dışarıdakiler’ izleyebiliyor,
herhalde televizyonun seyirlik niteliğine göndermeler olmalı mimarın bu
tavrında. Rogers’ın Hi-Tech’in ustalarından olduğu tartışılmaz. Ancak bütün bu
‘içi dışı bir’liğe rağmen onun tasarımları malzemenin özünde varolan yalınlığı
taşımıyor. Öylesine çok ayrıntı, girdi çıktı var ki hepsinin de gerçekten
gerekip gerekmediğini düşündürtüyor. Süslemeci bir mimar, Rogers. Bu yanıyla
Hi-Tech devrinin Gotik ustası, yapılarının etkisi de Gotik katedraller gibi
nefes kesici.
İngiliz mimarlığının diğer “Sir”ü Norman Foster da çok
önceden beri Hi-Tech tasarımlarıyla bilinir, ancak onun da Sainsbury Görsel
Sanatlar Merkezi, Stansted Havaalanı gibi önemli yapıları 90’lar gelmeden ve
yine Londra’nın dışında yapılmıştı. Stansted 1991’de yeni bitmiş ve aldığı
olumlu tepkilerle İngiliz mimarlığını yeniden dünya gündemine yerleştirmişti.
Rogers’ın aksine yapılarında her zaman yalınlığı ve açık seçikliği tercih eden
Foster, kentin içine doğru geldikçe yapısını yerleştireceği çevreye iyice
duyarlı hale geliyor. 1989’da tamamlanan ITN Televizyonu binası böyle örneklerden
biri, çevresindeki yapılar arasında sakin bir olgunlukla geri çekilirken, güçlü
bir tasarım olarak kendini sezdirmekle yetiniyor. Sir Norman Foster’ın 90’ların
Londra’sına asıl katkısı gerçek bir duyarlılık örneği olan Royal Academy
içindeki Sackler Galerileri bölümüdür. Londra’nın en köklü ve katı
kurumlarından olan Royal Academy içinde eski ve görkemli yapılar arasında
kalmış artık alanda, yine malzemesinin bütün yalınlığını kullanarak yarattığı
mimarinin içinde dolaşmak çok etkileyici bir mekansal deneyim.
Ağırbaşlı yapılar arasından geçip şeffaf asansörle eski
yapıların çatı seviyesine çıkarken gökyüzüne doğru yola devam edeceğinizi
zannedebilirsiniz. Bu kısa yolculuk boyunca tarihi cephe bambaşka bir boyutta,
çok yakından algılanabiliyor. En üstte çatı parapetinin yanı başında oturunca
ise bütün ölçek kavramları şöyle bir sarsılıveriyor. Taş duvarlar üzerine
öylesine düşmüş buzlu bir ışık huzmesi gibi, bu mekan. Ve ışık değiştiğinde
yavaşça dağılıp göğe karışıverecekmişçesine hafif. Aşağıdan bakıldığında yarı
saydam köprüde ve basamaklarda yürüyen insanlar da, bu ışığın içinde dolaşan
uçucu gölgelere dönüşüyor. Kendi biçimlenişinde hiçbir tarihsel referans
taşımaya bu ek, varlığıyla tarihi yapıların anlamını zihinlerde yeniden
şekillendiriyor. Eski cephelere yaklaşırken gösterilen özen ve titizlik de
yapının başka bir bağlamdaki başarısı.
Sackler Galerileri’ne yakın bir kavramla tasarlanmış bir
diğer yapı da, 1989’da tamamlanmış olan Imagination binası. Edwardian dönemden
kalma çok katlı iki tuğla blok arasındaki arka avluyu hafif bir çadır
sistemiyle örterek yeni bir mekan yaratan bu tasarımın sahibi Ron Herron.
Herron’un da aralarında olduğu mimarları, tasarımcıları, grafikerleri,
fotoğrafçıları, film ve video yapımcılarını bir araya toplayan Imagination,
yaratıcılık ve öncü fikirler üzerine kurulmuş bir şirket. Elbette kendi
ofislerinin mimarisinde bu niteliklerinin en güçlü ifadesini bulmak üzere yola
çıkmışlar, nitekim 1989’da tamamlanan bu yapının yarattığı etkiyle adlarını
akıllara kazımışlardı. Doğrusu gerçekten de hayal gücünü harekete geçiren bir
yapı bu. Plastik katkılı bir tür kumaştan yapılmış örtüden süzülen ışık, beyaza
boyanmış tuğla duvarlardan yansıyarak eski blokların içinde yer alan ofislere
doluyor. Ofisler arasındaki bağlantıyı sağlayan uçan çelik köprüler, yapıyı
kullananların buralardan her geçişlerinde farklı boyutlara açılmalarını
sağlıyor olmalı. Düşüncelerin serbestçe uçuşmasına yol açan bir derinlik,
sükunet ve ferahlık var bu mekanda, çıkıp gidivermek güç bu mekandan, insan hep
biraz daha kalmak istiyor. Ne yazık ki bu yapı herkese açık değil, ancak özel
günlerde ziyaretçilerin avluya girmesine izin veriliyor, üstelik dışarıdan
bakıldığında içerideki vahaya işaret eden hiçbir şey yok. Londra’da pek çok
kapalı yapının açıldığı RIBA’nın “Open House”u, hafta sonunda mimarlar ve
mimarlık öğrencileriyle dolup taşıyordu. O gün ev sahipliği yapan
kullanıcıların yapılarıyla gururlandıkları çok açıktı, ziyaretçilerin
fısıldaşmalarından da yapının herkeste olumlu bir etki yarattığı anlaşılıyordu.
Cam ve benzeri şeffaf veya yarı şeffaf malzemelerle,
strüktürel ve görsel olarak iyice hafifletilmiş çeliğin bir arada kullanımıyla
yaratılan bu yeni mimari vokabüler belki de en çok eski yapılara yeni yapılar
yapma problematiğinin açmazlarını aşmaya yaramış. Modern malzeme olarak çeliğin
bu denli incelmemiş kullanımıyla veya betonla yapılan önceki dönemlerdeki
uygulamaların pek azı hem eski yapıya duyarlı yaklaşmayı, hem de hem de kendi
mimari diline sahip çıkmayı başarabiliyordu. Yeni malzemenin dilini kullanan
ekler, eski yapıların yanına özlerini saklamadan, farklılıklarını açıkça
gösteren bir güvenle yanaşabiliyor, üstelik de onların yeni ve farklı
boyutlarda algılanmalarını sağlayarak, eskiyi de kendi zamanlarının başköşesine
taşıyorlar. Tarihi yapıların yeniden kullanımında yıllardır tıkalı bir yol
böylelikle açılıyor ve tutucu olmadan da korumacı olunabileceğinin güçlü
kanıtlarını oluşturuyor bu yapılar.
Foster’ın ve Herron’un yapılarında mükemmele yaklaşan bu
çözüm, Londra’nın başka önemli tarihi yapılarında farklı ölçeklerde uygulanmış.
Doğa Tarihi Müzesi’ndeki (Natural History Museum) yine Herron’un tasarımı olan
Dinozor Galerisi ve Ian Ritchie’nin tasarladığı Ekoloji Galerisi küçük ölçekli
örnekler. Broadgate Merkezi projesiyle bağlantılı gerçekleştirilen Liverpool
İstasyonu iyileştirme çalışmaları sırasında yapılan bazı ekler de, genel mimari
çözümlerinde önemli tutarsızlıklar olsa bile, bu tavrın örnekleri arasında
sayılabilir. Nehrin güney yakasında konut, ofis, lokanta ve dükkanlardan oluşan
kullanımlar için yeniden düzenlenen, eski OXO et fabrikasının (İngilizlerin
ortak hafızasında et suyu tabletleriyle güçlü bir yeri var OXO’nun) özellikle
en üst katındaki bar ve lokanta bölümü bu yeni dilin olanaklarını sonuna kadar
değerlendiriyor. Dışarıyla içerinin sınırları iyice belirsizleşmiş bu mekanda;
bu kez yeni bir gözle görülen tarihi Londra’nın bütün kent silueti: OXO’nun
tepesinden şehrin en eski çekirdeği The City’nin nefis manzarasına bakılıyor.
Yine mevcut bir yapıya yanaşan ancak, hem işlevsel hem de
fiziksel heybetiyle mevcut istasyonu kendi eki durumuna düşüren Waterloo
Uluslararası Terminal Binası, belki de Londra’da son yıllarda inşa edilmiş en
önemli yapı. Bu yapı kullanılmaya başlandığı andan itibaren yıllardır birleşmeye
direnen Britanya Adası gayet somut bir biçimde kıta Avrupa’sına bağlanmış oldu.
80’li yılların sonlarında Camden Town’daki Sainsbury Süpermarketi Kompleksi ve
Financial Times Matbaası’yla, Londra’da strüktürel sistemleri, işleyişleri ve
endüstriyel estetikleriyle gerçek birer Hi-Tech örneği olan büyük boyutlu
yapıları inşa etmiş olan Nicholas Grimshaw, herhalde Waterloo yapısıyla kendi
mimari çizgisinin en azından boyutsal olarak bir son noktasına ulaşmış olmalı.
Hızlı trenlerin hareketli yüklerine direnmek ve 400 metrelik peronları kapatmak
üzere tasarlanmış çelik ve cam çatı, boyutlarının getirdiği teknik nedenlerle
oynar elemanları da içeriyor. Bu haliyle rayların üzerine uzanmış dev bir
yaratık gibi. Hi-Tech mimarlığın organik hali bu olmalı, zaten içeride yolcu
salonu tavanında hafif hafif salınan oynar parçalardan yapılmış dev balıklar da
Manş Denizi kadar yapının kendisini de çağrıştırıyor. Eski istasyondan
bakıldığında gümrüklere girip çıkan yolcularıyla bütün yapı, bir tiyatro
sahnesi gibi sunuluyor, hızlı trenlere binemeyip günlük yolculukları için ülke
içi trenleri bekleyen yolculara. Seyir için yerler hazırlanmış, herkesi
özendirip çağın yolculuğuna davet etmek için biraz da ticari bir numara bu, ama
yapıyı inceleyebilmek için de iyi bir olanak yaratıyor.
Londra’da son yıllarda ortaya çıkan yapılarda, mimari bir
bütünlük olduğu açık. Cam ve çelik herkesçe benimsenen malzemeler. Burada sözü
edilmeyen irili ufaklı pek çok yapıda, mağaza tasarımlarında, köprülerde cam ve
çeliğin türlü halleri, etkileyici uygulamaları görülüyor. Her köşe başında
böyle bir cepheyle karşılaşılabiliyor. Elbette her yeni mimari eğilimin
oluşturduğu dilin, yaygınlaştıkça anlamını kaybetmesi, içinin boşalması,
sıradan örneklerde sadece yüzeysel bir görüntüye dönüşmesi tehlikesi var.
Herhangi bir yapının önüne yapıştırılmış cam bir kılıfla ya da çelik tellerle
asılmış cam bir giriş saçağıyla karşılaşınca bu tehlike gerçeğe dönüşüveriyor.
Evlerin arka bahçelerine eklenen seralarda bile taşıyıcı cam ve paslanmaz çelik
detaylar beğenilir hale geldiğine göre bu süreç çoktan başlamış olmalı.
Son yılların yeni eğilimini belirleyen yapılar 1970’lerden
beri örnekleri varolan ve ileri teknoloji ürünü olmaları bakımından ‘Hi-Tech’
sınıfına sokulan yapıların uzantıları. Ancak eğer onlar ‘Hi-Tech’ ise, yeni
örneklere ya ‘Hi Hi-Tech’ ya da daha da ileri teknoloji ürünü denmeli.
Teknolojideki ilerleme, malzemeleri gittikçe inceltip görsel olarak
hafifleterek, onları yokluk sınırına yaklaştırıyor. Artık yapılar belli bir yer
kaplasalar da, ağır bir kütleyle oturdukları zemine sahip çıkan yapılar
değiller, en azından görsel etkileri bu. İç-dış, alt-üst gibi kavramları yok
eden bir geçirgenlikle mekan algısını değiştiriyorlar. Bu yapılar azla varolan,
yalın, saydam, hafif, ışıklı ve biraz da geçici varlıklar. Belki de yüzyıllarca
kalmamak için yapılmış fani yapılar.
SONRA
Zamanımızda herşey hızla geçiyor zaten. Londra şimdiden yeni
binyıla bakıyor; nasıl kullanılacağı belli bile olmaya, ama tasarlama şerefi
elbette ki Sir Richard Rogers’a verilmiş olan, Thames kenarında inşa edilecek
Millenium Kubbesi’ni ve onu karşı kıyıya bağlayacak Millenium Köprüsü’nü
konuşuyor. Londra’nın bu umutlu ve uçarı ruh hali üç yıl daha sürebilirse,
millenium yapıları da yapılacak ve bu sefer de insanlar akın akın bunları
görmeye gidecekler. Ne de olsa orası Crystal Palace’ın ülkesi. Y. MİMAR BURÇİN
ALTINSAY (ODTÜ)
LONDRA’NIN ORTASINDA BİR AMERİKAN KENTİ: DOCKLANDS Kırmızı
tuğlalara olan bağlılıklarını sokaklara astıkları “billboard”lardaki “Kırmızı
Tuğla Ülkemizi Güzelleştirir” sloganlarıyla destekleyen İngilizler, bugünlerde
Londra’nın göbeğinde beton ve çelik karışımı küçük bir Amerikan kentinin
doğuşunu ilgiyle izliyorlar: Docklands.
Geçen yüzyılın başında mimar John Nash’in Regent Street’i
yaratmasını saymazsak, radikal mimariye pek ısınamamış olan başkent –Sir
Richard Rogers’ın seksi ve hi-tech Lloyds binası gibi projeler hariç- Docklands
semalarının değiştirilmesine karşı bir şey yapamıyor. City of London’ın sadece
dört kilometre doğusunda yer alan bu eski yerleşim bölgesi, limanı ve gemi
endüstrisiyle Londra’ya yıllar boyu hizmet verdikten sonra, 1967 yılından
başlayarak dokların onbeş yıllık bir program çerçevesinde şehir dışına,
Tilbury’ye kaydırılmasıyla hemen hemen boşalmıştı. 80’li yılların başlarında
The City (Londra’nın mali merkezi) gelişmesini sürdürürken yeni ofis alanlarına
gereksinim duymaya başlamıştı. Uluslararası mali kuruluşlar, bankalar, sigorta
şirketleri, yatırımlarına merkez olabilecek yer bulmakta zorluk çekiyorlardı.
Özel sektör arayışını sürdürürken, zamanın başbakanı
Thatcher liderliğindeki yönetim, Londra’nın 2000’li yıllara Avrupa’nın ticari
merkezi olarak girmesini planlayarak, bu bölgede kamu ve özel sektör
yatırımlarını teşvik eden bir programı uygulamaya koydu. Projenin sorumlusu
olarak da “London Docklands Development Corporation” (LDDC) oluşturuldu.
Docklands’ı yeniden yaratma projesi için, öngörülen 15 yıllık sürede bölgeye 9
milyar Sterlin yatırım yapıldı. Büyük bölümü Thames nehrinin oluşturduğu
kanallar arasında yeralan Docklands, suların arasından yükselen gökdelenleri,
“yuppie”lerin taşıdığı Postmodern evleri ve bilgisayarın yönettiği hafif
metrosuyla ilk bakışta bilim-kurgu filmlerinden bir sahneyi anımsatıyor. Bu
resmin en çarpıcı ayrıntısıysa, Docklands’in kalbi durumundaki iş merkezi
Canary Wharf.
Canary Wharf, onüç kilometrekarelik bir alanın ortasında,
kabaca yedi binadan oluşan, dünyanın en büyük iş merkezi unvanına sahip
bulunuyor. Yüksek teknolojinin bütün olanakları kullanılarak inşa edilen
kompleksi, Kuzey Amerika ve Kanada’da gökdelenlerden oluşan şehirler kurmakta
dünyaca isim yapan Kanada kökenli “Olympia and York” şirketi üstlendi. Kırkbin
çalışanın on yıllık emeği karşılığında ortaya çıkan komplekste İngiltere’nin en
yüksek binası (224 metre), dörtyüz bin metrekarelik net kullanım alanı bulunan
ultra-modern ofisler, oteller, sergi salonları, dükkanlar, lokantalar ve
İngilizlerin asla vazgeçemeyeceği yeşil alanlar yer alıyor. Yeşil alanları
sadece çim olarak görmeyen çevre tasarımcısı Hanna Olin, yeni yapılan yollarla
parkların düzenlemesinde bazıları kırk yıllık kestane ağaçları olmak üzere
toplam 279 adet ağaç ve 80 bini aşkın fidan kullanarak çevreyi yapay ve plastik
görünümünden kurtarmak istedi. Projenin tamamlanmasına bağlı olarak, bölgede
yaşayan insanların sosyal yaşamları da ister istemez etkilendi. Komşuluk
ilişkilerine bağlı, akşamları mahalle pub’ında 7’den 70’e buluşmayı gelenek
haline getirmiş olan Cockney’ler (Londra ayaktakımı) buraya yerleşen
uluslararası dev şirketlerin genel merkezleri, kapalı kapıları, güvenlik
sistemleri, yüzlerce çalışanı ve onların kültürleri karşısında bir tür
yabancılaşmaya maruz kaldılar. Çalışan nüfusla sınırlı kalmayıp, büyük tanıtım
kampanyası kapsamında bölgeye binlerce turist de akın edince, bu küçük alanda
tipik bir metropol yaşamı doğdu.
Madalyonun diğer yüzünde ise, gündelik gerçekler kendini
göstermeye başladı. Sık sık arıza yapan hafif metro, bu denli yoğun nüfusu
kaldıramayan trafik ve kiralardaki astronomik yükselmeler, yöre halkının artan
protestolarına yol açtı. Dokların boşalmasıyla yıllardır işsizlikten etkilenen
bölge, yatırımların ortaya çıkacağı ve 2000 yılında 220 bin kişiye ulaşan
işgücüyle bir “umut-kent” kimliğine büründü.