27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

MOSKOVA 1917-2000

 

MOSKOVA’DA ESKİ “YENİ” MİMARİ 18. yüzyılın başlarında, Büyük Petro, Rusya’nın teknolojisini, kültürünü ve hayat üslubunun birçok öğesini Batı etkilerine açmıştı: Rönesans’ı tamamen atlayan Ortodoks Rusya’da Klasisizm, Avrupa gemi yapım tekniği gibi, bilinçle ithal edilen bir üsluptu: Petro, denizcilik kitapları ile mimarlık kitaplarını aynı anda Rusçaya çevirttirdi. Onu izleyen hükümdarların yönetiminde, tam Rusya boyunca kentsel çevre, standart tasarım el kitapları kullanılarak klasik binaların hiyerarşik düzenleri ile donatıldı. Öyle ki, Klasisizm, geleneksel ahşap mimarinin yerini alarak “modern Rus üslubu” olarak kabul görmeye başlandı.

 

19. yüzyılda, geleceğin “Modern Rusya”sının şekli, felsefi, sosyal ve politik tartışmalarda, geleneksellik-çağdaşlık tartışmalarının merkezinde yer aldı. Tabii, bu tartışmalar, otokratik yönetim altında ancak edebiyat, sanat ve mimari ile su yüzüne çıkabiliyordu. 19. yüzyıl Rusyası’nın stilistik gelişimi, Avrupa’da yaşanana paralelse de, içerik ve amacı daha politikti. Klasisizm’i, Rus-Bizans üslubu izledi. Bu üslubun klasik kompozisyonel çerçevesi Rus yerel detayların kullanılması ise, Bizans elemanıydı.

 

1863’te 2. Aleksandr’ın, köylülere özgürlüklerini tanımasını, sosyal alanda olumlu gelişmeleri takip etti. 1870’ler özgürlük hareketinin doruk noktasını oluşturdular. Bu serbestlikle mimaride “Rus üslubu” tartışması büyüdü. Viollet-le-Duc gibi Batılılar, bu tartışmalara davet edildi; birçok mimarlık kitabı ile ülkenin ilk mimarlık dergisi yayımlandı. Türkiye’ye karşı yürütülen savaştaki zafer ve 1878 Berlin Kongresi’nden Rusya’nın karlı çıkması, Batılı akademisyenlerin Rus kültürel ve mimari mirasına indirgemeci yaklaşımları ile birleşince, entelektüeller arasında Batı karşıtı tutum ağırlık kazandı. 1881’de “Halkın İradesi” devrimcileri Çar’ı öldürünce, yerine geçen 3. Aleksandr, ağır bir politik baskı uygulamaya başladıysa da Moskova’da bu süre içinde, hür köylülerden endüstri ve bankacılık hanedanlarına dönüşen grup, sınıfsal ayrıcalıklı otokrasiye hoş bakmıyordu: Ticari ve endüstriyel kültüre dayalı demokratik bir “geleceğin Rusyası”nı tasavvur ediyorlardı. Bu grubun, Moskova’da konut ve işyerleri için ısmarladığı ve başmimarı Shekhtel olan mimari de, sansür korkusuyla propagandanın yapılamadığı durumlarda, mimarinin nasıl politik bir programın dili haline gelebileceğinin özel bir örneğini oluşturdu.

 

Art Nouveau eğilimiyle birlikte malzeme önem kazandı; yaygın Klasisist mimarinin önerdiği kutulara karşıt, serbest plan devreye girdi; Rusya’nın hantal tarihi kaderciliğine karşı, verimlilik, “temizlik”, teknolojik kontrol (1890’larda yapılan bazı evlerde tozlanmaya karşı havalandırma sistemleri bulunuyordu) gibi kavramlar ön plana çıktı. “Yeni mimarinin radikal temelleri” sembolizmin etkisiyle iki ana başlıkta ortaya çıktı: Malzeme ve formdaki fiziksel arayışlara, “ruha hitap etme”, orijinallik gibi sanatsal ve toplumun her katmanına hizmet etme gibi toplumsal amaçlar eklendi.

 

Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan sürede hızlı ekonomik büyüme ve yeni serbestlikle mimaride doğa bilimleri ve mühendislik arasında bağ kurma çabası sonucu, Avrupa’daki ortodoks entelektüeli hayrete düşürecek kadar radikal bir dizi kuramsal fikir gelişti. “Teknolojinin Estetik Görevleri” gibi yayınlar makinenin ve makine formunun yeni “güzellik”in belirleyicisi olan dinamiği üzerinde yoğunlaştılar.Savaşla birlikte inşaat etkinliklerine ara verildiğinde, mimarlık mesleğinin önünde, tasarıma yeni bir yaklaşım durmaktaydı.

 

1917 Devrimi’nden sonra hükümet mimari ve sanatı, iletmek istediği mesajlar için bir araç olarak kullanacaktı. Tatlin, Maleviç ve diğerleri, daha önceleri bürokratlarla alay ederken, birden kendilerini yeni hükümetin kültürel hiyerarşisinde bölüm başkanları olarak buldular. Devrim sonrasının ilk yıllarında, kamusal kutlama ve görsel propaganda faaliyetlerine katılmak isteyen tüm sanatçılar için çok sayıda iş vardı. Fakat bir grup, bir adım daha atarak “yeni sistemin yeni sanatı” için tartışma grupları ve enstitüler kurmaya başladı. Devrim, tasarım mesleğini yeni programlarla tanıştırmıştı. Politik olarak cahil olan nüfusun eğitilmesi, Bolşevik Parti’nin Marksist programında özetlenen direktifler doğrultusunda toplum hayatının tekrar organize edilmesi gerekmekteydi. İdeolojinin yanısıra faydacı nedenlerle de partinin önceliği, kadın nüfusun işgücüne katılabilmesi için rahat kalmasını sağlayacak kooperatif ve kolektif yaşam biçimlerinin başlatılmasıydı. İç savaş sırasında tahrip olan malzeme endüstrisinin 1924’te toparlanması ile Konstrüktivist projeler hayata geçmeye başladılar.

 

Özellikle iki bina, Rus Mimarlar Birliği’nin Sovyet binalarının rasyonalizasyonunun Batılı modellerde mekanizasyon ve ileri teknoloji getirilmesi demek olduğunu gösteren örnekler oldu. Bunlar Moskova Planetaryumu ve Ginzburg’un Halkın Finans Komisyonu için yaptığı Narkomfin konut kompleksiydi. Narkomfin’de çalışanlar için yapılan binanın 50 aileyi barındırması gerekiyordu; fakat aileler binaya taşınınca eski karakterlerini değiştiremeyecekleri için bu, tam komünal olmaktan çok, bir geçiş dönemi yapısıydı. Altı katlı ana blok, dubleks, minimal mutfaklı, F ve K stüdyo daire tiplerinden oluşmaktaydı. Bu bloğun kesiti, o zamanlar Rusya ile yakın ilişki içinde olan Le Corbusier’ye 20 küsür yıl sonraki Unite d’Habitation bloklarında esin kaynağı olacaktı. Bina, strüktüründe de, ekonomik beton çerçeve kullanımıyla teknik olarak da yenilik göstermektedir. Bugün, çatı bahçesinin elemanları hala duruyorlar, fakat zemin kat kolonlarının arası boş değil, duvarlarla kapatılmış. Köprü bir koridorla bağlantılı olan üç katlı yemek ve rekreasyon bloğu ise oldukça değiştirilmiş. Bir zamanların zarif binası, bugün içler acısı bir durumda: Cephe dökülüyor, camlar kırık ve üst katlara ulaşım neredeyse imkansız.

 

Hükümetin din karşıtı eğitim politikasının bir elemanı olarak, ilk planetaryum, şimdi anlaşılması güç bir ideolojik önem taşıyordu: Hala İncil’in Yaratılış mitine bağlı olan nüfusta, bilimsel bir dünya görüşü oluşturmak... Yüksek prestijine karşın, yapı ana cadde üzerinde, ama oldukça dar bir arsa üzerinde konumlanmış durumda. Bu da eğitimsel, yaratıcı bir prensipten kaynaklanmakta: Mimarının da 1928’de belirttiği gibi, “Bir planetaryum, evrim teorisinin popüler bilince işleneceği doğal bir yer olmalı”ydı. Bilimadamları ve Sovyet hükümeti Moskova Hayvanat Bahçesi’nin yanını uygun görerek, Planetaryum’un içinde bulunan Astronomi Müzesi ile birlikte “tarihte süreklilik ve devamlılık” ilkesini halka aşılamayı amaçlamışlar. 1927-1928 yılları arasında Mikhail Barşç ve Mikhail Sinyavski tarafından tasarlanıp yapılan yapı, 500 kişilik oditoryum, projeksiyon ve ses gösteriminin yapıldığı kubbeyi barındıran merkezi dairesel planlı hacim ve bu forma eklenmiş küçük hacimlerde servis ve sirkülasyon birimlerinden oluşmakta. Bu yapı, programatik içeriğinin yanısıra, gerek strüktürü (Netzwerk yarımküresi), gerek finiş malzemeleri, gerek teknik donanımı (Zeiss kubbesel ekran ve optik ünite) ile ileri teknolojiyi göstermek için bir araç fonksiyonu görmüştür.

 

Biz gittiğimizde, bir kumarhaneye dönüştürülmek üzere kapatıldığını gördük. Böylesi etkileyici bir mekanın, yeni yönetim altında alabileceği en ideolojik kimlik “yoktan” para üretilen bir yer olmak olabilirdi herhalde.

 

1997, Moskova’nın 850 kuruluş yıldönümüydü. Özellikle, ünlü Vali Lujkov’un yönlendirmesi ile bir festival havasında geçen “Moskova 850”de -poster, heykel, yayın, veya tüketici ürünlerini içeren- geleneksel propaganda araçlarına bir yenisini, mimariyi de eklenmiş bulduk.

 

Yeni Rusya’nın kimliğini yansıtacak bir Moskova arayışı gündemi meşgul etmesine rağmen, şu ana kadar getirilen önerilerin çoğu da, malesef, yeni Rusya gibi kimlik bunalımında: Yönetim, ne olduğunu tanımlamadan “Moskova Üslubu’nda değil” diyerek projeleri geri çevirebilirken, mimarlar bu üslubun arayışı, içinde geçmişten veya Batılı çağdaşlarından medet ummaktalar. Bu da çoğu kez, soğan kubbeler, sivri kemerler ve Batı’nın popüler finiş malzemeleri ile sonuçlanmakta. Şehrin eteklerindeki yeni uydu konut yerleşimlerinde, anlamsız kulecikler, garip pencereler dikkati çekiyor hemen.

 

Bizdeki uydu yerleşimlerin cumbalı, alaturka kiremitli, pimapen pencereli, garip oranlı, yeni “geleneksel” betonarme konutlarına ve Batılı bahçeciklerine gidiyor aklım, ama gözüme çarpan tabela nostalji yapmadığımı kanıtlıyor: İnşaatı bir Türk firma üstlenmiş; demek ki evden o kadar da uzakta değilim.

 

Seyahati birlikte yaptığımız İngiliz mimarlardan Carlos Villanueva Brandt, “İmparatorluğumuzu geri alıyorsunuz, değil mi?” diyerek söze giriyor. Geçen hafta seyrettiği TV belgeselinde Rus telekomünikasyon ihalelerini Türk firmaların aldığı duyurulmuş. Tabii, gurur verici, ama benim turist olarak, Moskova’da gözlemlediğim Türk varlığı, sadece hemen her büfedeki ucuz Türk gıda mamulleri ve bavul pazarlarındaki mallarımızla sınırlıydı. Rusya, kültürel, sosyal ve ticari anlamda yönünü Batı’ya çevirmiş durumda. Yalnız bu Batı, hız ve beraberinde de geçicilik olarak anlaşılmakta. Rusya’da şu an öylesine bir hız yaşanmakta ki, binaların tasarımı bitmeden inşası bitiyor. Programı belirlenmeden tasarımı tamamlanıyor.

 

1990’ların başında bu süreç şekillenmeye başladığında, Moskova’da özel bir kombinasyon söz konusuydu: Yabancı şirketlerin ofis ihtiyacındaki hızlı büyüme, Batılı anlamda ofis mekanlarının olmayışı ve düşük maliyetler, kiracısızlıktan birçok ofis binasının boş kaldığı Batı’nın tam tersine, kiracıların ofis inşaatı başlamadan içeriye yatırım yaptığı, inşaatın daha başlamadan kara geçtiği, hesaplanamayacak derecede karlı bir sektör oluşturdu.

 

Bir Sovyet Amerikan ortaklığı olan Perestroika, Rusya’daki ilk inşaat firması oldu. Gelecekteki kiracılardan alınan kaparolarla Moskova’nın merkezindeki kimi ofis inşaatlarını gerçekleştirdi. O sıralarda öylesine yüksek bir talep vardı ki, kiralar dünya rekorları kırdı; kiracılar birkaç yıllık kirayı birden avans olarak ödediler, birçok kiracı bunun da üzerine sıra beklemek ve bir dağıtım çekilişine girmek zorunda kaldı. Ofis mekanlarının yanında yabancılar için konutlar ve ilk uydu mahalleler de karlı yatırımlardı bu ilk aşamada.

 

Bu devrenin bir diğer özelliği de hukuksal bir zemini olmamasıydı. Yatırımcı ve müteahhitler için oyunun kuralları, 1992’de şekillenmeye başladı. Moskova yönetimi şehrin yeniden inşasında özel sektörün rol almasına karar verince, yatırım kontratları diye bilinen sistemi getirdi. Arsalar yatırımcı ve şehir arasında bölündü; 49 yıllık bir arsa sahipliği ile özel mülkiyet hukukuna bağlı bina sahipliği mümkün kılındı. Özellikle bu yeni düzenlemelerin, yabancı yatırımı cezbetmesi beklenirken politik dengesizliği göze alamayan Batılı firmalar sektöre girmediler. Fakat Rus firmalar bu rolü üstlenmeye hazırdılar. Belki de fazla hazırdılar. Hemen hemen belli başlı şirketlerin hepsi Perestroika’nın başarısından etkilenerek kendi müteahhitlik firmalarını kurdular. Ön yatırım olmadan aynı başarıyı yakalamak isteyen genç müteahhitler, proje çokluğu nedeni ile kira düzeylerinin düşmesi sonucunda hayal kırıklığına uğradılar. 1995-96’da yaşanan kriz seçimlerin yardımıyla yumuşak geçti. Bu firmaların çoğu geride boş inşaat çukurları bıraktılar. İnşaat da Rus iş adamları arasında moda olmaktan çıktı.Piyasa oturdu. Enka, İdil, S+T gibi sektörel liderler ortaya çıktı. Talepten kaynaklanan cazibesini yitirse de özellikle dev ölçekli projeler halen uygulanıyor.

 

Bundan 80 yıl önce, Konstrüktivist çalışmalar üretebilen Rus entelektüel ortamı da bu hızın içinde kaybolmuş; Carlos’ların Zaha Hadid ve Nigel Coates ile birlikte 10 yıl önce geldiklerinde bavul bavul sanat kitabı aldıkları kitabevlerini tümüyle ortadan kalkmış bulduk.

 

Ticaret, Moskova’da kentsel mekanın sosyal ilişkilerin yeni düzenleyicisi. Mimari de talep ve ihtiyaç doğrultusunda değil, para ve politika güdümünde biçimlenmekte. Mimari anlayış ve prensiplere sahip, yaratıcı çözümler arayan binalar yok değil, ama bunlar istisna olarak kalıyorlar.

 

Belleğim beni yine geçmişe götürüyor: 1990 yazında bir gün bir grup öğrenci, su ararken şehirlerarası yoldan ayrılarak önümüzdeki ilk şehre dalıyoruz. Büyüklük: Sokaklar, daha önce hiç görmediğimiz kadar geniş; boş kaldırımlar, cepheler, dükkanlar hep bir elden çıkmış gibi. Su arayışımız başarısızlıkla sonuçlanıyor: az sayıdaki dükkanlar bomboş. Birkaç kuyruk görünce umutlanıyor; her defasında kuyruğun başına geldiğimizde tek tip konserve bir ürünün verilmekte olduğunu görüyor, ama onun ne olduğunu yine de bilemiyorduk; çünkü üzerinde resim, reklam yok; sadece Rusça yazıyor. Kimse İngilizce konuşmuyor, bize cevap vermiyor. Yazıları anlamıyoruz: Şehrin görkemli mekanları bir labirente, serap kabusa dönüşüyor. Ticaretin camekanından ne işlevi olduğunu çıkarmak mümkün değildi; Rusya o zaman imaj dünyasına adım atmamıştı henüz. Tümüyle sürreel olan bu deneyimde, ticaretin, şehir dokusuna ve görselliğine aktif bir etkisi olmaması karşısında hayrete düşmüştük. Geç dönem Sovyet Moskova’sı ideolojik sembollerle dolu olmasına rağmen, gerekli ticaretten yoksundu. SSCB’nin dağılmasıyla, eski Moskova tamamıyla yok oldu, kentsel mekan değişti. Bugün, 1997’de şehir tam anlamıyla kaynamakta, mimari yüzü de her an değişmekte.

 

İlk aşamada, Perestroika ile, şehrin mekanları canlandı ve kendi ellerinde veya portatif tezgahlarda mal satan insan kalabalıkları ile doldu. Belediye, bu spontane aktiviteyi, pazarlarda, çeşitli stadyumların etrafında ve şehir eteklerindeki sahipsiz arsacıklarda toplamaya kalkışınca, ana cadde ve meydanlar tek kişilik hafif strüktürlü büfelerin oluşturduğu uzun sıralar ile doldu. Ya gazete bayii ya da sigara büfesi görünümündeki bu ticarethanelerin hemen hepsi aynı malları satıyor. Polonya, Türkiye gibi ülkelerden orta kalitede ev ihtiyaç malzemeleri ve bir dizi Batılı gıda ürünü. Moskova’da sayıları yaklaşık 100.000’i bulan bu büfeler, şehrin transformasyonunda önemli bir rol üstleniyor. İlk başta gelişigüzel ve rastlantısal olan bu olgu, bugün metro istasyonları, otobüs durakları gibi noktalarda yoğunlaşarak şehir mekanına belli bir ritim ve strüktür kazandırıyor.

 

Ekonomik gelişmelere paralel olarak beliren gelir dağılımı uçurumu, Türkiye’dekini gölgede bırakıyor. Dolayısıyla, buraya ilk gelen yabancı dükkanlar, Batı’nın pahalı isimleri. Ana caddelerde popüler tanımıyla “yeni Ruslar” Gaultier butiğinden alışveriş ederken, yandaki köşede “sıradan Rus”, sokakta bavul turizmi mallarını denemekte. Kabul etmek gerekir ki, bu süreç, Türkiye’de daha yumuşak bir biçimde de olsa yaşandı.

 

Bu mağazalar, Moskova’da ilk önce şehir merkezinde ve her zaman en prestijli olan, tercihen 1917 Devrimi öncesinde ünlü mağazaların bulunduğu konumlarda açılırken beraberlerinde yeni bir tasarım üslubunu da getirdiler. Ruslar’a yalnızca ticaret değil, Batı’nın imaj bitiş malzemeleri de yabancıydı.

 

Aynı zamanda, büfelerin yerini ucuz olmayan, fakat ünlü de olmayan yeni Rus dükkanları almaya başladı. Bunlar, Rusya’da “Batılı” kabul edilen, bilinçli “tasarımcı” üslubu dekorasyonları, metal ve cam kullanımları, taze renkleri ve pırıl pırıl camlarıyla  -yine Ruslar için büyük bir yenilik- dikkati çeken oldukça büyük dükkanlardı ve ticari aktiviteyi kentsel mekanın bir elemanı olarak konumlandırma görevini üstlendiler.

 

Moskova’nın, ticaret aracılığıyla transformasyonunda son aşama, şehir merkezinde devasa bina kompleklerinin en önemli ve ilk bölümü 850. yıldönümü kutlamaları için Eylül 1997’ye yetiştirildi.Kremlin’in bir ucunda yer alan arsa, bir grup eski alanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş.

 

İsmini de şu an sergi salonu olarak kullanılan, fakat İmparator 1. Aleksandr tarafından askerlerin talim ve eğitimi için inşa edilen Neoklasik yapıdan almakta Menage Meydanı.

 

Proje sadece bu dev kompleksin inşasını değil, daha ötesini de öngörmekte: Şehrin kuzey-güney aksında yer alan eski adıyla Gorki Caddesi, yeni Tverskaya’nın altında yer alacak yeraltı yoluna bağlanması da gündemde. Moskova Mimarlık Enstitüsü profesörlerinden Dimitri Şvidkovski’nin bilgilendirmesine bakılırsa, kompleks, Moskova’nın taban suyu seviyesine ulaşmış durumda ve suyu pompalamak için şehir enerjisinin % 10’u harcanmakta. İnşaat masraflarını, kompleksin ticaret hacminin hiçbir zaman karşılayamayacağı herkes tarafından biliniyor. Zaten, önemli olan nokta da bu değil. Bu projenin ardından, Brenjnev’in Moskova’sı için kentsel gösteriş alanı olan Yeni Arbat, eski Kalinin Prospekt (Caddesi) için de devasa yeraltı projeleri var.

 

Aslında şehrin tüm merkezi bölgesi adeta büyük bir inşaat sahası görünümünde. İlginç olan nokta inşa edilen binaların yeni değil, eskinin taklitleri olması. Burada bir restorasyondan söz etmiyorum: Rekonstrüksiyon, yönetimin ideolojisini aktarmasının en gözle görülür etkinliği durumunda. Vali Lujkov, Başkan Yeltsin’den aldığı destekle Rus ve Moskova tarihinin anıtlarının tarihi ve sembolik önemlerine göre yeniden yaratılmasına önayak olmakta; bununla da kalmayıp yenilerini üretmekte.

 

Bu yeniden yapımlardan ilki, Kızıl Meydan’ın kuzeydoğu köşesindeki bir kilise: Hz. Meryem’in Mucizeler Yaratan Kazan İkonası Kilisesi. Yapı, 17. yüzyılda inşa edilip 1930’larda yıkıldıktan sonra 1994’te kartpostallardaki görüntülerinden yararlanılarak orijinaline benzetilerek yeniden yapıldı. İkinci olarak, bu kilisenin hemen yanındaki İverskaya Kapıları ve Şapeli de yeniden inşa edildi. Üçüncü büyük proje, yine 1930’larda yıktırılan Kurtarıcı İsa Katedrali’nin inşası idi. Özgün haliyle bu katedral, 19. yüzyılda Rusya’da yapılmış olan en büyük proje olma özelliğini taşıyordu ve yapımı hemen hemen tüm yüzyıl boyunca sürdü. Bizans ve antik Rus üsluplarının birleşimi olarak, kendisinin Konstantinopol’ün devamı olduğunu iddia eden Ortodoks İmparatorluğu’nun resmi üslubunun belirlenmesini sağlayan bu yapı, Devrim sonrasında yerine merkezi kulesinde Lenin’in heykeli bulunan Sovyetler Sarayı’nın inşası için yıktırıldı. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile, saray projesinden vazgeçildi ve inşaat çukuruna bir açık hava havuzu inşa edildi.

 

Bu gibi rekonstrüksiyonlara etik olarak birçok mimar karşı çıkıyorsa da, daha şimdiden bu binanın, çevresindeki 19. yüzyıl elemanlarını ve etraftaki cadde ve sokakları canlandırıp kimlik kazandırarak, şehir siluetinde merkezi çepere göre baskın kıldığı, dirilttiği de vurgulanıyor.

 

Kremlin’in içindeki bazı tarihi yapıların da yeniden inşası gerçekleşti. Valinin yeni ürünleri Rus Büyükleri Dizisi de meydanlara dikilmek üzere beklemekte. Bunlardan en iddialısı, Rus İmparatorluğu’nun kurucusu Büyük Petro’nun yaklaşık 90 metrelik bir heykeli de bu yıl, Kurtarıcı İsa Kilisesi’nin yakınlarında Moskova Nehri sularında yerini aldı. Şu an yeni Rus Devleti’nin “üslubu” belirsiz; ama bu gibi projelerle Rus hükümeti ve vali, Devrim öncesi Rusyasının değer sistemine döndüklerini ifade etmeye çalışıyorlar. Bu, aynı zamanda Rus tarih anlayışında ezelden beri var olan birşeylerin devamı olma arayışının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir.

 

MELNİKOV VE KENDİ EVİ

 

Konstantin Stepanoviç Melnikov (1890-1974) Moskova’da doğdu. 1905’de Resim, Heykel ve Mimarlık Enstitüsü’nün genel eğitim veren bölümüne girdi. Daha sonra, eğitimini önce resim sonra mimarlık bölümlerinde tamamladı (1917). Melnikov 20. yüzyılın en mucit mimarlarından biri, aynı zamanda anlamlı mimari formun tartışılmaz bir ustası olarak nitelenmektedir. 20’li yılların ikinci yarısı ve 30’ların başında yaratıcı eğilimlere yeni ufuklar açan ve form oluşturma problemleri üzerine polemiği yoğunlaştıran bir dizi özgün tasarım yaptı. Konsol uzantılar, simetrinin -örneğin yatay bir aksa göre- alışılmamış kullanımı, diyagonaller gibi unsurlarla, ifadeli mekansal kompozisyonlar için yeni olanaklar ortaya koydu. Melnikov’un Sovyet mimarisinin bu zor gelişme aşamasındaki önemi, yeni tasarımlarıyla birçok yerleşmiş imajı bir kenara atması ve yeni mimarinin yayılmasına karşı duran psikolojik engelin yıkılmasına yardım etmesindedir. Melnikov, konstrüksiyonun ve fonksiyonun rasyonel bir şekilde düzenlenmesine büyük önem veriyor, aynı zamanda binanın dış görünüşünün anlamlı olmasına özen gösteriyordu. Melnikov’da mekansal kompozisyon içte de daima görülmemiş bir şekilde çözülüyordu. İç mekanların ustaca bir yorumla şekillendirilmiş olması onun bir karakteristiğiydi. Melnikov yeni mimarinin anlamı güçlü araç ve sistem repertuarını kolaylıkla genişletti. Daha önce görülmemiş olana büyük değer verdi. Melnikov’da geometrik formlar asla deforme olmaz, birlikte serbestçe uyuşur, değişik kompozisyonIarla iç içe geçer, kesişir veya bağlanır, yine de net olarak ele alınmış görünebilir geometrik tanımlarını korurlar.

 

Diğer Sovyet devrim mimarları gibi Melnikov’un da Batı dünyasında -yeniden- tanınması 1960’lar da başladı. 1990 yılında Moskova’daki uluslararası toplantıya Türk delegesi olarak katıldığımız sırada Moskova Mimarlık Enstitüsü Sayın Rektörü, dostumuz Prof. Aleksandr Kudryavtsev’in yakın ilgisiyle Melnikov’un oğlu tarafından kullanıldığı için ziyaret olanağı bulunmayan ünlü evinin içini gezme ve fotoğraflama şansını bulmuştuk. Burada o fotoğraflarla beraber Melnikov ve eviyle ilgili değerlendirmeleri de aşağıda belirtilen kaynaklardan derleyerek sunuyoruz.

 

1960’lı yıllardaki öncü yayınlarda Sovyet devrim mimarisi Batı dünyasının gündemine yeniden girdiğinde onun Alman ve Fransız mimarilerinin bir türevi olamayacak kadar güçlü ve enerjik olduğu anlaşıldı. Çok azı inşa edilmesine rağmen, bu tarihlerde Sovyetler Birliği’nde çok daha fazla mimarlık üretiliyor, Bauhaus’un birkaç düzine öğrencisine karşılık Modern mimariyi öğreten Moskova Mimarlık Okulu yüzlerce öğrenciyi eğitiyordu. Ekim Devrimi, toplumun ideolojisine uygun olarak yeniden yapılanması sözünü vermişti. Ancak, bu zaman istiyordu ve sadece mimarlık mevcut kötü durumla hedeflenen idealin arasındaki keskin farkı Yeni Dünya’nın imaj ve modellerini yaratarak yumuşatabilirdi. Mimarlığın proleter diktatörlüğün sanatı olduğu ileri sürülmekteydi. Mimarlık kaos içindeki Rusya’da düzen ve rasyonalite adaları yaratabilirdi. Mimarlık mit oluşturan bir kurum haline gelmişti.

 

Bu ortamda Melnikov’un adını ilk duyuran 1925 Paris Sergisi’ndeki Sovyet Pavyonu tasarımıdır. Bu sergi, Sovyet otoriteleri tarafından Sosyalist devletin kültürünün ne olup ne olmadığını göstermek için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Paris’te bundan önceki Rus gösterisi 1900’daki 2. Dünya Sergisi’nde olmuş ve Çarlık Rusyası burada Batı’nın görmek istediği şekilde yarı Asyalı imajıyla temsil edilmişti. Fransa 1924’de yeni Rusya’yı siyasi olarak tanımış, şimdi sıra yeni Rusya’nın kültürünü tanımaya gelmişti. Burada atası olmayan yeni bir uygarlığın varlığı kanıtlanacaktı. Sovyet Pavyonu’nun orijinal ve alışılmış Avrupa mimarisinden farklı karakterde olmasına karar verildi. Açılan yarışmayı kazanan Melnikov’un projesi, yıllar geçtikçe zihinlerde Rusya’daki Konstrüktivist hareketin sembolü, cesur Fonksiyonalizm’in tipik örneği olarak yer etti. Militanca Fonksiyonalist Konstrüktivizm’in öncüsü olarak görüldü. Konstrüktivizm’in Konstüktivistlerin reddettiği bazı kavramlarla nasıl kombine edilebildiğine örnek oldu. Paris sergi binası Moskova’da kıskançlıklara da sebep oldu. Öğrencileri bile dedikodulara inanarak Melnikov’a cephe aldı. Melnikov, 1927 Selanik Sergisi için de görevlendirilince bu karşı duygular daha da yoğunlaştı. SeIanik sergi binasından sonra Moskova’da işsiz kaldı. 1926’da Obraztsov’daki otobüs garajları için açılan yarışmaya da davet edilmemesine rağmen Paris’teki garaj tasarım çalışmalarının verdiği güçle projesini gönderdi ve uygulanmak üzere seçildi. Bu binanın ön cephesi Art Deco oymalı süslemelere sahiptir ve Moskova’daki ilk sergi stiIi bina olmuştur. Melnikov’un gerçek eli arka cephede her kapının ayrı ayrı ifadesinde görülmektedir.

 

1925’de Komünist Parti’nin sanat politikalarını açıklayan deklarasyon yayınlandı. Buna göre herhangi bir sanat ürününün sosyal ve politik içeriği için kesin standartlar oluşturuldu. Ancak form sorunu çarpışan eğilimlerin savunucularının serbestçe tartışmasına açık bırakıldı. Deklarasyonu kaleme alan Bukharin’e göre açıktı ki, “biçim” ve “içerik” ayrılabilir kategorilerdi ve her ikisi de düzenlenebilirdi, ancak ayrı ayrı. Melnikov bütün Avant-garde mimarlar içinde bu ayrımı kabule en az eğilimli olandı.

 

1925’de Paris’ten döndüğünde Moskova MimarIık Okulu’nda biçim-içerik ilişkisi tartışması had safhadaydı. Melnikov bunu “mimarlık için fikir” yerine “fikir için fikir” tartışmaları olarak yersiz bulup kendini dışında tuttu. O yıllarda Moskova’daki iki farklı mimarlık yaklaşımı ASNOVA (Yeni Mimarlar Birliği) ve OSA (Çağdaş Mimarlık Grubu) olarak gruplanmıştı. Melnikov kendilerine sırasıyla “yeni” ve “çağdaş” diyen bu iki Avant-garde gruptan da, inşa etmek yerine sadece empoze etmek, model önermek ile uğraştıkları için uzaklaştı. Bu durum ise Melnikov’un izole edilmesine yol açtı. 1927’de Moskova Mimarlık Okulu’nda çıkan kitapta adı yeralmadığı gibi, 1929’da okulun çıkardığı dergide de adından söz edilmedi. Melnikov da eski ve saygın Moskova Mimarlık Derneği ve Şehir Meclisi (yani Sovyet) ile bağlantı kurdu. Bağımsızlığını ilan ederek “kendi”ni oluşturdu. Gerçekten “Proje üzerinde düşünülen zaman içinde düşünceler durmadan bir sonuca varmaya çaIışır. Birçok şeyin defalarca baştan gözden geçirilmesi gerekir. Bu esnada taban tabana zıt olanaklar çarpışır. Çalışmam sırasında şahsen birtakım çizimlere ve eskizlere gerek duymam, hatta zararlı bulurum. Çizim düşünceler üzerindeki özgür yargıya zarar verir, bilinçli olarak reddedilse bile, grafik olarak gerçekleştirilmiş olan çözümü destekIer. Tasarım çalışmasının ilk aşamasındaki çizimIer böyledir. Tamamiyle teknik ve kompozisyonel olmayan eskizler başka. Onlar mimarın çalışması için yararlı ve gereklidir’’ diyen Melnikov için bir grubun mimariye yaklaşımına angaje olmak zaten olanaksızdı.

 

Melnikov’un 1927’de Moskova’da Krivoarbatsky Perevlok No.10’da inşa ettiği, kesişen iki daire planlı kendi evi ‘’Yeni Ekonomik Politika’’ Rusya’sının sembolik strüktürlerinden, genel kabulleri en çok sarsan, problematik, herkesinkinden farklı bireysel bir tepki davranışını sergilemektedir. ParIak nitelikleri ile eleştirmenlerin gözünü alan, yarım yüzyıldır kafalarını karıştıran bu ev referans kalıplarının hiçbirine tam uymaz. Melnikov’un ev tasarımı, kendisinin iddia ettiği gibi, konut sorununa uygulanabilecek bir öneri midir, yoksa devrimin yok etmesi gereken bireysellik ve bireyselliğin ortaya getirilişi mi? Bir avant-garde’ın Rusya’nın mimarlık mirasına bir katkı çabası mı? Son olarak, politik ve sosyal bir davranış mıdır, yoksa, bir insanın kendisini ve ailesini barındırmak için çok kişisel arzularının bir sonucu mudur? Bu karışıklığın nedenlerinden biri bir yanlış değerlendirmedir. Sanıldığının aksine devrimden sonra konut mülkiyeti kısıtlanmamış, tek aile evleri Sovyet kentlerinde bir istisna değil, bir kural olmuştur.

 

Melnikov’un silindire ilgisine batılı kaynak olarak Amerikan tahıl siloları görülebilir. Ancak, günün enternasyonal akımlarından çok, Melnikov’un klasik Pürizm’e olan uzun süreli ilgisi, Rusya’nın geleneksel primitif el sanatlarına olan saplantısı ve sosyal ütopyacılığı evinin biçimlenişinin temel belirleyicileri olmuştur. Melnikov hiçbir zaman birtakım resimli yayınları veya başvuru kitaplarını incelemeye veya özellikle yabancı yapıları tetkik etmeye ihtiyaç duymadığını, gerçek bir mimarın da belirli bir stile bağlı bir eğilimi bile olsa buna ihtiyacı olmayacağını ileri sürer.

 

Kesişen silindirleri Melnikov’un kullanışındaki pürizm estetiğinin etkisiyle ilk bakışta, evin klasik özellikleri farkedilememektedir. İki yönde simetri için gösterilen çaba, yalancı kolonlarla çerçevelenerek sarayımsı bir görüntü kazanan ön cephe ve fonksiyonel çözümsüzlüklere rağmen tam ortaya yerleştirilen giriş kapısı ile bina, sürpriz şekilde Moskova’nın geç 18. yüzyıl evleri ile aynı ruhu yansıtmaktadır.

 

Kırsal tekniklerle bina üretimi devrimin temel ilkeIerine aykırı olsa da bu sırada hala geçerli ve savunulan birşeydi. Melnikov da bu görüşlere sempati duyarak kendi evinin hayli yenilikçi döşeme sistemleri için kırsal marangoz tekniklerini kullandı. Duvarlar için de diğer bir kırsal teknik olan harman tuğlası + sıvayı tercih etti. Altıgen pencere tipini de 17. yüzyıl surlarının burçlarından örnek aldı. Ancak örneğin aksine, kullanım sırasında ihtiyaca göre kapamak veya pencere yapmak üzere duvarIarda bu boşluklardan çok fazla sayıda bırakıldı. Bu küçük evde 60 pencere ve 150 adet de pencere olabilecek boşluk bırakmış olması ve ön cephedeki büyük cam yüzey, Melnikov’un ışığa ve havalandırmaya verdiği önemin göstergesidir. Havalandırma sağlamak amacıyla bütün uyuma alanları birbirine açıktı ve tozu önlemek üzere duvarlar parlak yüzeyli taş kaplanmıştı. Yataklar için de taş altlıklar yapılarak yine toz önlenmeye çalışılmıştı. Evde iç duvarların taşıyıcı olmaması, mobilya düzeni ve döşeme konstrüksiyonu da ilginçti.

 

Zamanın eleştirmenleri evi bireysel, prensip yoksunu, burjuva evi olarak eleştirmiş, Melnikov’u geçersiz sosyal idealler taşımak, eski yapım teknikleri kullanmak ile suçlamışlardır. Melnikov ise silindirlerle ilgili olan bu denemesinin sosyal konutla ilgili olduğuna inanıyordu. Bu eleştirilerden önce “kesişen silindirler” şemasında daha çok insanın yaşayabileceği küme veya dizi biçimli örnekler geliştirdi. Bazı mimarlar ise bu fikirleri korsanca da olsa kullanarak Melnikov’u takdir ettiklerini dolaylı olarak gösterdiler. Bu aşağı-yukarı doğrudan taklitler Melnikov’un etkisinin yerleşmesine sebep oldu. Ama bu kadarla da kalmadı. Çünkü gerek Orta Asya göçebelerinin gerek büyük Rusya köylülerinin konut problemine uygulandığında, Melnikov’un silindirlerinin kırsal hayata ya da en azından anti-urban ve geleceğe yönelik ütopik yerleşme projelerine ne kadar uygun olduğu görülür. Binanın düşük maliyetini övenler ve Leningradlı ütopist Çernikhov gibi, yalın estetiğinden etkilenenler de vardı. Fakat Melnikov’un şehir formu olarak kullanılan kübe pratik ve sembolik bir alternatif olarak silindiri seçmesi çağdaşlarını da etkilemiştir. Melnikov ve onun Rus izleyicilerinin silindirik projelerini, Le Corbusier’nin benzer eserlerinden ve özellikle Amerikalı mühendislerin kreasyonlarından ayıran şey bütünüyle formal ve pratik yaklaşımından farklı olarak sosyal ve biraz da anarşik bir tutumun öne çıkmasıdır.

 

Parti ileri gelenleri silindirik evi yalnızca ekonomik değil güzel ve fonksiyonel bulduklarından bu sistemin bir dizi kamu binasında da denenmesini istediler. Melnikov da bunu yaptı. Önce toplu konutIa, sonra iki işçi kulübünde, son olarak da bir askeri akademi için önerisinde. Bunlardan Zuev fabrikası işçi kulübünde kesişen silindirler yuvadan tiyatro ve sahnesine, toplantı salonuna kadar çok farklı fonksiyonlar için kullanılabiliyordu. Melnikov silindir dizisi şemasını 1930’da Moskova Frunze Askeri Akademi yarışmasında da tekrarIandı. Burada tekrarlanan silindirler orduya bir kişinin hakimiyetini değil, Kızıl Ordu’nun idealine uygun bir düzeni simgeliyorlardı. Ancak yarışmayı tam aksine, masif dikdörtgen bir Rönesans sarayı modeli bina önerisi kazandı.

 

Melnikov silindirin sağladığı serbest mekanlarda herhangi bir ihtiyaca uygun düzenlemenin kullanıcılar tarafından kolayca gerçekleştirilebileceğini düşünüyordu. Tabii aynı anda Ginsburg ve Alexander Vesnin de kübü aynı amaçla deniyorlardı. Ancak Melnikov, silindire dayalı bir mimari dil yaratma uğraşı içindeyken bile çok başarılı işçi kuIüpleri projelerinde çok değişik formlar da geliştirebilmiştir.Bunlardan en bilineni Rusakov kulübüdür.

 

MOSKOVA METROSU Yönetim metroyu, “Yeni Sosyalist Moskova’ya açılan bir pencere” olarak görüyordu. Moskova, Akademisyen Şçusev’in sözleriyle tüm SSCB için “bir model ve odak noktası”ydı. İşçilerin dünyanın en iyi metro modelini yapma uğraşılarının ardında, kapitalist ülkelerin düzeyinde, hatta onlardan da ileri bir metro inşa etme isteği vardı. Metro projesinden sorumlu yönetici Kaganoviç şöyle yazmıştı: “Pekçok sosyalist proje gibi, örneğin Dinyeper santralı gibi, metromuz da burjuva ülkelerce büyük bir şüphecilikle izlenecek.” Kaganoviç, açılış konuşmasında gururla ve duygulanarak tüm inşaatın Sovyet malzemeleri, Sovyet işçileri ve uzmanları tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı. “Metronun zaferi sosyalizmin zaferidir” dedi. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ortalarında (1933-1937), bu, Batılı teknisyen ve mimarlara gereksinme duyulan ve Batı teknolojisine bağımlı olunan önceki duruma karşı kazanılmış bir zaferdi. 1924’de “Yeni Moskova” planlamasının başlamasından sonra, yeni bir ulaşım sistemi için sürekli biçimde talepler dile getiriliyordu. 1930’da nüfus 1917’nin neredeyse iki katıydı. Otobüs ve tramvaylarda kalabalıklık oranı % 100 artmıştı.

 

Metro ağının yapımı inanılmaz bir hızla gerçekleştirildi. 20 yıl içinde 65 kilometrelik yolda 45 istasyon yapıldı. Metro konstrüksiyonunun yapılış biçimi üzerinde kesin önsınırlar belirlendi. İki farklı istasyon platformu tipi saptandı: Yüzeye yakın konumlanan, büyük “kaz-ve-doldur” tipi istasyon ile derinde yeralan, masif ve kalın sütunlu tünel tipi istasyon. Birincisinin düz tavanları ve iki dizi ince sütunları bulunuyordu. Diğerinin ise, her istasyonun kendine özgü üç adet beşiktonozlu mekanı vardı. Mimarlara kalan ise duvarları süslemekten ibaretti. Bu diğer yapılara da süslemenin çabucak sıçramasına neden oldu. Daha önemlisi de kapitalist Batı’dan ayırdedilebilecek bir Sovyet mimarlığı arayışı sözkonusuydu.Milyutin burada çağdaş bir kaynak olarak verilebilir. Sosyalist kentlerin inşası konusundaki kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra işlevselcilerin aşırılıklarından yakındı: “Sanatsal tasarımın araçlarının ‘prensip olarak’ inkarı nihilizmden başka birşey olamaz; bu kapitalist rasyonalizminin düşüşü ve ...en uç noktasına götürülen işlevselliktir.”

 

Makina estetiğine yönelik olan, oldukça soyut mimari semiotik Birinci Beş Yıllık plan (1928-1933) sırasında geçerliliğini kaybetmişti ve hala da itici sayılıyordu. 1930’a dek Moskova’da yaşayan Hannes Meyer, Le Corbusier’nin Tsentrosoyuz binasını bir tehdit olarak görüyordu. “Bu cam ve beton ‘orjisi’ bitirilmeyecek, salt kullanılan malzemelerden dolayı durdurulacak.” Proleterya mimarlığı hiçbir zayıflık göstermemeli, fakat anıtsallığında bir güç ve önem duygusu yansıtmalıydı. Salt işlevsel mimariden çok daha fazlasını talep eden bu önerme, 1920’lerin ilk yarısında, Sovyet Rusya’nın ilk büyük mimarlık yarışması sırasında, Kirov’un Emek Sarayı üzerine 1923’te yaptığı konuşmada açıkça belirtilmişti.

 

İlk metro hattının peron, giriş ve yerüstü pavyonları kısıtlı bir yarışma sonucunda elde edildi. Bunlar Moskova Sovyeti’ndeki Beyaz Oda’da sergilendi. Birinciliği iki proje paylaştı. Biri Vesnin Kardeşler ve Le Corbusier’yle birlikte çalışan Kolli’ye aitti. Diğeri ise Ekim Devrimi’nden bu yana Sovyet Dor üslubunun geliştirilmesiyle ilgilenen Fomin tarafından yapılmıştı. Kolli’nin Myasnitskie Vorota (şimdiki Kirovskaya İstasyonu) ve Fomin’in Krosnuie Vorota (şimdiki Lermontovskaya İstasyonu) tasarımları özgün biçimleri değiştirilmeden inşa edildi. Fomin 1936’da klasik kültür miraslarının liberal kullanılışı konusunda şunları söyledi: “Bir yapı uyumlu, kendi içinde bitmiş ve bütünsel bir organizma olarak yapılır. Düzen ve disiplin kompozisyonunun temel unsurlarıdır.” Aynı raporda Kolli, Lenin’in kültür mirasının özümsenmesi konusunda söylediklerinden alıntılar yapar. Başka bir raporunda ise formalizme, bezemelere olan düşkünlüğe saldırır: “Sosyalist çağın geliştirilmesinde geçmiş yüzyılların mimari formlarının mekanik transferini reddediyoruz.” Kolli’nin atölyesi ilk metro hattının inşasında gerçekleştirdiği projelerinin sayısı nedeniyle temiz tasarım standartların belirlenmesinde önemli rol oynadı. Kolli grubu iki ayrı tasarımı birden (Mynasnitskie ve Smolenskaya İstasyonlarını) giriş pavyonundan perona kadar tüm elemanlarıyla gerçekleştiren tek atölye oldu.

 

Krasnuie İstasyonu yarışmasının sonucu 1930’ların ortalarında Sovyet mimarisinin durumunu gösteren bazı özelliklere sahiptir. Batı’nın Stalinist despotizm konusundaki polemiklerini yalanlar. Fomin’in tasarımları 1920’lerin akademik geleneğini sürdürür. İlya Golosov daha önceleri izlediği Konstrüktivist görüş açısını terkeder. Ladovskii ise akılcı fikirlerini pratiğe dökme fırsatı bulur. İstasyon peronları için Fomin’in hazırladığı tasarım, Paestum üslubunda masif sütunlara yer veren Golosov’un tasarımına yeğlendi. Giriş pavyonundaki kasetli tavan, tonozlu geçitler ve devasa heykeller de hoş karşılanmadı.Fomin bu pavyonu yalın, klasik biçimlerle tasarlamıştı. Fakat, o da metro girişini büyük yarım kubbelerle örten Ladovskii’ye yenildi. 1934’de bir kavşak noktası olarak tümüyle yeniden biçimlendirilen Dzerjinskaya İstasyonu’nda Ladovskii’nin tasarladığı herşey, heykeller ve oturma bankoları haricinde, aydınlatma ayrıntılarına kadar tümüyle gerçekleştirildi. Oysa, kendisi daha önce hiç yapı inşa etmemişti. Mimar, burada 1930’ların ortalarında, bu tünel tipi istasyonun mühendislik ve teknik içeriğini vurgulamak için mermer kaplama şeritlerine yer verdi.

 

1932’de küçük mimar grupları yerine merkezi “Tüm Sovyet Mimarlar Birliği”ne geçildiğinde, Moskova’daki pratik tasarım işleri mimarlık için on, şehir planlaması içinse dokuz atölyeye devredildi. Bunlar akademisyen ve pratisyenlerin önderliğinde çalışıyordu. Özellikle metro projesi üzerinde çalışan bir atölyeyi Kravets yönetiyordu. Yeraltı mimarisi konusunda çalışan bu grupta genç mimarlar çoğunluktaydı. Ne Joltovskii ne de onunla birlikte çalışanlar metroyu tasarlama konusundaki rekabet ortamında yeralmadılar. O sıralarda Gelfreikh ve Şçuko tüm emeklerini Sovyetler Sarayı proje yarışması için harcıyorlardı. Bunun tek istisnası daha önce tasarladıkları Lenin Kütüphanesi giriş mekanının gerçekleştirme aşamasında yaptıkları danışmanlıktı. Şçusev kendi tasarladığı ve henüz bitiremediği Kazan İstasyonu ile Moskova Oteli’nin metro girişlerinin birleştirilmesi işinde çalıştı. 33 yaşındaki ortağı Çeçulin, Sovyet Gençlik Kuruluşu’na adanmış olan Komtsomolskaya İstasyonu’nu berrak ve zarif renklerle boyadı. Pembemsi sarı mermer, krem rengi karolar, tunç kafesler ve lambalar kullandı.Kievskaya İstasyonu’nda ise Ukrayna’nın ulusal renklerini kullandı: Kahverengi, sarı ve bej. Duvarlar ve tavanlardaki mısır koçanı resimleri Sovyet tarımını simgeler. 1930’lar, 40’lar ve 50’lerde yapılan binalarda görülen biçim dili 1925’de Lenin anıt-mezarı ve 1931-32’de Sovyetler Sarayı için yapılan tasarımları hatırlatır. “Mimarlık emekçileri” binalarında küre ve insan vücudu gibi plastik biçimlerle devlet simgesi Kızıl Yıldız’a yer verdiler. Konstrüktivist estetiği yadsımışlardı.

 

36 yaşındaki mimar Alabyan ve 32 yaşındaki mimar Simbirtsev Kızıl Ordu Tiyatrosu’nun tasarımını beş kollu Kızıl Yıldız motifi üzerine kurdular. Arbatskaya İstasyonu girişinde Teplickii de aynı motifi kullanmıştır. 31 yaşındaki Duşkin bugün Kropotkinskaya olarak bilinen Sovyetler Sarayı’ndaki metro girişi tasarlama işini aldı. Bu istasyon tümüyle beyaz ve gri renklere ağırlık verilerek gerçekleştirildi.Kalın sütunların arasında ışıklandırma hafif tutuldu. Bu sütunların en büyüğü tavana bir Kızıl Yıldız biçimi oluşturarak bağlanmaktadır. Bu istasyon açıldığında çok olumlu eleştiriler aldı. 1937’de Birinci Mimarlık Kongresi’nde Frank Lloyd Wright tarafından da övüldü. Wright şöyle dedi: “Moskova metrosu çok iyi planlanmış saray gibi istasyonlardan oluşuyor. Ben ilk yapılan ve daha yaın olanları tercih ediyorum...Moskova metrosunun yanında New York metrosu kanalizasyon sistemi gibi.”

 

İnşaat sırasında “metro için mermer” konusunda verilen raporlar sürekli olarak yayınlandı ve birer gurur kaynağı oldu. Milyonlarca yolcu için yapılmış bu “saraylar” geçmişte tatmin edilemeyen gereksinmelerle bağlantılıydı. Benzer bir anlayışla, Birinci Beş Yıllık Plan sırasında işçiler Çar’ın sarayından kendi işçi kulüplerine eşya taşıdılar. Öte yandan, iyi kalite mermerin kullanılması çok önemliydi. 1930’ların ortalarında bir metrekare mermer 280 ruble kadardı ve bu fiyatıyla mermer diğer dayanıklı yer kaplama malzemelerinden daha ucuzdu. Metrekaresi 180 ruble olan seramik karolar çok kısa bir süre içinde çatlamaya başladı. Savaşın başlamasından 10 yıl kadar önce Eğitim ve Kültür Komiseri olan Lunarçarskii “inşa etme” kavramının yeni anlamı üzerine şunları söyledi: “Yoldaşlar, bir sanatsal dışavurum aracı olarak mimarlığın bizim için önemi çoktur. Bunun nedeni de sadece bizim çok sayıda yapı inşa etmemiz değil. Mimarlık bizim Sovyet sanatımızın en dışavurumcu kolu haline gelmektedir. Devamlı inşa etmekten sözettiğimiz için yeni tür bir yapılaşma gerçekleştiriyoruz.Mantıksal olarak yeni bir dünya analizi hazırlamış bulunuyoruz. Bizim yapmak istediğimiz, günümüzün derin anlamını yansıtmaktır.”

 

Birinci istasyonun açılmasından hemen sonra önemli sanat dergisi İskusstvo’da, metroda heykellerin ve freskoların gönülsüzce kullanılmasını eleştirdi. Bu değişmeliydi. 1938’de açılan ikinci metro hattı için mimar, ressam ve heykeltraşlar her istasyon için farklı bir tema üzerinde ve birlikte çalıştılar.

 

Kızıl Meydan’daki istasyonda Manizer’in onsekiz heykeli Ekim Devrimi’ni ve yeni sosyalist toplumun yaratılışını betimler. Duşkin ise heykelleri ikişerli gruplar halinde yerleştirdi. Burada duvarların ve tavanların beyazlığı baskın bir ögeydi. Siyah mermerden yapılan kaide düzeyini, beşiktonozların kırmızı ayrıntılarını ve tunçtan yapılmış havalandırma ızgaralarını ikinci plana düşürüyordu. 1939’da New York’taki Dünya Fuarı’nda Mayakovskaya İstasyonu’nun bir maketi sergilendi. Tasarım Duşkin ile ressam Deineka’nın ortak bir çalışmasıydı. Mayakovskaya İstasyonu çok derinde bulunmasına rağmen, pembe mermer ve paslanmaz çeliğin kullanıldığı ince sütunları sayesinde canlılık ve hafiflik etkisi yansıtır. Deineka tonozlu hacimlerin arasındaki kubbeleri mozaiklerle bezedi. Adeta Moskova göğü üzerine başkentteki günlük yaşamın kuşbakışı görünümleri resmedilmişti. Bu etki özel ışıklandırmayla daha da güçleniyordu. O zamanki havaalanında yeralan, Velenskii ve Erşor’un birlikte tasarladıkları Aeroport İstasyonu da olumlu karşılandı. Bu istasyon eliptik kesitli bir tonoz ile örtülü sütunsuz ve yalın bir perondan oluşuyordu. Hafiflik duygusu parlak ışıklandırmayla ve alçı bezemeler üzerindeki akışkan çizgisel şeritlerle vurgulanıyordu. Bu alçı işleri ve dekoratif ızgaralar o zamanın uçak tasarımına özgü biçimlerdi. 1950’lerin ortalarına kadar Sovyetler’de çarpıcı görsel imajlar vermeyi amaçlayan ve öykü anlatan bir “Architecture Parlante” (konuşan mimarlık) egemenliğini sürdürdü. Aeroport İstasyonu bugün Batılı izleyiciye Art Deco’yu anımsatır. Fomin’in Sverdlov Meydanı’ndaki istasyon tasarımında, ikinci metro hattındaki diğer tüm istasyonlarda olduğu gibi, içinde bulundukları semtlerdeki bazı yapılara referans verilmiştir.

 

Üçüncü hattın tasarımı savaşın başlamasından önce bitirilmişti. 1941’de Sovyetler savaşa girdiklerinde tüm atölyeler kapatıldı. Buna karşın, metronun yapımı yine de sürdürüldü. “Kolektifler” barış zamanı gereksinimlerini karşılamak için çok uğraştılar. Plastik sanatçılar yaptıkları anıtsal heykeller ve resimlerle duygsal tepkilerini yansıttılar. Kullanılan temalar arasında gerçek olayları, örneğin partizan faaliyetleri, Sovyet ordusunun zaferleri, ülkenin korunması, halkın savaşa katılımı gibi konular bulunuyordu. 1943-44’de yedi yeni istasyon açıldı; şehir merkezi kültür parkları, önemli merkezler ve büyük fabrikalar arasında bağlantılar sağlanmıştı. Kentin güneydoğusundaki otomobil fabrikası da metro hattına dahil edilmişti. Savaşın bitmesinden sonra Duşkin bu temiz, Konstrüktivist istasyon tasarımı ile Stalin Mimarlık Ödülü’nü kazandı. Deineka’nın tasarladığı Novokuznetskaya Istasyonu tavan mozaikleri Leningrad’ın kuşatıldığı sırada Alman bombalarından korumak için uzun müddet yeraltında saklandı.

 

Dairesel biçimdeki dördüncü metro hattı üzerinde 1950-54 arasında yapılan onaltı istasyon vardır.Her metro hattı bu dairesel sistemle kesişir ve aktarmalar yapmayı kolaylaştırır. Bu istasyonları süsleyen tüm mozaik ve heykeller Faşist saldırganlara karşı kazanılan Sovyet zaferini ve bunun önemini simgeler. Konuya verilen öneme paralel olarak dekorasyon da fazlalaştırılır. Bu, Sçusev ve ressam Korin’in gerçekleştirdiği Komtsomolskaya Dördüncü Hat İstasyonu’nda en anıtsal ve garip şeklini almıştır. Sözkonusu derin tünelde kalın sütunlar, abartılı Neo-Barok alçı işleri, altın renkli silmeler ve ağır tavan mozaikleri bulunur. Bunların yanısıra bir sıra parlak kristal avize vardır. Bu istasyon da Stalin Mimarlık Ödülü’nü kazandı. Ancak 1954’de Kruşçev’in eleştirileriyle tartışma konusu da oldu: “...istasyondaki ciddi eksikler...geçmiş mimari metodların kullanımında aşırıya kaçılması... bezemelerdeki fazlalık. Bu arkaizme, tipik bir Barok tarzı abartılı bir dışavuruma yolaçmıştır. Sovyet mimarisinin anıtsal çalışmalarına tamamen aykırıdır.” Korin, Novoslobodskaya İstasyonu’nun holündeki büyük duvarda barışı simgeleyen bir mozaik yaptı. Dünya barışı teması tarlalardan ve ormandan izleyenlere doğru yürüyen bir kadın ve bebeği ile simgelenmiştir. Arkasında altın renkli bir buğday başağı üzerine orak-çekiç ve Kızıl Yıldız yerleştirilmiştir. En arkada beyaz barış güvercinleri ve umudu simgeleyen mavi şerit resmedilmiştir.

 

Ancak istasyonların hepsi bu tür bir duygusal mizansen yaratmazlar. Selenin ve Pavlov’un Serpukhosvkaya’sı (bugünkü Dobruininskaya) İstasyonu bunun tek istisnası değildir. Bu istasyonda hiçbir alçı işçiliği uygulanmamış, tavanda çıplak betona, yan duvarlarda kum rengi mermere, zeminde de gri granit kaplamaya yer verilmiştir. Tavanda floresan lambalardan oluşan zigzag yerleştirilmiş bir aydınlatma düzeni bulunur. Stalin’in profilini gösteren bir mozaik sonraki yıllarda kaldırıldı. Ama, mermerin Moskova Metrosu’ndaki yeri aynı kaldı. Mimarlığa yönelik bir akademik yaklaşım Sovyetler’de çok sonraları da gelişmeyi sürdürdü. Hannes Meyer’in 1942’de Meksika’da yazdıklarından şu alıntı 1970’lerin ikinci yarısındaki süper-işlevselcilerce dikkate alınmalı: “Sovyet mimarlığı Modern Mimarlık anlayışında olduğu gibi mimarlığın sadece teknik bir mesele olduğu fikriyle sınırlanmamıştır. Bu düşünce kitlesel malsahipliği olgusu sayesinde ortadan kaldırılmıştır. Onlar kentlerini inşa ederken kolektif emeğin kahramanlarını onurlandıran sanat yapıtlarıyla çevrelenmek istiyorlar. Ve sonuç olarak mimarlarından kendi tarihlerine derin bir saygı göstermelerini talep ediyorlar. Her yeni kültür süregelen değişimlerinin başarısı için geçmişte yapılanların en iyisini seçmelidir”.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7182 - unknown - 38.107.179.237