Tutkun ve Sebatkar Bir
Modernist:Alvaro Siza
Suha Özkan
Alvaro Siza (Joaquim Melo Alvaro Siza Vieira, d. 1933)
ömrünün büyük bir kesimini genel geçer akımlara ters sürdürmüş bir mimar.
Beğenilmesi de, sevilmesi de kendisini iyi tanımayı gerektiren bir insan. Ne
zamanının moda olan tutumlarını benimsemiş, ne de hayatını herkesin üzerine
atladığı genel-geçer değerlerin savunucusu olarak sürdürmüş bir kişi. Önemi
tutarlılığından, savunduğu değerlerin kalıcılığından kaynaklanmakta. Bunların
bir çoğunda da inada varan bir sebat söz konusu. Eğitimini iyice özümleyip
derinliğine benimsediği Modernizm, onun için bir mimari dışavurum süreci değil.
Daha çok, gereçlere, yapıya, işleve, doğaya yönelik ağırlıkla ahlaki bir tutum.
Tüm meslek yaşamı boyunca da bu tutumunu ödünsüz sürdüre gelmiş.
O, Portekiz toplumunun bir bireyi olarak, Salazar’ın,
hoşgörüsüz ve acı dolu, baskı yönetimi altında köktenci bir solcu olarak
savaşımını yürütmüş, inandığı değerleri savunmayı yeğlemiş, bir mimar olarak ta
Post-Modernizm salgınının gevşek ahlaki değerlerinin egemen olduğu bir ortamda
-bir bakıma katı- Modernist olmak direncini göstermiş güçlü bir kişilik.
İnandıklarından hiç ödün vermemesi onu en güçlü yapan yönü. Siyasal tutumunda
da, mimarlığında da hep baskılara ve ezilmelere karşı koyan, bildiğinden
sapmayan tutarlı bir kişilik olarak saygınlık kazandı. Düşünsel ve siyasal
savaşımını, bir sanatçı, bir mimar olarak da mesleki değerlerini hep aynı
ahlaki bütünsellik içinde koruya geldi.
Onun tek başına sürdürdüğü tutarlı çabasını izleyen,
uluslararası mimarlık ortamı, onu 1992 yılında Pritzker Ödülü ile
taçlandırılana dek çabasını yalın bir dürüstlükle sürdüren yerel bir mimar
olarak kaldı.
Ancak bu ödül sonrası Siza, öncelikle kendi ülkesinde
ciddiye alınır oldu ve şimdiki özel, saygın konumuna kavuştu. Bu tabii ki,
hemen her alanda olduğu gibi geçerliliğin kanıtlanmasını imrenilen dış odaklara
bırakma tutumunun kırıcı bir örneği. Siza’dan Pritzker Ödülü’nden sonra söz
edilmeye başlandı, çalışmaları da ancak böylece topluma ve mesleğe mal
olabildi.
1950’li yılların ortalarında başlayan mimarlık çabasını,
Salazar düzeni çöküp de ülke demokrasiye kavuşana değin, ne türlü baskı ve
hoşgörüsüzlükler içinde sürdürdüğünü herhalde en iyi kendisi bilir. Ama ben,
daha çok yakın zamanlarda (1980’lerin başlarında) bile adı söz konusu olduğunda
bir takım kişilerin onun siyasal tercihini mimarlığına önkoşul koyup,
kulaklardan “fiskos”larla sanki solcu olmak bir sapkınlıkmış gibi, utanmadan
adını listelerden düşürdüklerini üzülerek izlemiştim.
Yapılarından etkilenip, beğendiğim Siza ile kişisel ilişkim
Ağa Han Mimarlık Ödülü jürisinde üyelik yaptığı dönemle, onu çağırdığımız
çağrılı bir yarışma etkileşimiyle ve yayınları ile sınırlı.
Biraz yaşayageldiği baskı döneminin ve özel konumunun sonucu,
biraz da kişiliğinden kaynaklansa gerek, çok az konuşan ama düşüncelerini
hiçbir sulandırıcı ortama sokmadan açıkça, kısa ve net olarak belirten bir
kişi. Savlarının arkasında hep egemen olan toplumsal bir boyut olmakla
birlikte, genellikle mimarlık düşüncelerini mimarlık söylemi içinde anlatan
duru bir düşünür. Kişisel dışavurumu ve kendini sunuşunda ise, en iyi
örneklerini Frank Gehry ve Charles Moore gibi büyük ustalarda izlediğim
alçakgönüllü ve sıradan olabilme özelliği var.
Modern düşüncenin kalıcı değerlerine, doğal çevrenin
niteliklerine olan tutkusu tüm mimarisinin en belirleyici öğeleri. Basit, duru
ve direkt bir mimar. Söyleminde olmadığı gibi mimarisinde de hiç “yağ” yok.
Burada “yağ” sözcüğü hem gereksiz dolgu malzemesi olarak, hem de “yağlama”
kapsamında geçerli.
Modern Akım’ın içinde ikincil yöresel söylemi geliştiren,
Alvar Aalto, Arne Jacobsen ve Luis Barragan’ı hem Modern hem de Finli,
İskandinav, Meksikalı yapan büyü Siza’da yok. Çünkü, Siza insanlığın evrensel
değerlerine kendini adamış bir kişi. O, iyi mimarlığın her yerde aynı olacağına
inanıyor. Aradaki fark yalnız doğal çevre ve öznel bağlam. Dolayısıyla onun
için doğanın etkin verileri en önemli girdiler. Ama, Portekiz’in ya da
İberya’nın ekinsel varlığı onun için asal biçimlendirici olacak denli önemli
değil. Yapıları varoldukları doğal ortamla yakından ilintili ve anlamlı ama
“Portekiz kimliği” ayrıntısında değil. Kısacası Portekiz doğumlu, hep Porto’da
yaşamış, özellikle (1992’ye değin) kendi ülkesinde inşa etmiş evrensel bir
mimar.
Doğal veriler onun mimarisinin en etkin biçimlendiricileri.
Eğimler, kayalar, toprak parçaları, deniz, su onun için doğrudan özümsenen ve
mimari karşıtlıkla varolan yorum konuları. 1959’da uyguladığı, ancak uzun süre
unutulup yok sayıldıktan sonra 1992’de onarılıp yeniden açılan Boa Nova Lokantası,
Leça de Palmeira, doğa içinde varoluşun en öncül ve güçlü yorumu. Kayalıklar
üzerinde hafif açısal kırılmalarla yumuşatılmış kitle, katı ve kaba beton
duvarlarla tanımlanmakta, ahşap kalıbı aynen yansıtan kaba dokusuna karşın
beyaza boyanmış duvarlar kayalarla zıtlaşmanın mimari bütünlüğünü yaratırken,
sanki yapı orada yüzyıllardır varolmuş izlenimini sağlıyor. Aynı yıllarda
(1961) yine aynı yörede yaptığı Yüzme Havuzu okyanusa inen kayalarla kıyının
arakesitinde “Okyanus mu havuz? Yoksa, havuz mu Okyanus?” ikilemini
birleştiriyor. Özel tanımlanmış brüt beton mimari yapıt ile sonsuz okyanusun
birlikteliğini vurguluyor. Biri tepede, öteki kıyıda bu iki uygulama Siza’nın
doğa ile iç içe ama kimliğini, kişiliğini kollamış mimarinin arı örnekleri
olarak belirmekte. Ne denli erken olursa olsun bu uygulamalar olgun bir
mimarinin müjdesi.
Sonraki yıllarda bu doğal etkileşim hep var, ama yapı
temelli olmaktan çok, doğal çevre tasarımı kaynaklı. Nedense Siza’nın soyut
dışavurumlara yönelik mimari tasarımı tüm istemlerine karşın doğa ile o denli
bütünleşmiyor. Evora’daki Konut Grubu (Subsidised Housing, Quinta de
Malagueira, Evora) sıra ev mantığı içinde çeşitlilik ve zenginlik arayan,
Akdeniz mimarlığının duruluğu ve ölçülülüğü içinde bir çözüm. Genelinde yaya yolları
ve su kanallarının doğa içindeki yerleşimi, yapıların tekil yabancı
konumlanmaları ile farklı. Geniş çevrenin düzenlenmesi de Siza’ca yorumlanmış,
onun şiirselliğini yansıtan bir uygulama. Siza, burada Avrupa Modern
Mimarlığı’nı ödün vermeden ve hiç “bahanesiz” kendi toplumuna sunarken,
‘Modernizm’in her türlü soyutlayıcı ve yabancılaştırıcı özelliklerini dışlamayı
amaçladığını” öne sürmekte. Bunun ne denli gerçekleştiğini -eğer gerçekleşmişse
tabii- saptamak herhalde artık toplumbilimcilere kalıyor.
Kentsel ortamda oluşturduğu yapılar genellikle ödünsüz bir
Modernizm’in yorumları. Portekiz gibi, Atlas Okyanusu’nun bittiği yerde,
karanın sıcak renklerle bezene gelmiş mimarlığı ile kucaklaştığı bir ortamda
renklerin varlığını neredeyse tümüyle yadsıyıp Akdeniz’in sonsuz, bazen yorucu
ve neredeyse bıktırıcı beyazlığına bırakmış bir tutumu var. Setúbal Eğitim
Enstitüsü ve Porto Mimarlık Okulu bu tutumun en belirgin örnekleri. Tekdüze ve
tek renkli, çember kesitli kolonlar, düz döşemeler ve duvarlardan oluşan
mekanların belirleyici nitelemeleri ışığın yer yer özellikli ve odaklanmış
kullanılmasıyla özellik kazanan ve mekan tanımlayıcılarına verilen açısal
özellikler, ilk nesil Modernistler (Le Corbusier , André Lurçat) ile oradan
çıkış yapan konstrüktivistlerin (Konstantin Melnikov gibi) yapı sözlüğüne derin
göndermeler yapmakta.
Siza’yı çağdaş mimarlık çabası içine oturttuğumuzda doğal
çevre yorumları, duru ve yer yer kaba, ama kesinlikle som ve güçlü biçimselliği
içinde Tadao Ando’yu anıştırır. Toplumsal konularda duyarlılığı ve sayısı az da
olsa konut türü toplumsal içerikli yapılarında ise Giancarlo de Carlo’nun
siyasal düşünce çizgisini ve toplumsal kaygılarını paylaşır ve aynı doğrultuda
yer alır.
Bizim mimarlarımızla karşılaştırdığımızda, Siza’daki ödünsüz
“Modernizm” tutkusu ile Doğan Tekeli-Sami Sisa ikilisinin, bu tutku ile
Akdeniz’i birleştirme çabası ile (ki bu Le Corbusier’de de vardı), Cengiz
Bektaş’ın tadı var. Bizimkilerin daha iyi olduğu mimari yorumlar ise
azımsanmayacak denli çok.Evrensel mimarlık adına Pritzker Ödülü’ne layık
görülen: Alvaro Siza.
Siza şimdi sadece 68 yaşında. Oluşturduğu uygulama birikimi
etkileyici ve çalışmalarının her biri düşünce dolu. Hala daha kalıcı, etkin
ürünlerini ve anıtsal yorumlarını yaratması için bir mimar olarak henüz genç
sayılır. Belki de henüz ancak olgunluk çağında ve kimliğini yansıtması için
daha çok zamanı var. Üstelik de bir çok yeni işi ve dünyanın bir çok yöresine
yayılmış özgün projeleri var. Eminim, hakkında on yıl sonra yazılacaklar çok farklı
olacak.