27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

BUDAPEŞTE 1900-2000

 

BUDAPEŞTE 1900-2000 Modern Budapeşte’nin tarihi 1867’de başlıyor. O yıl, eskiden birinci parçası diğerini egemenliği altında tutan tekil bir monarşi biçiminde yönetilen ülke, Avusturya ve Macaristan’dan oluşan ikili bir sistem içinde yeniden bütünleşti. Bu değişim Budapeşte’nin çok hızlı bir tempoyla büyümesine yol açacaktı. Gerçekten de, 19. yüzyıl ortalarındaki kent 17. yüzyıl sonundakinden pek az farklı iken, 19. yüzyıl biterken Orta Avrupa’nın en önemli metropollerinden biri olmuştu ve Viyana ile rekabet ediyordu. Yüzyıl sonunun en kaydadeğer adı Miklos Ybl’dir. Opera’yı, Aziz Stephan Bazilikası’nı ve Varkertbazar’ı o inşa etti. Yine aynı dönemde kentin Peşte parçasının planı yapıldı ve Andassy ut gibi önemli eksenler oluşturuldu.

 

20. yüzyıl başlarken, ülkede sürekli yükselmekte olan ulusalcı akım mimarlıktaki ilk yansımalarını üretecekti. Macarlar’ın Asya’dan yola çıkarak Avrupa’yı sonradan yurt edinmiş, dolayısıyla da Avrupa çoğunluğunun aksine Hint-Avrupa dil ailesinden olmayan bir dil konuşmaları, ulusalcı ideolojiye kendi özgül çeşnisini katacaktı. Örneğin, kentin o yıllarda Merkez Sinangogu gibi oryantalist olarak nitelenebilecek yapılar üretebilmesini sağlayan bu atmosferdir. Ancak, Macar ulusalcılığının asıl çarpıcı ifadeleri Pariszi Udvar, Uygulamalı Sanatlar Müzesi ve Krallık Posta Tasarruf Bankası gibi yapılar tasarlayan Ödön Lechner’de görülür. Lechner, Hint Budist geleneğinden Çin’e, İslam kültüründen Gotik’e dek izler taşıyan karmaşık bir biçim repertuarı kullanarak çok bireysel bir dil geliştirdi. Bu dil, Macarlar’ın kendilerini nereye ait olarak düşünecekleri konusunda ne denli kararsız olduklarını da mükemmel olarak ortaya koyuyordu. Ülke ciddi bir kimlik bunalımı yaşıyordu ve Macarlar bu bağlamda Avrupa’nın en sorunlu toplumu gibi gözüküyorlardı. Sadece mimarlıkta değil, Kodaly ve Bartok gibi çok önemli temsilcileri bulunan müzik alanında da ulusalcılık, nasıl somutlaştırılacağı kolay kolay saptanamayan bir eksen rolü oynuyordu. Avusturya-Macaristan ikili monarşisi içinde konumlandıkları müddetçe de bu belirsizlik durumu değişecek gibi gözükmüyordu. Yine de, Birinci Dünya Savaşı öncesinde bile Bela Lajta gibi, ulusalcı taleplerden uzak kalarak, yalın bir erken Modern çizgi geliştiren mimarların ortaya çıkabildiği ve tüm ürünlerini Budapeşte’de verdikleri belirtilmelidir. 

 

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanışı, Macaristan’ın da bağımsız bir ülke olarak yeniden doğuşunu sağladı. Öte yandan da, ulusalcı komplekslerin azalması Macarlar’ı daha rahat bir gönülle özellikle Almanca konuşan ülkelerde tırmanan avangart sanat ve mimarlık hareketlerine katılabilir kılacaktı. Erken 1920’lerde bile, örneğin, Lajos Kassak’ın önderliğinde “Ma” (Bugün) dergisi çerçevesinde gelişen Modernist bir nüve belirmişti. Bu hareketin o yılların çoğu öncü girişimi gibi sol eğilimli olması şaşırtıcı değildir. Macarlar sadece kendi özgül Modern çizgilerini oluşturmakla kalmadılar, özellikle Almanya’daki Modernizm’e de kapsamlı katkı sağladılar. Marcel Breuer, Moholy-Nagy, Farkas Molnar Bauhaus’a öğrenim görmeye gittiler ve önemli öncü kişilikler oldular. Farkas Molnar hariç, öncülerin çoğu ülkelerine bir daha dönmeyecek ve dünya sahnesinin yıldızları olacaklardı.

 

İki dünya savaşı arasındaki yılların mimari ortamı Budapeşte’de de verimli geçmiştir. Herşeyden önce, Macarlar’ın CIAM’a (Uluslararası Modern Mimarlık Kongresi’ne) katılan en aktif gruplardan biri olduğu düşünülmelidir. Kentin geniş kesimleri yer yer Art Deco’ya da yakınlaşan eğilimler gösteren bir Modernist morfolojiyle inşa edilmiştir bu yıllarda. Dolayısıyla, gerçek avangart Modern’in yanısıra, kentte popüler bir “modernimsi” mimarlığın da yoğun biçimde varlık gösterdiği söylenmelidir.

 

Macaristan İkinci Dünya Savaşı’ndan en çok zarar gören ülkelerden biri oldu. Kaderini Mihver Devletleri ile birleştirerek yıkımdan önemli pay aldı. Sovyet işgali ve yeni komünist rejimin kuruluşu ülkenin yönelimlerini radikal biçimde başkalaştırdı. Mimarlıkta da Stalin Neoklasisizmi’ni çağrıştıran bir akımın egemenlik kurmaya başladığı görüldü. Ancak, bu açıdan ne Budapeşte, ne de Macaristan çok geniş bir Stalinist mimarlıkla karakterize olmamışlardır. Nitekim, 1960’tan sonra giderek daha da güçlü bir kimlikle Modernist çizgi yeniden kuruldu. Ancak, birkaç yıllık bir tasarım tatili vermiş olmasından ötürü, ülke yaratıcı enerjisini büyük oranda tüketmiş gözüküyordu. Durumun değişmesi için 1980’leri beklemek gerekecekti. O yıllarda özellikle Imre Makovecz’in başını çektiği ilginç bir mimari hareket belirecekti. Makovecz, ağırlıklı biçimde ahşap kullanarak, Macar ulusalcı geleneğinin bir yüzyıllık fantastik denebilecek arayış rotalarını yeniden çizdi. Grotesk, kaba ve şaşırtıcı bir zoomorfik mimari yönelim oluşturdu. Ancak, sosyalist sistemin yıkılışıyla birlikte bu hareket marjinal bir çizgiye dönüşecek ve ülke, Avrupa ve gelişmiş dünya trendleriyle yakından bağlantılı bir çoğulluğu üretecekti. Ne var ki, bu çoğulluğun henüz verimli ve dikkat çekici bir mimari ortam varetmediğini belirtmekte yarar vardır.

 

MACAR VE TÜRK MİMARLIĞINDA “ULUSALLIK” BAĞLAMINDA ORTA ASYA VE “DOĞU” KAVRAMLARI:

 

KARŞILAŞTIRMALI BİR OKUMA Macar ve Türk toplumları yüzyıllar öncesinde Orta Asya’ya dayanan ortak bir geçmişe sahiptir. Bugün farklı kültürel ve coğrafi bağlamlarda yaşayan her iki halk da, 19. yüzyıldan itibaren farkına vardıkları bu ortak geçmişi ve kültürü ele alıp yeniden kurgulayan farklı ulusal kimlik söylemleri yaratmıştır. Anayurt Orta Asya fikrini yücelterek buralı halklar arasında bir kardeşlik kavramı üreten “Turan” ideolojisi ise iki toplum arasında kültürel bir köprü kurmuştur. Kaçınılmaz ve de ilginç olansa, bu türden bir ortaklığın iki ülkede de farklı şekillerde yorumlanmış ve bugün yaşadıkları bağlamlar içinde farklı sentezler ortaya çıkarmış olmasıdır. Mimarlık da, kültürel ve politik eğilimlerin de etkisiyle farklı şekillerde ortaya çıkan ulusal kimlik arayışlarını ve bunlara bağlı olarak kurgulanan paradigmaları kendi üretim alanı içinde açığa çıkarır. 19. ve 20. yüzyıl Macar mimarlığının ulusallık arayışında öne çıkan isimlerin eserlerini ve fikirlerini incelerken, bir taraftan da Türk mimarlığında kullanılan kimlik kurguları hakkında karşılaştırmalı bir yorum yapmak mümkün olacaktır. Oldukça farklı çizgiler takip eden iki farklı ulusal mimarlık söylemi arasında yapılacak bir karşılaştırma, aynı zamanda toplumların kimlikleriyle ilgili arayış ve bunalımlar hakkında ilginç saptamalar yapmak imkanı verir.

 

Macar mimarlığında “Doğu” teması ve ulusallık kurgusu

Macaristan’ın politik ve kültürel yaşamında ulusal kimliğin tanımlanması hep önemli bir sorun olmuştur. Bunun tarihten ve ülkenin coğrafi konumundan kaynaklanan önemli nedenleri vardı. Batı ve Doğu Avrupa’nın ortasında yer alan bu ülke, sıklıkla her iki taraftan farklı politik amaçların ve devletlerin çatışma, egemenlik ve baskı alanları içinde kalmıştı. 1526 Mohaç Savaşı’ndan itibaren 17. yüzyıl sonlarına kadar, yaklaşık 150 yıllık Osmanlı yönetiminin ardından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Habsburg egemenliğine girmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında da Doğu Bloku ülkelerine dahil olarak Sovyet kontrolü altında kalmıştır. Macar toplumunda ve mimarlığında açığa çıkan ulusalcı eğimleri bu tür bir tarihsel bağlam içinde düşünmek gerekir.

 

Macarlar tüm bu tarihsel nedenlerle, sürekli bir işgal edene rağmen “Macar” kalma, yani “kendisi” olma mücadelesi verdiler. Bunun yanısıra çevresindeki halklarla sürekli iletişim halinde olan Macarlar, çevrelerinden “farklı” olduklarının farkına varmışlardı.Yaklaşık bin yıldır bu coğrafyada yaşayan ve kendisini bin yıldır Macar (Magyar) ismiyle adlandıran bu halkın daha sonraki en önemli çabası bu farklılığın etnik, kültürel ve tarihsel kökenlerini aramak ve yine bu farklılığa dayalı bir ulusal kimlik oluşturmak olmuştur. Bu çabanın en etkin ve verimli olduğu dönem ise 19. yüzyılla başlar. Macarlar, Habsburg Monarşisi’nin diğer halklarıyla aralarındaki farklılığı sadece kültürel alanda ortaya koyabileceklerini fark ettiklerinde, dil reformuyla başlayan bir dizi kültürel harekete girişirler.Ulusal bir sanat ve mimarlık dili oluşturma çabası da bunun bir parçasıdır. Bu dönemdeki genel eğilim fazlaca bir vatanseverlik ve romantizmle karışık bir kültürel diriliş/arayış olarak tanımlanabilir. Unutulmuş bir ulusal tarih ve kültürün tekrar ortaya çıkışıyla, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Macar mimarlığında varolan Neoklasik ve tarihselci üsluba alternatif, “özgün” bir tarz yaratma hevesi başlar. Bu doğrultuda Macaristan, kendi kimlik kurgusuna paralel olarak, bir ulusal mimarlık üslubu/repertuarı yaratmak üzere ilham almak için diğer Avrupa ülkelerinden farklı bir yöne, “Doğu”ya yönelir.

 

Macaristan’ın 19. yüzyılda içinde bulunduğu siyasi durum, mimarlığın kültürel hayatta yüklendiği görevi oldukça önemli hale getirmişti. İmparatorluğun merkezi olan Viyana’da filizlenen kültürel hareketlere karşı duran Macarlar, bu dönemde Rudolf    Klein’ın iddiasına göre uzun süre mimarlığı sadece mimarların değil, halkın da desteklediği Habsburg yönetimine karşı bir çeşit özgürlük ifadesi olarak görmüştür.Böylece mimarlık kendi özel alanını tamamen terk edip ulusal kültür ve kimliğin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir. İmparatorluğun gözdesi Viyana ile bir çeşit yarış halinde olan Budapeşte, bu tür bir ulusallık arayışının en önemli sahnesi olmuştur. 19. yüzyılda Avrupa’nın tipik denebilecek Neoklasik ve Neobarok mimarisine sahip Budapeşte’deki ilk “farklı” mimarlık örneği, Macar mimar Frigyes Feszl tarafından 1864’te tamamlanan Vigado Konser Salonu binasıdır. Bu bina cephesinde ve iç mekan dekorasyonunda kullanılan “oryantal” formlarla beraber, mimarlıkta ulusallığın ifadesi olarak “Doğu”ya yönelişin ilk adımıdır.

 

Feszl tarafından atılan bu tür bir “yenilikçi” adımın devamında Macar ulusal mimarlık hareketinin 19. yüzyıldaki en önemli ismi Ödön Lechner (1845-1914) olur. Budapeşte 1896 yılında, Macarlar’ın 896’da Karpat Platosu’na yerleşmelerinin görkemli bininci yıl dönümü kutlamalarına hazırlanırken, Macar halkının geçen binyılda yaşadığı kültürel ve sosyal gelişimi sunmak üzere önemli imar hareketlerine sahne olmuştu. Bu hazırlıkların parçası olarak Lechner’in Macar halk sanatlarının ve endüstri ürünlerinin sergilenmesi için tasarladığı Uygulamalı Sanatlar Okulu ve Müzesi binası aynı yıl tamamlanmıştı. Açılışında bulunan Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Franz Jozef’in protokol ölçülerinde “beğenmediğini” ifade ettiği bina birçokları için, Macar mimarlığında ulusallığın arayışı olan yeni bir dönemin başlangıcını müjdeler.

 

Budapeşte Uygulamalı Sanatlar Okulu ve Müzesi, politik ve kültürel ortamın kendisine ancak 50 yaşında Budapeşte’de inandığı şekilde bina yapma imkanı tanıdığı Lechner’in kurguladığı ulusal mimarlık fikirlerinin ilk somut örneğidir. İslam ve Hint mimarisine öykünen iç mekan dekorasyonu, tüm yapının girişinde ve yer yer cephelerinde kullanılan canlı renkler ve organik formlarla bezenmiş seramik kaplaması ve özellikle de çatının canlı renkleri ve ilginç formları, kente, dönemi de göz önüne alındığında çarpıcı bir farklılık getirmişti. Lechner’e göre yeni ulusal mimarlığın kaynağı Hıristiyanlık öncesi pagan Macar kültüründe ve yerel halk sanatlarında aranmalıdır. Ve tüm bunlar da aslında “Doğu” kökenlidir, yani İran, Hint ve Sasani etkisi taşır.Böylece yerel, yani ulusal olan zaten “Doğu”dan beslenecektir. Ulusal olmanın yanısıra, Lechner’in diğer bir iddiası da “modern” ve “kentli” olmaktı. Tasarladığı yapılarla ölçek, fonksiyon ve strüktür açısından dönemin teknolojisini ve ihtiyaçlarını takip eden Lechner kent için ulusal fakat yeni ve modern bir stilistik mimarlık aramaktadır. Lechner, bu açıdan da rakip kent Viyana’nın önemli mimarlarından Otto Wagner’e benzetilir.

 

Kentli sorunlara çözüm getiren Lechner, mimarlığındaki ulusallık arayışına daha sonra yine Budapeşte’de yaptığı, bugünkü Jeoloji Enstitüsü (1899) ve Macar Merkez Bankası (1902) binalarında devam etmiştir. Lechner’in eserleri arasında en başarılı bulunan Merkez Bankası binası, iç mekanlarında, cephede ve çatıda organik formlarla biçimsel zenginliğin simgesidir. Özellikle çatı seviyesinde kullandığı floral ve hayvan biçimli ilginç formlar fantastik bir dünya sunar.Bina tamamlandığında ise Kültür Bakanlığı’nın sert tepkisi ile karşılaşan Lechner ve takipçileri kara listeye alınarak hükümetten iş almaları engellenmiştir. Lechner mimarlığı, Avrupa’nın diğer ülkelerinde görülen Art Nouveau gibi romantik denebilecek akımlardan çok farklı bir çizgi izleyen Ulusal Macar Romantizmi’nin ilk örneği olarak kabul edilir. Bu farklılığın en temel nedeni ise Macarlar’da yoğun olarak bulunan çevresinden farklı olma ve bu doğrultuda kimliğini Doğu’dan alınan referanslarla açıklama hevesidir. Böylece Lechner kaynağını Doğu’da arayan Macar ulusal mimarlığının öncüsü olmuş ve kültürel alanda Doğu’ya yönelen arayışın mimarlıkta özgün ifade bulmasını sağlamıştır.

 

Lechner, Macar mimarlık ortamında hem ülke çapında takipçiler, hem de yoğun eleştirilerle karşılaşır. Bu doğrultuda Klein, 19. yüzyılda ulusallık arayışına giren Macar mimarlığının 20. yüzyılda farklı politik görüşlerin ve hareketlerin çarpıştığı bir arenaya dönüştüğünden bahseder.Kültürel hayatın bütün Macarlar’ı yakından ilgilendiren önemli bir aracı haline gelen mimarlık, Macar ulusçuluğu hakkında farklı politik tanımların da rekabetine sahne olur. Lechner’in ulusallık üzerine başlattığı tartışmalar böylece başka yorumlara ve mimari arayışlara kapı açar. Bunlar arasında önemli bir isim Karoly Kos’tur (1883-1977). Mimarlıkta ulusallık arayışını daha gelenekçi bir çizgiye taşıyan ve Lechner’in mimarlığını yapay ve rastlantısal bulan Kos, Macar mimarlığının temelini yeni bir ulus tanımına dayandırır. Kos’a göre, kentlerde yaşayan Macar halkı Alman, Yahudi ve Slav ırkından farklı etnik gruplardan etkilenmiş ve Hıristiyanlık öncesi dönemdeki saflığını kaybetmişti. Macaristan’ın doğusundaki dağlık araziyi kapsayan (ve bugün Romanya sınırları içinde kalan) Transilvanya bölgesi ise, Batı kültüründen uzak kalmış ve saf Macar ırkının özelliklerini koruyabilmişti. Kos, bu inançla Transilvanya köylerine giderek halk sanatını ve mimarisini inceler ve kente, makineleşmeye, endüstrileşmeye ve hatta Batı ve Hıristiyan kültürlerine karşı, sadece vernakülerden beslenen yeni bir ulusal mimarlık söylemi geliştirir. Kos’un mimarlığının ana elemanları asimetrik, masif ve işlenmemiş kütleler, dik eğimli çatılar ve sonuçta pastoral görünümlü romantik bir imgedir. Bodnar, bu tür bir ulusal mimarlık hareketinin ortaya çıkışının başlıca nedenlerini, Macaristan’ın o dönemde büyük oranda kırsal bir toplum olması ve bu nedenle köylülerin Macar kültürel hazinesinin gerçek sahibi olarak yüceltilmesi ve bu şekilde bir yandan da gizli kalmış antikapitalist bir duygunun ifade bulması olarak açıklar.Kos’un Budapeşte Hayvanat Bahçesi yapıları ise içindeki romantizmi daha çocuksu bir heyecanla, konunun içeriğine de paralel olarak, çok daha renkli bir biçimde ortaya çıkarır. Kos, o güne dek kaçındığı Doğu referanslı mimari elemanları özgürce kullanır ve fantastik bir kurgu yaratır. İlginç bir şekilde, Kos’un teorik referansları ve mimarlıktaki naif coşkusu yüzyılın ikinci yarısında Imre Makovecz’in başını çektiği, Organik Mimarlık adındaki yeni ulusallık arayışında farklı şekilde tekrar edecektir.

 

Yüzyıl başından Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan sürede Macar mimarlığının kimlik kurgusunu incelerken, Lechner’in ve Kos’un önderliğini yaptığı bu iki akımın yanısıra bir de Macar mimarlığını bu tür “sıradışı” etkilerden korumaya çalışan akademik bakış açısından bahsetmek gerekir.Budapeşte Teknik Üniversitesi’nin temsil ettiği, Avrupalı ve tarihselci geleneğe bağlı akademik çevrede bu tür “ulusalcı” arayışlar tepkiyle karşılanmış ve Lechner ya da Kos üniversiteye alınmamıştır. Batı Avrupa’dan gelen farklı etkilerin ve iç dinamiklerin yarattığı farklı eğilimlerin aynı anda varolduğu ve tüm Macar toplumu için önemli hale gelen mimarlık, aynı zamanda devletin kültür politikaları tarafından denetlenmiş ve yönlendirilmiştir. Üniversitedeki akademik çevrenin muhafazakarlığının nedenini de imparatorluğun kültür politikalarını uygulayan sıkı devlet kontrolünde aramak yanlış olmayacaktır.

 

Macaristan’ın Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşadığı tarihsel süreç, politik ve kültürel bağlamda hızlı ve keskin değişikliklere yol açar. Savaştan sonra yenik düşen Macarlar, imzaladıkları Trianon Anlaşması ile egemenliklerini kazanmak için ağır bir bedel ödemeye razı olurlar. Anlaşmaya göre Macar topraklarının üçte ikilik kısmı, üzerindeki Macar nüfusu ve doğal kaynaklarıyla beraber kaybedilmiştir. Bu olay, Macar toplumunda etkisi bugün bile hissedilen ciddi bir politik ve kültürel travmaya yol açmıştır. Bu travmanın gözle görünür en önemli sonuçları, oldukça içine kapanık ve muhafazakar bir yönetim olmuştur. Ayrıca, içine girilen ekonomik kriz Macarlar’ı gittikçe artan bir yalnız bırakılmışlık duygusuna sürüklemiştir. Buna paralel olarak, İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreçte Kos’un ve Lechner’in devam eden etkilerinin yanısıra, değişik biçimlerde muhafazakar, Modernist veya ulusalcı bir tavır izleyen bir dizi farklı eğilim ortaya çıkmıştır. Ülkenin hemen batısında yoğun olarak sürmekte olan Modernizm tartışmaları ise Macaristan’da küçük bir grubun temsil ettiği Modernistler’in dışında pek taraftar bulmaz.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Macaristan’daki politik yaşam gibi kültürel yaşam da çok değişmişti. Sovyetler Birliği’nin Stalinist yönetimini model alan yeni komünist hükümet, ekonominin tüm alanlarında olduğu gibi mimari tasarım ve üretimi de, merkezi kontrol altında tutulan büyük ofislerde tekeli altına almıştı. Modernist estetik kapitalizmin ürünü sayılarak yasaklanmış ve Macar mimarlığının “yabancı kültürel güç”lere karşı sosyalizmin değerlerini savunması gerektiği kararlaştırılmıştı. Bu doğrultuda Macar hükümeti tarafından seçilen yol ise diğer herşeyde olduğu gibi Sovyetler Birliği’ni model almaktı. Böylece Sosyalist Gerçekçilik olarak bilinen mimari akım Macaristan’a girmişti.

 

1950’lerin sonlarında Stalinist ideolojinin sona ermesiyle Macar kültürel politikasında değişmeler olmuştur. Modernist estetik tekrar ülkeye girmiş, fakat devlet kontrolü altındaki mimarlık üretimi bu sefer de artan konut ihtiyacına cevap olarak düşük maliyetli, standart ve prefabrik dev konut blokları yapımı üzerinde yoğunlaşmıştı. Mimari üretimi hem mimar, hem de kullanıcı açısından tekdüzeleştiren ve bugün de pek sevilmeyen bu yapı inşa sürecine karşı gelişen tepkisel bir mimarlık benim son olarak ele almak istediğim, yeni bir ulusalcı, bölgesel ve şaşırtıcı derecede özgün bir dil yaratmıştır.

 

Macaristan’ın çevresine kapalı ve merkezi otoritenin sıkı kontrolü altındaki kültürel ve siyasi ortamı göz önüne alınarak incelenmesi gereken bu Macarlara özgü mimarlık akımı, “organik mimarlık” adını alacak yeni bir Macar mimarlığı oluşturma girişimiydi. İki Macar mimarın, Imre Makovecz ve György Csete’nin başı çektiği bu yeni mimarlık yaratma girişimi Macaristan’da varolan baskıcı siyasi otorite ve mimari üretim üzerinde tekdüzeleştirici etki kuran yapı üretim sanayisine tepki olarak doğdu. Her iki mimar da ayrı ayrı 1960’ların başında Budapeşte Teknik Üniversitesi’nden öğrencilerle beraber Budapeşte ve Macaristan’ın güneyindeki Pecs kentinde atölye çalışmaları ve mekan ve malzeme üzerinde deneyler yapmaya başladılar. Budapeşte grubunun başındaki Makovecz’e atfedilen organik mimarlık ilhamını, Macarlar’ın Orta Asya’da sahip oldukları pagan kültür, göçebe yaşam pratikleri ve doğadaki “organik” formlardan alıyordu. Organik mimarlar, ulusal kültürün kaynağı için Bela Bartok ve Ödön Lechner’den, mimari biçim arayışında ise Frank Lloyd Wright, Buckminster Fuller gibi yabancı mimarlardan faydalandıklarını öne sürüyorlardı. Tüm bunların ötesinde, mimarlıkla tinsel ve mistik bir ilişki kuran organik mimarlığın en önemli teorik referansı Rudolf Steiner’in kurguladığı Antropomorfizm’dir. Steiner insan ruhunu anlamak için doğaya başvurur. İnsan ruhu ve tin arasındaki gizemli ilişkiyi doğada arayan Steiner, sanatı ve mimarlığı da bu sırrın tek ifade aracı olarak görür.

 

Makovecz için binanın mistik bir varlığı vardır (building being).Tüm yapı, strüktürel elemanları ve iç hacmiyle beraber bir ruh kazanır, fiziksel varlığının ötesinde bir bütünü oluşturur. Bu türden bir bütünlüğü sağlamak için çatıyı farklı biçimlerde kullanan Makovecz, bazen tüm bir yapıyı sadece bir çatı/kabuk olarak tasarlar. Aynı zamanda Macar halk kültüründen veya şaman mitolojisinden gelen elemanlar yapı içinde kolon veya kiriş gibi tektonik bir elemana dönüşür. Bunun en belirgin örneği pek çok binasında görülen, “hayat ağacı”nı sembolize eden, dallarıyla beraber kolon görevi gören ağaç gövdesidir. Yapıyı yerden aldığını göğe veren ve aradaki yaşamı simgeleyen hayat ağacına benzeten Makovecz’in mimarlığında ağaç gövdesi, yapının taşıyıcı elemanları arasında işlenmeden yer alabilir. Yerel halk dilinde yapı elemanlarına insan bedeninden isimler verilmesine referansla yapı ve canlı bedeni arasında analoji kurarak, yapıyı canlı bir organizma gibi kullanır. Çatı bu şekilde bir kafaya ya da bir maskeye dönüşebileceği gibi, pencereler birer göz, kapı da ağız gibi açılabilir. Bunun yanısıra     Makovecz, mitolojik ya da gerçek hayattan canlılara benzettiği binalarında vazgeçmediği simetrinin, doğadaki mükemmelliğin yansıması olduğunu iddia eder. Makovecz, bugün silinmiş fakat kolektif bellekte varolduğuna inandığı şaman kültürünün maske veya hayat ağacı gibi bazı sembollerini sık kullanır. Mimarlıkta bir arketip arayışıyla Orta Asya göçebe çadırını, Macarca’da da aynı adla anılan “yurt”u mekansal ve yapısal olarak inceler ve yeniden yorumlar. Doğayla ideal ilişkiyi kurmuş göçebe yaşamının içinde mimarlığa dair değişmeyeni arayan Makovecz, mekanda ruha hitap eden mistik bir kurgu yapma çabasındadır.

 

Makovecz’in mimarlığının ilginç olan diğer yönü, taşıdığı kırsal ve romantik imgeye rağmen kent içinde uygulanmış olmasıdır. Fakat işleve bağlı olarak ölçek büyüdüğünde yapıları plastikliğini kaybederek, kent içinde hantal birer yabancıya dönüşür. Makovecz’in yapıları genelde dini yapılar ya da sosyal cemiyet binalarıdır. Bu da yine toplum hakkındaki romantik ideallerine uygun düşer.

 

Bugün de Macaristan’da kabul gören ve hatta kentte uygulamaları bulunan organik Macar mimarlığı, kendi içine kapalılığın ve çevresine baktığında hissettiği öteki olma durumunun ilginç bir mimari ifadesidir. Çocuksu ve naif hayaller ve biçimlerle yaratılmış mimari, Macarlar’ın kendilerini çevrelerinden ne kadar uzak görebildiklerinin göstergesidir. Böylece kendini Batı’dan kopuk hisseden Avrupalı bir halk olarak Macarlar, coğrafya ötesi bir aidiyet arayışına çıkarak, varolan “Avrupalı” mimarlık repertuarının dışında coşkulu fakat yabancı, yepyeni bir ulusal mimarlık kurgusu üretir.

 

Türk mimarlığında ulusalcılık

Köken itibarıyla ortaklıkları olan Türkiye’de ise ulusal mimarlık kurgusu büyük farklılık gösterir. Bu durum, bu ülkelerin içinde bulunduğu bağlam ve ulusal kültürün elemanlarını belirleyen toplumsal hayatın gelişimiyle ilgilidir. Fakat, net bir şekilde söylenebilir ki, Orta Asya kökenli bir kimlik kurgusuna Türk mimarlığında rastlamak hemen hemen mümkün değildir.

 

Türk mimarlık tarihi yazımında İkinci Meşrutiyet’in ilanından itibaren 1910 ve 1930’ların başlangıcı arasında, “Birinci Ulusal Mimarlık” dönemi olarak kabul edilen süreçte mimarların “ulusal” mimarlığın kaynağını tartıştığı kapsamlı bir mimarlık yazını maalesef yoktur. Türk milliyetçiliğinin yükseldiği, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erip yeni bir Türk devletinin kurulduğu bu sancılı dönemin mimarlarının bölgesel karakteri vurgulamak için, Osmanlı ve Selçuklu mimari elemanlarını seçmeci ve yapıştırmacı bir tutum içinde kullandıkları iddia edilir.

 

Bu dönemin önde gelen isimlerinden biri olan Mimar Kemalettin’in Türk mimarlığına ve kimliğine yönelik yazı ve yorumlarına rastlamak mümkündür. Bunlara dayanarak yapılan bir incelemede Mimar Kemalettin’in Türk mimarlığını Arap mimarlığıyla karşılaştırarak ve Bizans etkilerini göz önüne alarak, İslam mimarisi içinde özgün bir kategori olarak değerlendirdiği ileri sürülür.Genel olarak Mimar Kemalettin, Türk mimarlığını Osmanlı mimarisiyle özdeş tutar. Ona göre mimarlıkta ulusa özgü karakterler Anadolu ile özdeşleşmiş, yoğrulmuş bir Türk ruhu ve yine Anadolu’da bulunan yapı malzemelerine bağlıdır. Yine Türk mimarlığını tanımlamak için Selçuklu mimarisini ve yapı tekniklerini inceler ve tuğla kullanımını Orta Asya geleneğine bağlar. Ayrıca, varolan mimari geleneği ve yapıları iyi tanıyıp anladıktan sonra dönemin ruhuna uygun yeni bir ulusal mimari yaratmak gereğinden bahseder. Yıldırım Yavuz’a göre Mimar Kemalettin yazılarında, Batı’dan Türkiye’ye yine yabancı mimarların taşıdığı tarihselci ve seçmeci tutuma karşı çıkar.16 Buna karşın eserlerinde kendisi de eski Osmanlı yapılarından alınmış kubbe, saçak gibi ögeler ve yüzey bezemelerinin ötesinde bir ulusal mimarlık dili yaratamamış olmakla eleştirilir. Dönemin diğer önemli ismi Vedat Tek de aynı eleştiriden benzer şekilde pay alır.

 

Daha sonra 1940’lar ve sonrasında, Sedad Hakkı Eldem’in başını çektiği “İkinci Ulusal Mimarlık” akımında Anadolu yapı geleneği, özellikle de konut tipleri üzerine yapılan araştırmalardan derlenen yapısal ve biçimsel elemanların farklı şekillerde biraraya getirilmesiyle yine tarihselci-seçmeci denebilecek bir tavır uygulanır. Bunun yanında, daha sonraları vernaküler mimariyi ulusal mimarlık tanımlamasında kaynak olarak gören ve bu kuramı daha da geliştirmiş Turgut Cansever ve Cengiz Bektaş gibi mimarların önerdiği farklı yerel/ulusal mimari tanımları ortaya çıkar.

 

Bu kısa değerlendirmenin ardından söylenebilir ki, Osmanlı mimarlığı etkisini taşıyan 1910-1930 arasındaki ilk ulusalcı dönemin Türk-İslam sentezli üslubu bir yana bırakıldığında, Türk kimliğinin mimarideki arayışları hep Anadolu’ya bağımlı olmuş, özelde de genel anlamda bir “Türk Evi”yle özdeşleşmiştir. Türk evini ve geçmişini olumlama aracı olarak kullanılan mistik bir Türk ruhundan bahsedildiğine sıklıkla rastlamak mümkündür.Modernliğe geçiş aşamasında bile zaten “modern olan”ı içerdiği söylenen Türk evi hem eskiyi ve geleneği, hem de sözde modern nitelikleriyle yeniyi içinde barındırır. Böylece hem yerel ve ulusal, hem de modern olma iddiası taşıyan karmaşık bir ulusalcı söylem yaratılmıştır.

 

Sonuç

Macar ve Türk mimarlıklarının bağlamları da göz önüne alındığında ulusal kimlik tanımları konusunda şöyle bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Macar mimarlığı “Doğu”yu mistifiye ederek kendisini, üzerinde durduğu coğrafyanın “öteki”si olarak tanımlamak ister ve “farklı” olan bir mimari üretmeye çalışır. Yani, Macar mimari kimliği ülkenin bağlamıyla ilişkili olarak bulunduğu yerden “farklılık” arayışına dayanır. Türkiye’de ise Doğulu olmak, farklı olmak aslında aksi kanıtlanmak istenen bir tezdir. Türk evinin “zaten” modern olduğu, ya da Türklüğün Anadoluluk’la özdeş tutulması aslında farklılıkları azaltma, yok sayma girişimi olarak görülebilir. Politik nedenlerle de bastırılmış olan Turan ve anayurt Orta Asya fikri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından güç kazansa da, bazı politik gruplara söylem aracı olmaktan ileri gitme şansı yok gibidir. Macaristan içinse, artık hiçbir Macar’ın ya da yakın akraba halkın yaşamadığı bu uzak topraklarla ilgili mitosu kurgulamak ve yaşatmak galiba daha tehlikesizdir. Macarlar bir yandan zaten coğrafi olarak Avrupalıdır ve Doğulu kökenler sahip oldukları kimliğe kültürel bir zenginlik, özgünlük katar. Türkiye’de ise, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türk milletinin ait olma hedefi güttüğü ve bu aidiyeti ispat etmeye çalıştığı “Batılı” olma hedefi, Türk ulusal kültürü kurgusunu “Doğulu” kökenlerden uzak tutmaya çabalar. Böylece ortaya çıkan yerel-ulusal, Anadolulu mimarlık kurgusu daha büyük anlam kazanır. Anadolu “zaten” Batı medeniyetinin de beşiğidir. Mimarlıksa her iki ülkede, tarihi ve kültürel kimliği yeniden üreten bir alan olarak benzer bir geçmişe sahip toplumların, bu geçmişin ulusallık kurgusu içinde nasıl bir malzemeye dönüşebileceğini ya da dönüşmeyeceğini sergileyen önemli bir göstergeye dönüşür.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7092 - unknown - 38.107.179.236