27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

ATİNA 1900–2000

 

YUNAN MİMARLIĞI (1938-1997) ÜZERİNE BİR NOT

 

Modern mimarlığın son yarım yüzyılda Yunanistan’da geçirdiği evrim, Avrupa’nın geri kalanında yaşanan dalgalanma ve farklılaşmalara maruz kaldıysa da, Yunanistan iki önemli açıdan Modern akıma göre ayrıcalıklı olmuştur. Birincisi, 20’ler ve 30’ların avangart mimarlığı, Siklat Adaları’nın geleneksel beyaz badanalı vernakülerinden çok uzak olmamıştır. Hatta bazı Modernist dışavurumlar -hepsinden önce Le Corbusier’nin Pürizm’i- bu prototiplerden kısmen esinlenmiştir. Dolayısıyla sade, kübik, dikgen düzenlemeler Yunanistan’da, gündelik düzeyde halihazır kabul bulabilmişlerdir. Öyle ki, Atina’nın, bir düzgüsel Modern “uluslararası” mimarlığın kent içi dokunun önemli bir bölümüne hakim olduğu dünyadaki birkaç kentten biri olduğu iddia edilebilir. İkincisi, Yunanistan yılın büyük bir bölümü iyicil bir iklimle kutsanmıştır ve bu, ülke genelindeki çeşitli yüzey şekilleriyle birlikte modern soyutlama üzerinde dolaylı bir etki yaratmıştır. Bu birleşim, modern yapılar sade detaylarla donatılıp iklime dayanıklı olabilirken, benimsenen işlevci kuralların belli bir arazinin hatlarına uyum sağlayabilmesi için her zaman değişime uğraması gerektiği anlamına gelmiştir. Alman işgali ve 1945’ten sonra da Yunan İç Savaşı’yla şu ya da bu biçimde 1949’a kadar devam eden ve büyük ölçüde dış müdahalelerin etkisiyle politik olarak sağın yerleşmesiyle son bulan şiddetli kopuşların yol açtığı Yunan kültüründeki sarsıntı, ülkeyi acı bir umutsuzluğa, bölünmüşlüğe itmiş ve gerek Savaş sırasında gerekse sonrasında, içlerinde Georges Candilis, Aristomenis Provelengios ve Takis Zenetos gibi mimarların da olduğu bir grup aydının zorla sürgüne gönderilmesiyle sonuçlanmıştı. Bu mimarlar Yunanistan’ı Paris’te öğretim görmek ve çalışmak üzere terk etmiş, daha sonra içlerinden Provelengios ve Zenetos 50’lerde iş yapmak için geri dönmüştü. Öte yandan bazı önemli simalar çalkantılı dönemde ülkeden ayrılmamıştı; bunlardan iki tam anlamıyla öncü mimar -Dimitris Pikionis ve Aris Konstantinidis- birbirlerinden bağımsız olarak meslek yaşamlarında ve farklı zamanlarda, Yunan kültürü ve kimliğindeki sosyo-kültürel aşınmada modernleşme sürecinin kural ve biçimlerinin pay sahibi olmasından git gide daha çok kuşku duyar olmuşlardı.

 

Bu simalardan ilki ve daha yaşlı olanı, Atina’daki Lykabettos Tepesi’nin eteğindeki beyaz, düz çatılı, usçu okulun tamamlanmasıyla daha 1932’de işlevcilikten hayal kırıklığına uğrayan ressam/mimar Dimitris Pikionis’ti. Bir yıl geçmeden Selanik’te, genel yerleşimi ve yatay pencere düzeniyle işlevci ilkelere bağlı kalırken, diğer yandan Makedon vernakülerinden alıntı açık “loggia”larıyla, seramik kaplamalı ve geniş saçaklı, az eğimli çatılarıyla deneysel bir okul tasarlayacaktı. Onsekiz yıl sonra, İç Savaş’ın bitiminin hemen ardından, Pikionis meslek yaşamının en dikkat çekici işi üzerinde çalışmaya başladı; bu bir bina değil, Atina’daki Akropolis’e komşu Philopappos Tepesi’nde, inşası 1951’den 1957’ye kadar hiç durmadan devam eden bir gezinti taraçasıydı. Neredeyse tamamen gelişigüzel işlenmiş -içlerinde arkeolojik parçalar da bulunan- taşlar kullanılarak, güçlü hatları olan arazinin engebelerinde dev bir mozaik gibi ince eleyip sık dokuyarak biraraya getirilmiş olan park, çok da alışagelmiş biçimde tasarlanmamış ve gerçekleştirilmemiş; mimarın kendisi tarafından yerinde uygulanmıştır. Bu yapıtta hem gerçek hem de benzetmeye dayalı iki şiirsel kurgu akışı iç içedir. İlki, gözle olduğu kadar bedenle de okunur olan, efsanevi bir Yunan kimliğinin dile getirilmesidir; bu,-Pikionis’in gençliğinde etkilenmiş olduğu İtalyan Novecento ressamı Giorgio de Chirico’ya dolaylı olarak bağlanan- yarı vernaküler/yarı arkaik bir metindir. İkinci düşsel akış, cidar üzerinde inanılmaz incelikte yapıların, portiklerin ve çitlerin inşasıdır. Bunlar, ahşap direklerden, bambudan ve/veya kamıştan ve, artık bildiğimiz üzere, bilinçli olarak bir ölçüde Japon örneklerden yararlanılarak yapılmıştır. Sonuç fizikötesi bir peyzajdır; aynı zamanda duyumsal ve maddesizleşmiş. Gündelik Atina yaşamının çeşitliliği içinde Pikionis’in Philapappos’u aynı zamanda hem popülerdir hem de soyutlanmış bir iştir. Öte yandan, varlığının ve kazandığı beğeninin devamı, kendine özgü bir “yer-yapıtı” olarak, gerek estetiğe gerekse işleve ait kabullenilen algılarımızın ötesine geçmeye çalıştığının kanıtıdır: Nitekim burada yerin yüzeyi yürüme sırasında kinetik olarak, yani bedenin hareketine ve bu hareketin bir bütün olarak sinir sistemi üzerinde yaptığı duyumsal etkiye dayalı olarak yaşanır. Bunların da ötesinde, Pikionis beden yüzeyle alışveriş içindeykenki arazinin “akustik” titreşiminden söz eder.

 

Aris Konstantinidis’in (aynı derecede öncü bir sima ve belki de ikisi arasında daha cesur olanı) işleri; her ne kadar bu iki adam o zamanlar hala yaşamakta olan, bölgeden bölgeye ve adadan adaya değişim gösteren Yunan vernakülerine karşı ortak bir ilgiyi paylaşmakta idiyse de Pikionis’inkilerden farklı bir yörünge izleyecektir. Bana göre, Pikionis dışında, Konstantinidis, kuşağının Yunan topoğrafyasına özel olarak bu kadar duyarlı olan tek Yunanlısıydı; ve dolayısıyla kendini, tartışma götürmeyen modernitesine rağmen yapıldığı zaman ve yere uygun olacak eleştirel bir modern mimarlığın yaratılmasına adamıştı. Eleusis’te 1938’de meslek yaşamına başladığı küçük taş evde kendini gösteren böyle bir mimarlık, benzer ama her bakımdan daha gelişkin olan, Sykia’da, 1951’de yerel taştan inşa ettiği evde de görülür. Pikionis’ten farklı olarak Konstantinidis kaba taş duvara yaptığı alışageldik dönüşlere ve Kalambaka’da 1962’de inşa ettiği Ksenia Oteli’nde görüldüğü gibi ara sıra ortaya çıkan yekpare tek eğimli çatıya rağmen, 20. yüzyıl yapım teknolojisinin açık ifadesine kayıtsız bir biçimde bağlı kaldı: Kolon-kiriş betonarme karkas ve içinde yer alan alt-çerçevesinin güneş kırıcıları, panjurları, vb. Bunun vernakülerin duygusal taklidi olmaktan çok, ilkelerinin modern bir yorumlaması olduğu, iklim ve araziyle ilişkisine bağlı olarak binanın kendini kurma biçiminden anlaşılır.

 

Meslek yaşamının sonuna doğru, 1975’te, Konstantinidis Yunan vernakülerinin içinden çıktığı ve içinde yaşamaya devam ettiği topoğrafyasıyla olan yakın bağını göstermeyi başardığı hüzünlü bir şiirsel değerlendirme yayımlar. Fotoğraflar, eskizler, şiirsel alıntılar ve özdeyişsel saptamalardan oluşan “Özbilginin Öğeleri”nde Konstantinidis, bütün mimari biçimin varlık bilimsel sınırlarını koyar.

 

Konstantinidis için vernaküler, zamanın dışında sonsuza dek vardır, çünkü kimse onun yaşını belirleyemez. Böyle bir iş Adros’un taş duvarlarında ya da Sifnos’un teraslarında hala karşımıza çıkabilir, bugün bile; her ikisi de Fernand Léger’nin sözünü tam olarak gösteriyor olmaları açısından aynı derecede ebedidirler: “Mimarlık bir sanat değil, bir doğal işlevdir. Hayvanlar ve bitkiler gibi topraktan yetişir.” Kültür ve yaşamın birbirinden daha ayrılmadığı bu duruma zıt olarak, Konstantinidis yeninin, başlı başına bir amaç olarak peşinden koşulduğunda ortaya çıkan sahte karakteri üzerine yazar: “Adına ‘yeni mimarlık’ denenin, benzersiz ve gelişkin (doğrusu, modern çağ bazı ‘yeni’ doğrular bulmuştur, hatta bunlardan çokça bulmuştur, öyle ki Matisse bir keresinde haykırmak zorunda kalmış: ‘Yeni doğrulara son!’) birşey üretme çabaları göz önüne alındığında öncelikle geri dönülmemecesine kabul edelim ki: Gerçek anlamda benzersiz ve gelişkin bir yapıt, geçici duyumsal etki yaratmak için yapay bir ışıltı kullanmayan, ya da anlık “buluşlar”a dayalı olarak gösterişli, akrobatik bozulmalarla insanı şaşırtma arayışında olmayan, ama her seferinde yeni bir bağlamda defalarca denemelere tabi olduğu için ayakta kalabilmiş, dolayısıyla yepyeni içsel deneyimleri, gizlice geliştirilmiş kuralları, yeniden ve yeniden gerçek anlamda ele alınmış biçimleri, devam eden, yaşayan bir gelenek tarafından doğrulanandır. Kabul edebileceğimiz gerçek, çevremizde halihazırda gördüklerimiz olamaz, olsa olsa hepimizin birden ya da tek tek her birimizin bir düşte gözümüzde canlandırmayı deneyebileceğimiz, bir şiir gibi şekillenen, yeni -gerçek anlamda yeni- bir yaşamın düşüdür.”

 

Pikionis ve Konstantinidis’in oluşturulduğu gelenek, 60’ların ortasında, -1964’te Atelier 66’yı kuran- Dimitris ve Suzana Antonakakis tarafından tasarlanan ve, tam da aynı dönemde Konstantinidis’in tasarladığı benzer fakat biraz daha büyük İoannina Müzesi’ne sözdizimi ve niyet olarak çok büyük yakınlık gösteren, kolon-kiriş dizgisine göre tasarlanmış Kos Müzesi’yle kaldığı yerden devam etmiştir.

 

Yunan köklerine ek olarak, Antonakakisler’in işleri, hepsi de 50’lere dayanan modern gelenek içindeki üç akımdan etkilenmiştir: Le Corbusier’nin “béton brut” izleği, Aldo Van Eyck’ın Yapısalcı Organikçiliği ve Mies van der Rohe’nin yeniden yorumlanmış Klasisizm’i; ki özellikle bu sonuncusu erken dönem işlerinin mekansal kurgusunda açıkça görülür. Yine de, bu etkilere rağmen, Atelier 66’yı çok önemli kılan, Pikionis ve Konstantinidis’in ortak mirasını sentezleyebilmeleri ve Distomo’da 1969’da gerçekleştirdikleri taş kaplı, Brütalist konut yerleşimi ya da Atina’da Benaki Caddesi’nde 1975’te yaptıkları labirente benzeyen, Yeni Corbusierci apartman gibi kullanım, mahremiyet ve mikro iklim aracılığıyla özenle eklemlendirdikleri işler elde etmiş olmalarıdır. İç Savaş’ın ardından Yunanistan’ı terk ederek öğrenim görmek ve çalışmak amacıyla Paris’e gidenlere ilişkin daha eklenecekler vardır: İlk olarak Georges Cadilis’in Marsilya Unité’sinde Le Corbusier’nin yanında geçen çıraklığının ardından Üçüncü Dünya’da uygulanmak üzere düşük maliyetli, az-katlı konut dizgelerinin ortaya çıkmasında öncü rol üstlenmesi; ikinci olarak da su götürmez politik kişiliğiyle Takis Zenetos’un,

Pikionis ve Konstantinidis’den farklı olarak insanlığın özgürleşmesinde modernleşme ve teknolojinin açık kaderine inanması. İnsan geçmişe yönelik baktığında, 1977’deki trajik intiharının, daha yirmi yıl önce aklın sınırlarının zorlamaya başlayan, doğası gereği savurgan tüketim toplumumuzun yayılmasında araç olarak kullanılan teknolojinin sapkın uygulamasının Zenetos üzerinde yarattığı çaresizliğin doğrudan sonucuymuş gibi düşünmekten kendini alamıyor. 70’lerin ortalarına kadar, evrensel tekniğin, başka yerlerde olduğu gibi Yunanistan’da da yararlı çevresel amaçlar uğruna kullanılabileceğine, ve hatta aslında Zenetos’un binalarının da fazlasıyla tanıklık edeceği gibi kullanıldığına inanmak hala olanaklıydı. Bunu onun, hepsi 1957 ile 1969 yılları arasında gerçekleştirilmiş olan Ayios Dimitrios Okulu’nda (1970-76), Amalias Caddesi apartmanlarında (1959) ve olağanüstü Fix Bira Fabrikası’nın (1957) narin megastrüktüründe rahatlıkla görebiliriz. Zenetos’un okulunun cidarındaki dersliklerin serbest planlamasında, özgürleştirici yeni bir dünyanın işaretleri verilmişti; nitekim bu “etkin” didaktik cidar, aynı derecede etkin merkezdeki dairesel teatral mekanı sarmalıyordu. Fransa ve Hollanda’da, 30’larda, Beaudoin ve Lods ile Bijvoet ve Duiker tarafından gerçekleştirilen kanonik açık hava okullarına benzeyen Ayios Dimitrios Okulu devasa boyutlarda bir “toplumsal yoğunlaştırıcı”ydı. Zenetos’un 60’lar ve 70’lerdeki işleri ise belli bir düzen takip etmez: Programlı ve üretken yaratıcılığın parlak örneklerinden, Bruno Zevi’nin organik ideolojisinden etkilenmiş ustaca biçimci alıştırmalara ya da başka bir deyişle tektonik plastikliğin çok inceltilmiş denemelerinden teknolojik teşhircilik anlarına kadar uzanır. Zenetos’un prefabrike, iskelet strüktürlü Lykabettos Tiyatrosu’nun strüktürel/iki boyutlu eklemlendirmesiyle, Giuseppe Terragni’nin Casa del Facio’suna ya da İspanyol mimar Alejandro de la Sota’nın bazı geç dönem işlerine fügal hafifliğiyle yaklaşan Amalias Caddesi apartmanları iki ayrı dünyaya ait gibidir.

 

20’ler ve 30’ların ulus çapında okul inşa programının bir parçası olan ve Mitsakis, Panayotakos,Valentis, Karantinos ve hatta genç Pikionis gibi mimarların ürünü “beyaz” Yunan Usçuluğu’nun zaferi, öyle ya da böyle bu biçimde üretilmiş sayısız işlerin de kanıtladığı üzere, yüzyılın sonuna dek arka plandaki Yunan modern geleneği olarak kaldı; bu Doksiadis’in Atina’da 1955’te tasarladığı kendi bürosuyla başlayan bir Savaş sonrası canlanma izleğiydi. Takip edilen bu izlek, tarihselleşmeye dönüşen talihsiz bir gerilemeye, Aleksandros Tombazis, Nikos Valsamakis ve hatta ara sıra Atelier 66’nın mimarlığında, en göze çarpan biçimiyle 1983’te Rodos’ta yapılan süslemeci İyonya Bankası’nda görülen 80’lerdeki biçemsel Postmodernizm’e rağmen bir kuşaktan diğerine konumunu koruyabilmiştir.

 

Tektonik bezemeye karşılık dekoratifliğin, son yarım yüzyılda Yunan mimarlığı için Aşil’in topuğu olduğu iddia edilebilir; özellikle de kendini sıkça gösterdiği iç mekanlarda olduğu gibi, ki aslında bunlar süslemesiz halde titiz birer çalışma olarak sayılabilecekken. Yunan üretimine ilişkin her genel bakışta iki niteleme diğerlerine göre daha ön plana çıkar: İlk olarak Yunanlı mimarların topoğrafyanın insan yapısı biçimlerle dönüştürülebileceğine ilişkin derin ve bilinçsiz olmaktan uzak duyarlılıkları ve ikincisi, gerçek anlamda incelikli ve titiz planlama yetileri, başka bir deyişle, mantıksal olarak kurgulanmış bir projeden diğerine geçerken arkitektonik mekanı örgütleme ve uyum içinde biraraya getirmeye yönelik içsel kapasiteleri. 20. yüzyılda az sayıda mimarlık kültürü bu kadar yüksek bir düzgüsel düzeye ulaşmış ve bunu koruyabilmiştir. Bunun karşısınaysa aktarılan mimari dilin tekrara dayanan ve gevşek ampirik karakterinin konulması gerekir: Genelde brütalist, kalıp izi taşıyan betonarme, sıklıkla ilgisiz oranlarda sıradan dikgen modern pencere düzeni, ara sıra spiral merdiven ya da cam blok panel ve ek olarak bir ya da iki olmazsa olmaz kaba taş yapısal bölümden oluşan gevşek bir sözdizimi arayışı. Modern dili kullanma biçimlerinin bu oldukça duyarsız biraraya getirilişi Pikionis ya da Konstantinidis’in kendilerine özgü dillerinden daha uzak olamazdı. Söylemeye gerek yok, bir yerlerde daha duyarlı ve eleştirel biri eldeki kalıbın ortak paydasından kurtulup kültüre daha keskin bir odaklama ve gerçek bir yenileşmenin vaadini verir: Christos Papoulias’ın Atina’daki Epikentro Sanat Galerisi’nde (1997) ya da A. Kouvela-Panayotatou’nun konut türünde kaydadeğer duyarlılıkta bir répétition differente’ı olan Santorini’deki (1994) eğimli duvarlı evinde olduğu gibi. Bu iki yapıtta da iç mekan dışarısı kadar güçlüdür; her ne kadar galeride dışarıdan bahsetmek zorsa da. Bu kısa değerlendirmenin sonuna gelirken, Kyriakos Krokos’un yapıtlarından, hepsinden önemlisi 1993’te Selanik’te tamamlanan gerçek anlamda olağanüstü tuğla ve beton Bizans Müzesi’nden bahsetmeden geçilmemeli. Burada, yoğun gelenek katmanları, bazıları -özellikle de kopuş kültünü eleştirel kültürün sürekliliğine yeğleyenler- tarafından fazla uzlaşmacı bulunsa da, en azından olabilecek en yüksek ayarda titizlikle işlenmiş bir tektonik yapının varlığından söz edebiliriz. Yine de kesin olan, bu yapının içinde yaşadığımız metalaştırılmış çağ düşünüldüğünde, bir kez daha yeni bir başlangıca çıkış noktası oluşturabilecek derinlikte bir modernlik vaadini barındırdığıdır.

 

Notlar:

1 Dimitris Pikionis 1887’de Pire’de doğmuş, Atina, Paris ve Münih’te resim ve mimarlık eğitimi almıştır. 1923’ten 1968’deki ölümüne kadar mesleki yaşamını özel olarak sürdürmüştür. Atina’daki Lykabettos Okulu işlevsel bir yapıt olmakla beraber, çalışmaları zaman içinde gittikçe artan ve Atina’daki Filopappos Tepesi’nin çevre düzenlemesinde (1950-57) doruğa ulaşan vernakülere doğru bir eğilim göstermiştir.

 

2 Aris Konstantinidis1913’te Atina’da doğmuş, orada ve Münih Teknik Üniversitesi’nde 1931’den 1936’ya dek öğrenim görmüştür. Hükümete çeşitli görevlerde 1938 ile 1957 yılları arasında mimar olarak hizmet vermiştir. Yunanistan Ulusal Turist Kurumu’na geçişi 1958 ile 1964 arasında bütün bir otel binaları dizisi tasarlayacağı en verimli döneminin başlangıcıdır.

 

MODERNLEŞME MANZARALARI*

 

1960 VE 1990’LI YILLARDA YUNAN MİMARLIĞI

Son 10-15 yıllık bir süre içinde kendi varlığını ve uluslararası perspektifini yeniden kurmak konusunda ciddi bir girişim olmasına rağmen, Yunan Mimarlığı Batı Avrupa Mimarlığı sahnesi ve tartışmasında hala “terra incognita” (bilinmeyen ülke) olmaya devam etmektedir. Ve hala Modernite’nin fenomen ve karakteristiklerinin hemen hepsi ve bunun beraberinde gelen kriz, farklı nüanslar içinde olsa da, tarihsel ve kültürel nedenlerle kendini ortaya koymaktadır. Yunan Mimarlığı’nın ağır basan ideolojik yapısı, Modern Yunan toplumu ve uygarlığının çok geniş kültürel özelliklerinin içinde yer alır ki, bu, gelenek ve Modernizm arasındaki ikili karşıtlıktır. Bununla birlikte, göze çarpan bu manzarada bile, Modern dönemler başarı kazanmıştır. Yunanistan, her zaman entelektüel Yunan mimarlarının bir parçası olan ve Modernizm’in gelişine karşı -ki bu, Batı rasyonalizmine karşıdır- duyulan güvensizliğin kışkırtmasıyla, peyzaj düzenini onaylar görünen Neoklasik ve bölgeselci etkilere karşı duyarlı olmuş ve tarihteki öncü hareketlerle zayıf bir bağlantı kurmuştur.

 

Önemini yok etmeyi istememekle birlikte, sergi bu etkiler üzerine değildir. “Landscapes of Modernisation” (Modernleşme Manzaraları), savaş sonrası Yunan tarihinde mimarlığın “Modern’e” yöneldiği iki bilinmeyen dönemi kapsamaktadır: 60’lar ve 90’lar. Yani, önemli bir kentsel dönüşümün yaşandığı yirmi yıl. Başka yerdekilere benzer biçimde, büyük ölçekli endüstri, araba ve diğer çağdaş fenomenlerin karşı karşıya gelmesi sözkonusudur, örneğin kitlesel turizm-, ama peyzaj, aktarılan kültürel örneklerin yaptığı gibi, mimarlığın mekansal tasarımını korumaktadır. Önemli bir biçimde Avrupalı ve Amerikan eğilimleri ile diyalog arayışı, Yunan “Modernlerini” kendilerine karşı durur bir hale getirmiştir. Karşılıklı değişilebilirliğin yaşandığı anlarda, küresel ölçekteki benzer deneyimlerle, çağdaş Yunan mimarlığı kendi değişik görünümleri içinde “Yunan” (folklorü uzakta tutarak) ve “Modern” arasında denge kurar. Bu diyalektik binmece, üç tematik kategori içinde incelenen Modernleşme manzarasına yönelik zorlayıcı çabayı tanımlamaktadır.

 

Mahremiyet mimarlığı

Yunanistan’da savaş sonrası mimarlık tarihinin, yerel mimarlık ve özel bir biçimde banliyö ya da deniz kenarında yer alan tek aile evleri ile (daha sonraki durumlarda, çoğunlukla hafta sonu ya da yazlık olarak kullanılan) yakından ilişkili olduğunu iddia etmek abartı değildir. 60’ların özel konutları, geç 50’leri izleyen ekonomik patlamayla büyümeye başlayan yeni girişimci sınıfa aittir. Yunanistan’ı “Batı” yaşam tarzına açmak için dışa dönük bir ideolojiyi benimseyen bu sınıf, -aynı zamanda Yunanlılar’ın kişisel özelliklerinin farkında olarak devam eden- yeni dönemi ifade etmek için Modern Mimarlığı bir araç olarak kabul etmiştir. Bu bağlamda, özel konut Yunan geleneğinde temellenen mimarlığın ifade alanı haline gelmiştir. Le Corbusier, Mies Van der Rohe ve Uluslararası Üslüp’un savaş sonrası yankıları, mekansal düzenlemelerin geleneksel biçimlerini yeniden yorumlayan ve vernaküler yapım yöntemleriyle geleneksel malzemelerin kullanımına bağlı kalarak betonarmenin kullanımını tanıtan, dönemin en önemli mimarlarının çalışmalarında açık bir biçimde görülebilir. Bunlar 60’lardaki en ilginç ve “kanonik” çalışmaların bazıları tarafından izlenen yoldur; Aris Konstantinidis (evin içi ile dışının derece derece değişmesiyle kompakt bir plan geliştirmiştir), Kleon Krantonellis (geleneksel avlu planını yeniden detaylandırmıştır), Elias Scroumbelos ve Dimitris Fatouros (heykelvari bir tavır içinde dolu-boş ilişkisini detaylı bir biçimde ele almışlardır) tarafından tasarlanan evlerde olduğu gibi. Yerleşimi düzenleyen farklı tarzlarının ötesinde, yerleşik ev hayatının tutarlılığına yapılan gönderme ile kişisel mekanın belleğini arayış, bu mimarların çalışmalarında gizli bir biçimde görülebilir. Diğerleriyse farklı bir arayışı tercih etmişlerdir: Nikos Valsamakis ve Konstantin Dekavalla (her ikisi de beton kolon ve çelik kirişlerden oluşan karışık tekniği kullanmaktadır) ve Takis Zenetos (beton strüktür ve özel detayları denemiştir) tarafından tasarlanan evler, Modernite’nin konutun muhafazakar alanıyla bütünleşmesi için, esnek mekan arayışlarına kanıttır -özellikle planı ele alış tarzı olarak. Her durumda, özel konut kır manzarasının içinde yer almakta, görünüş ve yönlendirmeden yararlanarak onunla diyalektik kurmayı başarmaya çalışmaktadır. Açık olan, vernaküler yapı kültürünün mirasına dayalı olmasına rağmen, yeni biçimleri ve mekansal deneyimleri önermek için (teknik, malzeme, yapı sürecini düzenleme açısından) kırılma noktası yaşayan bir mimarlığın gelişmesidir.

 

Özel konut mimarlığının bu zengin geleneğine rağmen, geç 60’ların üretken sürekliliğine dair küçük bir kanıt vardır -bu yaklaşık 25 yıllık bir dönemden fazladır; Postmodernizm’in etkisi, gerçekte, suyu bulandırmakla sorumludur. 90’ların özel konut mimarlığıysa daha farklıdır. Güncel mimarlığın çok geniş bilgisi, tasarım için çoklu referansları sağlayarak kendisini kabul ettirmiştir.

 

90’larda özel konut mimarlığı, Nikolakopoulos,Diakomidis/Kharitos/Papoulias, Skaraki/Nikiforidis ve Ktenas’ın çalışmalarındaki yaklaşımlara benzer biçimde (bunlar, geometrinin basit hareketleri ve basit malzemelerin kullanımıyla minimal mimarlık arayışını gözlemleyebildiklerimizdir) daha soyut ve ikonografik olmayan arasında salınıp durmuştur;

 

Issaias/Papaionnanou (kapalı ve açık mekan arasındaki karşılıklı oyunu ve birleşmeyi detaylandıran) ve Spanomaridis/Zakhariades/Stathopoulos ve Kontozoglou’nun (hareket yoluyla mekanı tanımlamaya çalışan) çalışmalarıysa daha görsel ve yumuşak bir tavır olmasına rağmen, daha tektoniktir. Aynı zamanda, Manidakis ve Kouvela’nın çalışmalarında olduğu gibi duvarların hakim olan rolü yoluyla veya S. ve D. Antonakakis’in çalışmalarındaki gibi yapı tekniği yoluyla daha tektonik bir algıyı açığa çıkartarak, uzamsallığı ima yoluyla vernakülerin çağdaş yorumuna doğru bir hareket de vardır. Bunların açık farklılıklarından ayrı olarak bu projeler, ev yaşamının düzenlenmesinde kabul edilen uzlaşımları yeniden değerlendirir görülmekte ve daha eleştirel bir anlayış önermektedirler. Bir biçimde bütün projeler, Yunanistan’daki tek aile evinin güncel Postmodernist kavrayışında bir kırılmayı yansıtmaktadır.

 

Kentsel alanın modernleşmesi

Modernleşmenin büyük ve etkileyici sürecinin yer aldığı 1957’den 1967 yılına kadar olan on yıl, savaş-sonrası Yunan mimarlığının “baharı” olarak kabul edilmektedir. 50’lerin ortalarından sonra Yunan ekonomisindeki patlama, çok sayıdaki kırsal nüfusu büyük kent merkezlerine göç etmeye yönlendirmiştir, özellikle de Atina’ya. Konuta olan ihtiyaç bu insanları, yapı alanı için arazinin karşılıklı değiş tokuş edildiği “quid-pro-quo” sistemine göre çalışan küçük ve orta ölçekli yükleniciler ve özel sektör tarafından inşa edilen “polykatoikias” (apartman binaları) ile karşı karşıya getirmiştir. Programın maksimum esnekliğine izin veren basit yapım ilkelerinin kullanıldığı Corbusier’nin “Dom-ino” sisteminin Yunan versiyonu olan “polykatoikia” ve bunun sonsuz bir biçimde çoğalması, bütün Yunan kentlerine biçim vermiştir. Ülkenin vasat tasarımların sınırsız örnekleriyle dolup taşmasına rağmen, az sayıda bina, kentteki yapı arsalarının kısıtlamalarıyla beraber, yenilikçi mekansal ve biçimsel tasarım önerilerini birleştirme hünerini göstermiştir. 1955’ten itibaren Konstantinos Karamanlis hükümeti -Amerika tarafından desteklenen parasal yardımla- Yunan kentlerinin imajını tamamen değiştiren büyük, genel altyapı projelerini başlatmıştır. Kentsel atmosferin yeniden oluşturulması için bu girişimi (1959’daki Atina Kültür Merkezi yarışmasıyla), yeni Amerikan Elçiliği’nin inşası (TAC/Gropius, 1959), Atina’daki yeni uluslararası havaalanı (Eero Saarinen, 1960-62), Atina’yı kuzeye (ülkenin tüm endüstriyel alanlarını birbirine birleştiren ulusal anayol) ve güneye (konut bölgesindeki gelişmelerle kıyı kesimindeki eğlence aktivitelerini birbirine bağlayan Atina’daki Poseidonos Meydanı) bağlayan yeni anayol, feribot terminali (Pire’deki yolcu terminali), yeni üniversite binası (Selanik Üniversite kampüsü) ve büyük Yunan kentlerinin çevresindeki sosyal yerleşme alanlarının inşası izlemiştir. Aynı zamanda ilk mimarlık toplantıları, rasyonel girişimlerle kentsel büyüme kontrol edildiğinde karşılaşılan çıkmazlara odaklanmıştır. Bu çaba, ofis binaları, otellerin (Atina Hilton) inşasına yatırım yaparak genişleyen özel sektör ve özel otomobilin artan güçlü etkisiyle (yeni Yunan kentlerindeki benzin ve servis istasyonları) ilgili projelerdeki önemli girişimleri birleştirmiştir. 60’ların genel mimarlığı ulusal mimari yarışmalardan meydana gelen ve mevcut yapı teknikleri ile malzemelerden oluşan “neo-brütalist” görüşten kaynaklanmaktadır; aynı zamanda, diğer önemli projelerse daha kurumsal görünür, ama eşit bir biçimde ilginç olmak üzere, mimarlık Uluslararası Üslüp’un Modernizm’i ile ilişkilidir.

 

 

90’larda, Doğu Avrupa ve Asya’dan göçmen istilası ve Avrupa’nın geriye kalan bölümü ile birleşmeyi arayan para politikaları tarafından karakterize olan dönemde, büyük kentsel altyapı projelerinin geniş programına rağmen (özellikle 1997’de Avrupa’nın Kültür Başkenti olan Selanik’te ve Atina’da yapılan, yeni Atina Uluslararası Havaalanı, yeni Atina Metrosu, Arkeolojik Park, Çağdaş Sanatlar Müzesi vb. çalışmalarla), devlet kamu binalarının yapımı konusunda zayıf bir görünüme sahiptir. 2004’te Atina’da yapılacak Olimpiyat Oyunları yeni “metapolis”in inşası ve gelişmesi için bulunmaz bir fırsat olacaktır -ne yazık ki, buna rağmen, mimarlık bu denklemin dışında kalmış görünmektedir. 90’larda çok az mimari yarışma yapılmış ve kazanan projelerin azı uygulanmıştır. Oysa, Yunan Mühendisler Odası ve Mühendisler Emeklilik Vakfı için olan yarışmalar, çağdaş dünyamızda kamu binasının konumundaki önemden ve onun kent dokusuyla olan karşılıklı etkileşiminden beslenmiştir. Henüz inşa edilmemiş yeni Akropolis Müzesi için yapılan uluslararası yarışma, çağdaş tüketim toplumu ve medyanın egemen olduğu kentlerde, genel müzelerin konum ve rolünde oluşan yer değiştirmenin bir örneğidir. Biçim ve tarihi öğelerin karışımı, Postmodernite’nin karakteristik fenomenlerini gösteren Yunan toplumunun kültürel belirtisidir. Özel müşterinin rolü bu noktada kesin sonuca götürmektedir -özellikle mimarlık yoluyla, kendi imajlarına para yatırarak, kent gelişimini etkileyen pozisyonlarda bulunan müşterilerinki: Bazı müşterilerin arasında bankalar (Yunanistan Milli Bankası gibi), sigorta şirketleri ve inşaat şirketleri bulunmaktadır. Benzer durum endüstrinin bazı alanlarına da uygulanmaktadır (en çok da mobilya ve tasarım sektörüne). Aynı zamanda Yunan kentleri kafe, mağaza ve showroomların yayılması ve özel müze ile sanat galerileri sayesinde kent dokusu içindeki çağdaş sanatın baskınlaşmasıyla oluşan yaşam tarzına yenik düşmüş görülmektedir.

 

 

Manzaranın başatlığı

18. yüzyılın ikinci yarısında yabancı seyyahlar, yazarlar, şair ve mimarlar tarafından Yunanistan’ın keşfi, Yunan peyzajı ve biçimlerinin önde gelen plastik saflığı ve organik kompozisyonlarına odaklanan çok sayıda farklı estetik yaklaşımı ortaya çıkarmıştır. Mimarlık ve Doğa, 20. yüzyılda görüldüğü üzere, Apollon ve Dionisos öğelerini Yunan dünyası ve peyzajının mükemmel örneklerini üretmek -veya efsanesini farklı bir biçimde ifade etmek- için biraraya gelmiştir. Buna rağmen “peyzaj” kavramı, Ulusal Peyzaj ve Kentler Konseyi’nin eylemleri sayesinde, çözüm bekleyen bir sorun haline geldiği 1953-1963 yılları arasındaki döneme dek Yunan mimarlarının özel ilgisini çekmiş gibi görünmemektedir. Bu dönemde, kentsel gelişme ile tehdit edilen doğal Yunan peyzajını koruma tartışmalarıyla ilgili olan mimari projeler, Akropolis ve Philopappos Tepeleri (özenli bir anlayışla 1951’den 1959’a dek Dimitris Pikinois tarafından asıl yerinde planlanan) ve Atina’da askeri darbeden önce  Lykabettos Tepesi’nin, tiyatrosu ile birlikte peyzajlandırılmasıdır. Arkeoloji alanlarına yönelik asıl ilgiden farklı olarak, aynı dönem içinde gelişen diğer bir sektörse turizm endüstrisiydi. Peyzajın doğal güzelliğini, tarih ve rekreasyon ile birleştirmek için hükümetin gelişme planlarına uygun olarak, Teknik Departmanı 1957’den 1967’ye dek Aris Konstantinidis tarafından yönetilen Yunan Turizm Organizasyonu’nun etkisinin artması ve Yunan altyapısını oluşturan önemli ve çok sayıdaki otel ve deniz kıyısındaki dinlenme yerlerinin inşası, turizm endüstrisinin dünyasına girmeye ihtiyaç duymaktaydı. Atina’nın güneyindeki varoşlardaki ve diğer Yunan kentlerinin (olağanüstü Astir Kumsalı ve Glyfada’da Resort projesini kapsayacak biçimde) etrafındaki deniz kıyısının kolonizasyonu ve çok sayıdaki otel inşası (ülkenin hemen her yerindeki farklı pastoral doğal alanlarındaki mükemmel Ksenia zincirini kapsayan), boş zamanlarda dinlenme ihtiyacı içindeki kent nüfusunun çok geniş bir bölümünün, spor ve kıyı kültürüne eriştiğinin ve Yunanistan’ın yabancı turist akınına hazır olduğunun göstergesiydi. Aynı zamanda ülkede mevcut kazı alanlarını yeniden düzenlemek için girişilen tavırla ve çok geniş olan ulusal ve uluslararası topluluğa bu değerli mirası yaklaşılır kılan bulgular içinde yeni arkeoloji müzeleri inşa edilmiştir.

 

Yıllar sonra “nesnenin özerkliği üzerine” iç gözlem ve “peyzaj” kavramı, ekolojinin yeni farkına varma ve endüstri sonrası kentlerimizin yeniden inşa süreci sayesinde 1990’larda dönüş yapmaktadır, ancak şimdi belli bir biçimde “açık hava kent peyzajı” olarak. Ancak bu açık hava kent mekanlarının on yıl boyunca sürekli büyümeyle kendi kaderine terk edildiği kesindir; çağdaş çabalarla pek çok kent merkezinin güzelleştiği yeni dönem ile pek çok Yunan kentinin geliştiği dönemin aynı zamana rastlaması yalnızca bir çelişkidir -başlıcaları Atina ve Selanik olmak üzere. Bu, çok hızlı bir biçimde hem sözde-tarihsel retoriğe ve hem de kent peyzajının parçalanmasını estetik hale getirmek için duyulan isteğe yenilmeksizin, tasarım süreci içinde büyük ölçekle (ki, bu kentin kendisidir) karşı karşıya gelmeye yatkın olan mimar ve kent planlamacılarına doğrudan bir ilgi olabilir. Mevcut kent mekanının çevre düzenlemesi (çoğunlukla ihmal edilen büyük kent meydanları), çağdaş kent ve onun arkeolojik alanı arasındaki ilişki (merkezi biçimde yeralan genel mekanlar olarak, Atina’daki Ayios Aristotelous aksı ve dağılmış olan küçük ölçekli müdahalelerin ve aynı kentin Bizans anıtları çevresindeki genel açık hava mekanlarının karşılaştırması), deniz kıyısındaki bölümlerin restorasyonu (deniz kıyısındaki pek çok Yunan kenti), büyük ölçekli yapı ve mekanların sağlanması yoluyla çağdaş periferinin yeniden yapılanması, doğal çevrenin korunması ve yeni programların tanıtımı (üniversite kurumları gibi) -yol ağları, liman ve demiryolu altyapısının kaçınılmaz bir biçimde modernleşmesiyle birlikte- gelecek on yıl içinde, sıradan olmayan önemli program ve projeler için hayati öneme sahip bir biçimde yer alacaktır.

 

* Bu adı taşıyan sergi, küratör olarak mimar Yannis Aesopos ve Yorgos Simeoforidis ile birlikte Lahey’deki Yunan Elçiliği Basın Bürosu tarafından düzenlenmiştir. Andreas Angelidakis serginin tasarımcısı ve Marc Gastine de 60 ve 90’lı yıllardaki Yunan kentinin izlenimlerini gösteren video filmlerinin yönetmenidir. Bu metin sözkonusu serginin küratörlerinin tanıtım yazısıdır.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7570 - unknown - 38.107.179.239