Tüm Zamanların Mimarı Olarak
Alvaro Siza
Defne Ülgüray*
Alvaro Siza mimarlığı, belki kendini ilk bakışta ele veren
bir yol izlemez, ya da kendine hayran bırakmaz. Çünkü kullandığı dil,
genellikle ne ilk defa karşımıza çıkan yepyeni bir teknolojiden yararlanmaktadır,
ne de şehrin en çarpıcı mimari yapısı niteliğindedir. Aksine, karşımıza çıkan
dil, bize fazla açılmayan, çevresinde bir hegemonya yaratmayı ve benmerkezci
bir tavır takınmayı değil, alçakgönüllülüğü prensip edinmiştir. Mimarlık
serüveninde zor olarak nitelendirilebilecek bu yolu tercih eden Siza, böylece
stil ve kategorizasyon tartışmalarından da bir bakıma uzaklaşmış olur. Bazen
mimari virtüözitesini kurban etmek pahasına oluşturduğu bu prensip, Siza’nın
sofistike prestij yapılarında birinci tercih olma şansını azaltırken,
mimarlığın daha çok hizmet adına önem taşıdığı yolda, onu “global mimar”
kimliğiyle var etmeyi başarır.
Bu sayede 1970 ve 1980 yılları arasında Siza, Avrupa’da
özellikle Almanya ve Hollanda’da yaşayan -çoğu Türk olmak üzere- göçmen aileler
için yapılan konutların aranılan mimarı konumundadır.
Kendine herhangi bir mimari manifestoyu baz almaması ya da
kişisel mimari kimliğini baskın bir biçimde öne çıkarmayışı, Siza’nın bölgesel
değerler ve evrensel bütünlük arasındaki bağı, en büyük verisini topografyadan
alarak rahatlıkla kurabilmesini sağlar. Bunun paralelinde, herhangi bir
mimarlık yapıtının tasarım ya da inşaat aşamasında tam olarak
bitirilemeyeceğini savunarak, belki de bilerek net olarak tanımlamadığı bazı
mekanlarında ve binalarında son sözü kullanıcıya bırakır. Bu tavrı ile
form-fonksiyonun lineer ilişkisini de reddederek, sadece ergonominin dominant
unsur olarak değerlendirilişini, mimaride “karanlık dönemler” olarak
nitelendirir.
Portekiz Porto’daki Carlos Ramos Pavyonu, mimarın tüm bu
yöndeki prensiplerinin izlerini taşır. Mimarlık Fakültesi’nin bir bölümünü
oluşturan duvarlarla çevrili bir bahçenin üç yapısından biri olan pavyon,
alanın uzak bir köşesinde mevcut binalarla uyumlu ve eşitlikçi bir tavır
içinde, öne çıkmamayı tercih ederek yer alır. Alvaro Siza, eğimsiz bir
topografik yapısı olan arazide bulunan binada üç sergi salonunu açılı olarak
bir araya getirerek bahçeyle bütünleşmeyi sağlamış, bir yandan da sergi
salonlarının duruşlarıyla ortada sürprizli, bir yanı açık ve asimetrik bir avlu
yaratarak saklı bir bahçe oluşturmuştur. Aynı zamanda binanın beyaz ve pürüzsüz
yüzeyleri, kapı ve pencerelerin daha çok saçak gerilerine alınması ve kütle
oyunları dışında başka yüzey süslemelerinden kaçınılması, Akdeniz mimarisinden
esinlendiğini de düşündürür ki, bu da Siza’nın bölgesel değerlere olan bakış
açısı göz önüne alınırsa olasıdır.
Ezici olmayan ölçekleriyle, her yüzeyin özenle ayrı
kompozisyonlar yaratması ve dolayısıyla farklı algılamalar sağlanması, malzeme
ve rengin tekdüze kullanımlarının yarattığı monotonluğu kırarak kendi içinde
bir denge yaratmaktadır. Diğer yapılarında da aynı yaklaşımları tutarlı bir
biçimde sürdürmesi, Siza’nın mimarlığını çoğu sınırlandırmalardan ve
tartışmalardan uzaklaştırmakta. Bu çerçeve içinde, ilk bakışta belirli ve çok
tanımlı, “otonom” denebilecek bir mimari dilinin olmayışı, aslında onun
ustalığının kilit taşı olarak kabul edilebilir.