Sekiz Madde Alvaro Siza
Mesleki çalışmalarımdan söz etmem isteniyor. Kısa
cümlelerle, neredeyse rastgele yazdığım sekiz madde ile bunu açıklamaya
çalışacağım.
1. Benim için tasarım süreci, araziye ayak bastığımda başlar
(yapı programı ve işin koşulları o aşamada hemen her zaman belirsizdir).
Bazen de araziye gitmeden, arazi hakkındaki düşüncelerimden
(bir tarif, bir fotoğraf, okuduğum bir yazı veya kulak misafiri olduğum bir
konuşmadan) yola çıkarak tasarlamaya başlarım.
İlk eskizdeki düşüncelere işin sonuna kadar bağlı
kalınacağını kastetmiyorum. Ama her şeyin bir başlama noktası vardır.
Arazi, olduğu haliyle ele alınacağı gibi, olabileceği veya
olmak istediği halleriyle de ele alınabilir. Bunlar zıt durumlar olabilir, ama
aralarında daima bir bağ vardır.
O ana kadar tasarladıklarımın (ve başkalarının da
tasarladıklarının) çoğu, tasarımın ilk eskizlerinde belirmiştir. Öylesine ki,
bunlarda araziye gönderme yapan pek az şey bulunur.
Hiç bir yer çöl değildir. Sakinlerden biri her zaman ben
olabilirim.
Düzen, zıtlıkların bir araya getirilmesidir.
2. Tasarımlarımı cafelerde yaptığım, küçük işlerin mimarı
olduğum söylenir (büyük ölçekli işler de yapmış biri olarak: Keşke böyle
olmasaydı diyorum; çünkü bunlar en zorları).
Doğrudur, tasarımlarımı cafelerde yaparım. Ama Toulouse
Lautrec gibi kabarelerde ya da bir Roma Ödülü adayı gibi harabelerin arasında
değil.
Bir cafenin atmosferi insana esin vermez, ama dikkatini de
dağıtmaz. Porto’da, anonim kalıp konsantre olabileceğiniz nadir yerlerindendir.
Bu tasarım yöntemini, toplantı masalarından,
disiplinlerarası yaklaşımdan, telefondan, imar kurallarından, bilgisayarlardan
veya prefabrik elemanlar kataloglarından kaçınmanın bir yolu olarak değil,
çalışma koşullarının üstesinden gelmenin -evet, doğru deyim bu- yolu olarak
görüyorum. (Bir çok cafenin müdavimi oldum, ama çayımla tostumun yanında özel
bir ilgi görmeye başladığımı fark eder etmez hemen bir başka cafeye taşındım).
3. Son projelerimden bazılarını hazırlarken tasarladığım
binalara yerleşecek kişilerden ve yöre sakinlerinden oluşan organize gruplarla
uzun uzun tartıştım. Bu, benim için yeni bir şey değil. Başka koşullarda da
böyle çalıştığım veya böyle çalışmayı tercih ettiğim olmuştur. Oysa 1947
Devrimi sonrasındaki Portekiz’de bu durum bir tercih meselesi değildi. Porto,
Lizbon veya Aaarve gibi kentlerde konut edinme mücadelesi, konutun, mahallenin,
hatta kooperatifin ölçeğini aşıyordu. Koca kenti etkisi altına alıyordu.
Kısa bir saptama: Bir akım bir kez bir yönteme dönüştü mü,
dejenere olur ve arkasına saklanılabilecek bir mazeret, yabancılaştıran bir
yatıştırıcı haline gelir. Arzuyu -hem bizim hem de başkalarının arzularını-
yeniden tanımlama yürekliliğini yitirir.4. Hem eski hem yeni çalışmalarımın
yörenin geleneksel mimarlığına dayandığı söyleniyor.
Bu binalar bile bende bir yapı ustasının duyacağı türden bir
direnç uyandırıyor. Onun yoldan geçerken gördüklerini yargıladığındaki öfkeyi
hissediyorum.
Gelenek, yeniliğe meydan okur. Tek tek eklenmiş yapı
taşlarından oluşur.
Ben, hem tutucuyum hem de gelenekçiyim. Yani, çelişkiler,
uzlaşmalar, melezleşme ve dönüşümler arasında hareket ederim.
5. Kimileri (aralarında yakın dostlarım da vardır),
çalışmalarımı destekleyen bir kuram veya yöntemin olmadığını, yaptığım hiç bir
işin yol gösterici veya öğretici olmadığını söylerler. Kendisini dalgalara
bırakmış, ama her nasılsa batmayan bir tekne misali (bu benzetme de başkalarına
ait).
Ben teknelerimin bordasını dalgaya vermem, en azından açık
denizlerde bundan kaçınırım. Şimdiye dek, çok fazla hasar gördüler. Ben
akıntıları, anaforları inceler, riske girmeden önce etrafımda güvenli bir koy
olup olmadığını kontrol ederim.
Beni güvertede tek başıma yürürken görebilirsiniz. Tüm
mürettebat ve araç gereç oradadır, ama kaptan bir hayalettir. Sadece kutup yıldızını
görebildiğim anlarda asla dümene el sürmem. Ve kesin bir rota belirlemem.
Rotalar belirsizdir.
6. Tasarladıklarımı kendi ellerimle inşa etmek istemem. Tek
başıma tasarlamak da istemem. Bu, işi çok ruhsuz kılardı.Bedenin -elin, aklın
ve her şeyin- sınırı tek bir insanın bedeninde bitmez. Hiç bir parça diğerinden
bağımsız değildir.
7. Bitmemiş, inşasına ara verilmiş veya tasarladığımdan
farklı biçimde uygulanmış işlerimin, bitmemişliğin estetiğini arayan sanat
akımıyla veya açık yapıtlara duyduğum inançla hiç bir ilgisi yoktur. Onları o
hale getiren, işi bitirme yolunda karşıma çıkan olanaksızlıklar veya üstesinden
gelemediğim engellerdir.
8. Bir yapı ustası ile engebeli bir zemine nasıl 30x30’luk
mozaik döşeyebileceğimizi tartışmıştık. Ben, yakınlardaki bir duvara göre
diyagonal döşemeyi öneriyordum, o ise paralel döşemeyi. Ertesi gün şantiyeye
gittiğimde bana “Haklıydın. Senin dediğin gibi yapmak daha kolay” demişti.
Onunla amacımız ortaktı: İnşaatı en pratik ve rasyonel
biçimde tamamlamak istiyorduk. Parthenon’da, Chartres’da veya Casa Mila’da da
durum böyleydi.
Ve bugün: Besbelli olan şeylerin büyülü yabancılığını,
tuhaflığını yeniden keşfetmeliyiz.