TOKYO 1970–2000
Tokyo’nun Modernleşme macerası 19. yüzyılın ikinci
yarısındaki Meiji Dönemi’nde ani bir hevesle başlar. Ancak kentin günümüzdeki
şeklini almaya başlaması, bir sonraki Taisho Dönemi’ne (1912-1924) rastlar.
Tokyo’da gerçek anlamda birtakım değişikliklerin başlamasının bu döneme
rastlamasında başka etkenler de vardır. Bunlardan biri, kenti yerle bir eden
Kanto depremi (1923), diğeri ise ülkede bu dönemin simgesi olarak da kabul
edilen demokratik rüzgarların esmeye başlamasıdır. Ayrıca, 1920’lerden itibaren
sadece konut mimarisiyle kalmayıp, Tokyo’nun alt yapısı da hızla gelişerek
büyük değişikliklere sahne olur. Daha o zamanlar Londra, New York, Paris,
Viyana gibi pek çok Batılı metropollerde gerçekleşen Endüstri Devrimi, çalışan
kitlelerin hareketleri, yeni demografik oluşumlar sonucu gelen kentsel
sorunlara birtakım planlı ve akılcı yaklaşımlar ön görülürken, benzeri
sorunlara karşı Tokyo kırsal kökenli yapısından günümüzün çok merkezli
(polycentric) dev metropolüne ani bir sıçramayla, hatta plansız olarak ulaşır.
Tokyo’nun bu ani metropolleşmesi, ilk bakışta görsel
çatışmalar sergileyebilir. İşlevsel olarak da kentin değişik ölçeklerindeki
bütün ve parçalar arasında yüksek verimlilik ilişkilerini esas kabul eder. Bu
tanımlama, özellikle günümüz Tokyo metropolünün merkezi kısmını oluşturan
(İmparator Sarayı merkezli) yaklaşık 60 km. çapındaki dairesel alanı içerir. Bu
alan, Tokyo’nun güneyindeki körfez bölgesini saran ve kısmen metropolitan
idaresine, kısmen de komşu illerin (Kanagawa, Saitama, Chiba gibi) idarelerine
ait yönetimsel bir coğrafyadan oluşur.
Merkezi kısım genel olarak iki ayrı yaygın kent dokusu
olarak incelenebilir: Biri, sözkonusu 60 kilometrelik alanı sürekli bir halı
şeklinde kaplayan, yüksek yoğunluklu ve nispeten düşük kat yükseklikli
(ortalama 2-3 katlı) yapı adalarından oluşan konut platformu; diğeri ise,
ticari ağırlıklı ve ayrı ayrı özel işlevleri olan, büyük ölçekli ve kat
yükseklikli büyük yapı adalarının biraraya geldiği ve bunların bir önceki konut
platformuyla da kısmen örtüştüğü altmerkez kentler (Shinjuku, Shibuya,
Roppongi, Ikebukuro, Ginza gibi). Ayrıca, bu her iki genel dokunun daha alt
ölçeklerine inildiğinde başka dokular da vardır.
Özellikle konut platformu, 20. yüzyıl başlarındaki
Japonya’yı ziyaretinden sonra A.C. Beard’in de tarif ettiği, bir grup
yerleşimin biraraya getirdiği mozaik biçimindeki mahallelerden oluşur. Bu
platform, esas bina tiplerini biraraya getiren bir konteynere benzerken,
topoğrafyaya uyum sağlayabilecek esnek özelliklere de sahiptir. Topoğrafya
olarak Tokyo, tepelik Musashino ile Sumida ve Ara nehirlerinin denize döküldüğü
düz yüzeylerin arasında kurulmuştur. Buna göre de, kentte iki ana konut dokusu
oluşmuştur: Yamanote (yukarı-kent) ve Shitamachi (aşağı-kent). Bu coğrafi
konumundan dolayı oluşan her iki konut dokusu, aynı zamanda tarihsel ve
sosyo-kültürel oluşumlara göre de farklılıklar kazanmıştır. Böylece, tepelik
yüzeylerde esnek karakterli Yamanote-dokusu ile onun karşıtı olan düz alanlarda
daha düzenli ve grid karakterli Shitamachi-dokusu birbirine paralel olarak
gelişmiştir. Ama, bu coğrafi ve morfolojik farklılıkların yanısıra diğer bazı
yapı özelliklerinden de biraz bahsedelim.
Sadece Tokyo’ya mahsus olmamakla birlikte, ahşap Japonya’da
her zaman için konut mimarisinde en çok kullanılan yapı malzemesi olmuştur.
Giderek ileri yapım teknolojisindeki gelişmeler ve betonarme kullanımının
yaygınlaşması geleneksel bina tiplerinin yok olmasına sebep olmuştur. Bunun
sonucu olarak, günümüzün halısal dokulu konut platformu karma özellikler
gösterir. Bu durum da gerçekte değişik kat yüksekliği, yoğunluk ve yapım
tekniği kullanılan üç farklı konut tipinin birarada olmasından ileri gelir: Tek
müstakil konutlar, “apato” ve “mansion” tipi toplu konut binaları.
Müstakil konutlar, ya geleneksel biçimde dışardan koruyucu
bir duvar malzemesi ve kiremit çatıyla kaplı ahşap binalar, ya da modern brüt
beton kutular şeklinde yapılırlar. “Apato”, bir toplu konut bina tipi olup,
iki-üç katlı, düşük maliyetli hafif karkas sistemlerle (genelde ahşap) üretilir.
Dışarıya açık bir merdiven ve koridorlar aracılığıyla yaşam ünitelerine
ulaşılır. Bir başka toplu konut bina tipi olan “Mansion” ise, Apato’dan daha
yüksek standartlarda yapılmıştır. Yapımında betonarme kullanılırken, ölçek
olarak da değişik tipleri vardır. Her üç konut tipinin kentsel planda biraraya
gelişi genellikle rastgeledir. Böyle olunca da, benzer cephelerin hakim olduğu
sokak peyzajlarına Tokyo’da rastlanmaz olur. Bu bağlamdaki farklılıklar bizi,
korozyona uğramış ahşap, metal yüzeyler, saydam veya opak plastik paneller,
alüminyum parmaklıklar, beton duvarlar ve bu yüzeylerle birlikte çalışan vejetasyonlar
gibi birçok değişik bina formu, yapı elemanı ve malzeme kullanımlarıyla karşı
karşıya getirir.
Yoğun konut platformlarının kesiştiği yerlerde Tokyo’nun
önemli merkez kentleri oluşmuştur. Bu kent oluşumlarının en belirgin özelliği,
kendi etrafındaki yoğun doku içerisinden adeta birer taç gibi sıyrılarak,
önemli kentsel faaliyetlerin odaklandığı kilit noktalarını meydana
getirmeleridir. Buralardaki bina yüzeyleri, tıpkı çok ince deri tabakalarına
benzeyip, belli belirsizdirler. Bunlar, zarif ya da kaba yüzeyleriyle,
izleyiciyi şaşırtan çeşitlilik ve teknolojiler sergilerken, kentin anlam
bazındaki yönelimlerini de ortaya koymaya çalışırlar. Böylece konut
platformlarının küçük ölçekli ahşap ve betonarme yapılarının yerini,
altmerkezlerde büyük ölçekli, karma birtakım ticari, kültürel faaliyetler
almıştır. Bu merkezlerin nüvesini genellikle, o merkezin önemli, katlı
mağazaları ve ticari işlevlerini kapsayan terminal kompleksi oluşturur. Farklı
tren ve metro hatlarının kesiştiği terminallerde yer alan katlı mağazalar,
alt-üst geçitler ve sokak düzlemindeki kamu dolaşımına açık alanları da kesen
birer köprü rolü oynarken, kullanım oranı yüksek restoran, sinema, müze, iç
meydan gibi kamusal işlevleri de içerirler. Herbirinin ayrı ayrı ağırlıklı bir
işlevi (ticaret, iş, eğlence, moda vb.) de olan bu altmerkez kentler, böylece
24 saat boyunca aktif olan Tokyo metropolünün çok merkezli düğüm noktalarını oluştururlar.
Tokyo, dünyanın en gelişmiş ve ileri toplu taşımacılık
sistemlerinden birine sahiptir. Bu çok hatlı sistemin beyni ve düğüm
noktalarını yine kent merkezleri oluştururken, metropolitan tren ve metro
hatları, yer, yer-üstü ve yer-altı olmak üzere üç farklı düzlemde, halısal
biçimli konut platformlarını keserler. Bu bakımdan bir kişinin günlük rotasına
göre, kent birbirinden çok değişik şekillerde algılanabilir. Örneğin, bütün bir
gün kentin yüzeyindeki havayı solumadan geçebilir: Yeraltından bir tüp
içerisinde dolaşmakta olan metroya biner; kent merkezlerinden birinin istasyon
kompleksine gider; oradaki iç mekan ve meydanlar arasında dolaşıp, katlı
mağazalarda biraz alışveriş yapar, bir sinemaya veya müzeye gidersiniz; sonra
da kalkıp aynı yolla evinize dönersiniz. Daha farklı bir zaman dilimiyle seyir
etmek istenirse, yer dolaşımı da seçilebilir: Yaya ya da bisikletle oturduğunuz
yerin yakınındaki çarşı sokakları arasında gezinir; onun ucundaki bir Budist
tapınağı ziyaret edip, sonra da öğle yemeğinizi bir “soba” restoranında
yiyebilirsiniz.
Böylelikle, Tokyo’da yaşayan birinin kenti algılayışı
sürekli olarak iki farklı uç arasında gidip gelir. Biri, kent merkezlerindeki
ve onlara bağlanan yapay ortamlara odaklanırken, diğeri konut platformundaki
yerleşim alanlarının sessiz ve dolambaçlı sokakları arasında gerçekleşir. Bu
çifte yaşam şekli, Tokyo’nun bize birarada sunduğu pek çok paradoks ve
güzellikten sadece birini oluşturur.
TOKYO’DA YAŞAM: BÜYÜK KENTİN KÜÇÜK EVLERİ
Şaşırtıcı İstatistikler
İnşaatı yeni bitmiş, kiralık bir konutun ortalama büyüklüğü
52,5 metrekare (1997 yılı verilerine göre). Bu demektir ki, sıradan bir aile
(anne-baba, küçük kız ve küçük oğlan) elli-iki-buçuk-metrekarede yaşar.
İnanılır gibi değil!
Asıl bu durum diğer rakamlarla karşılaştırıldığında, hiçbir
şey değil: Tokyo’daki 1 metrekarelik bir araziye 100 birim değer biçilirse,
aynı büyüklükteki arazinin değeri Londra’da 11,9; Paris’te 7,4; New York’ta 3,6
birim... Bir an için bu ortalama değerleri bir kenara bırakıp, daha üsttekilere
göz attığımızı düşünürsek, işte o zaman gerçekten başımız dertte. Çünkü, Los
Angeles’ta yaşayan bir zengin, Japonya İmparatoru’nun Tokyo merkezindeki saray
ve bahçesini satın almaya kalksa, karşılığında kendi şehrinin tamamını satmak
zorunda kalacak!
Pekala, şimdi Japon evlerinin neden bu kadar küçük
olduklarını biraz anlamış olmamız lazım: Durum sadece bir kültür meselesi
olmaktan öteye, bir ihtiyaç meselesidir. Fakat ekonomik meselelerin ötesinde,
gelin bu evlerin içlerine girip, Japonya’da insanların gerçekte nasıl
yaşadıklarına bir bakalım isterseniz...
Kent Bağlamına Açılım
Geleneksel Japon evlerinin aşağı yukarı hangi elemanlardan
yapıldıklarını bilirsiniz: “Fusuma” (kağıttan yapılmış sürme bölücü), “tatami”
(modüler yer döşemesi), “futon” (seyyar yer yatağı) gibi. Bugün Japonlar bu
geleneksel elemanları hemen hemen korurlar. Örneğin, farklı kullanım
ihtiyaçlarına göre oda alanını değiştirmek için sürme bölücü veya duvarlar,
gömme dolaplar ve az mobilya kullanılır (sandalye yok!). Fakat aslında, bütün
bunların birkaç adım da ötesine geçerler... Nasıl mı? 52,5 metrekarelik özel
mekanlarıyla kent arasında iç içe bir günlük yaşam biçimi kurarak. Peki o
zaman, bu nasıl olur?
Aslında bunun başka bir sırrı daha vardır: Japonya’da
evlerin ötesindeki “kent bağlamına açılım” fiziksel (pencere, bölücü, parmaklık
vs.) olmaktan öteye, daha çok psikolojik ve davranışsaldır. Böylece rahatlıkla
ev yaşantısı kendi dört duvarları ötesinde kente de taşınıverir.
“1K”: Tipik Bir Örnek
Burada gelin, konut planlarından birini inceleyelim. Bugün
Tokyo’da kiralayabileceğiniz tek kişilik sıradan bir konut: Tipik “1K” (bir
oda+mutfak), aylık kirası 19,80 metrekare için 70.000 yen (700 $). Evin içi ise
çok basit; ayakkabılarınızı çıkartıp bırakabileceğiniz küçük bir giriş
sahanlığı (bu arada zaten mutfaktasınız); onun ötesinde ise banyo / tuvalet ve
çok amaçlı odanız. Bu odanın çeşitli işlevleri var; gündüzleri yaşam, çalışma,
eğlence ve diğer faaliyetlerinizi gerçekleştireceğiniz mekan; geceleri ise,
gündüz banyo ile oda arasındaki gömme dolapta sakladığınız yer yatağınızı
çıkartıp uyuduğunuz yatak odanız. Gördüğünüz gibi başka hiç bir mobilyaya da
ihtiyacınız yok! İsterseniz şimdi bir de teker teker içerideki elemanları
inceleyelim, böylece yukarıdaki “kent bağlamına açılma” prensibini daha iyi
anlayabiliriz.
Mutfak
Önce mutfağa bakalım. İçinde eviye, ufak bir buzdolabı ve
iki gözlü ocağı var. Fark ettiğiniz gibi tezgah veya masa yok (zaten sonradan
alsanız bile sığacağını hiç zannetmiyorum). Peki, bu sistem nasıl çalışıyor?
Çok basit! Sabah kahvaltıları çoğunlukla dışarıda yapılarak. Kentte sıcak-soğuk
kahve, çay, kakao, sigara ve diğer pek çok şeyi satın alabileceğiniz sayısız
“vending” makineleri vardır. Tabi ki, yakındaki bir kafeye gidip daha organize
bir kahvaltı yapıp, sabah gazetenizi de okuyabilirsiniz. Öğle yemeği en kolayı,
çoğunlukla iş yeriniz veya okul çevrenizde yersiniz. Akşam yemeği ise duruma
bağlıdır; eğer bir şirkette çalışıyorsanız, zaten iş arkadaşlarınızla hep
birlikte yiyip içersiniz. Eğer yalnız evde yemeği tercih ederseniz, bir
süpermarkete gidip, kutulanmış hazır menülerden birini seçip, orada ısıtıp
gelebilirsiniz. Böylece mutfakta yemek pişirmenize hiç gerek kalmaz. Oldu ki
birisini yemeğe davet etmek istediniz; bu “davet” zaten Japonya’da evde
yenilecek anlamına pek gelmez. Sadece ve sadece bütün dünya mutfaklarından
tutun, günde 24 saat-yılda 365 gün karavana servis yapanlara kadar sayısız
restorandan birini seçmek durumundasınız. Aslında bu kadar çok sayıda restoran
barındıran bir kentte yaşadıktan sonra da evde yemek normal insanların pek az
yapacağı bir davranış haline gelir.
Banyo
Mutfak sisteminden sonra, isterseniz bir başka ıslak hacim
olan banyoya geçelim: Banyo çok minyatür.Böyle olunca ancak bazı esas günlük
ihtiyaçlarınızı yerine getirip, onların dışındakileri unutmak zorunda
kalıyorsunuz. Tam burada, “nerede o eski, meşhur Japon banyo-kaplıca kültürü”
diye sorabilirsiniz. Tabii ki hala var, ama evinizin dışında... O zaman, esas
günlük ihtiyaçlarınızı evde yerine getirdikten sonra mahallenizdeki en yakın
“sento”ya (halk hamamı) gitmeye hazırsınız demektir.
Sento’ya sabah işten önce veya akşam işten eve dönerken
gidebilirsiniz. Hatta her mahallede birkaç tane sento bile bulabilirsiniz.
Gününüzün bir saatini orada geçirdikten sonra bir bakın bakalım; Tokyo’daki
stresli hayatınızı nasıl farklı gözle göreceksiniz...
Bu arada banyoda çamaşır makineniz için hiç yer olmadığını
fark ettiniz herhalde. Bir defa daha tekrar edelim: Kentte binlerce ama
binlerce ücretli çamaşırhane varken, neden bir çamaşır makinesini ihtiyacınız
olsun ki? Hem çok ucuz, hem de çamaşırlarınız yıkanırken karşı komşunuzla
sohbet edebiliyorsunuz.
Çok Amaçlı Oda
Islak hacimleri bitirdikten sonra, Japon evlerindeki belki
de en inanılmaz mekana, çok amaçlı odaya, gelebiliriz artık. Yukarıda
bahsedildiği gibi, burası hem yatak odası, hem oturma ve çalışma, hem de
aklınıza gelebilecek daha birçok şey olabiliyor... İlk önce oturma odası olarak
kullanıldığını düşünelim ve diyelim ki arkadaşlarınızla oturup eğlenmek istiyorsunuz.
Neden o kadar kişiyi daracık odaya sıkıştırıp bunaltacaksınız ki? Onun yerine
kentteki on binlerce “karaoke bar” veya “video arcade” den birine götürmek en
kolayı. Sosyal hayatınız, hobileriniz ve karakterinize uygun pek çok toplantı
yerini zaten Tokyo’da kolaylıkla bulabilirsiniz.
Aynı odanın, aslında başka kültürlerde alıştığımızdan biraz
daha değişik olan yatak odası işlevini de bir düşünelim. Japonya’da insanlar
genellikle işyerinden uzakta yaşar ve günde en az 2-3 saati trenlerde
geçirirler. Bunun için, buradaki tren ve metroların koltuklarının oldukça
konforlu, hatta evinizde uyuduğunuz yer yatağınızdan daha yumuşak olduğunu
hemen fark etmemeniz mümkün değil.
Böylece, fazla mesaisiz bir işin aslında gerçek bir iş
olmadığına inanılan bir çevrede insanlar, kısa şekerlemelerle uyku
ihtiyaçlarını bu koltuklarda rahatça görürler.
Hala yatak odasından bahsediyorken, bu odanın bir başka
kullanımından söz etmeden geçmek olmaz: Çiftlerin geceleri birlikte paylaştığı
mekan. Japon evlerinin iç duvarları oldukça hafif ve ince malzemelerle
yapıldığından bu durum mahremiyet problemleri yaratabilir. Oysa, burada da
durumun yine çok zekice çözümlendiğini görmekteyiz. Kentteki yüzlerce,
alışılmışın ötesinde “love hotel” böyle anlar içindir. Üstelik New York
manzaralısından tutun da, Bermuda gibi egzotik manzaralara sahip olanlarına
kadar... Bunlar her çiftin gidip, bir saat ile 24 saat arasında özel oda
kiralayabilecekleri yerlerdir.
Bütün bunlardan da kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, bu tip
ufak düzenlemelerle kentin tamamı eviniz olup çıkar. Günlük hayatınız ise tıpkı
bir kaleydeskoptan yansıyan farklı renklerin aynı anda tecrübesi gibi çeşitli
senaryolar etrafında dolaşır durur.