Dört Kişiydiler Bir de O...1
C. Abdi Güzer
Mimarlığın gündelik ve profesyonel ortamlardaki
tartışmalarında düşünce ile uygulama arasında belirgin bir ayrım yapılır.
Düşünülen ve söylenenle yapılan arasında oluşan farklar “gündelik yaşamın
gerçeklerinin” dayanılmaz baskısı altında meşrulaşır. Genellikle “düş kuran,
düşünen mimarlarla”, “yapan mimarlara” ayrı roller biçilir, yaşamın
gerçeklerine direnenlerle onu varolma zemini kabul edenler ayrı şapkalar
altında varolur.
Az sayıda mimar gerçekle düş arasındaki bu çizgiyi inceltme
serüvenini göze alır. Cengiz Bektaş’da pekçok başka özelliğinin yanısıra,
Türkiye’de gündelik yaşamın, sıradanlığın sürükleyişine karşı durma
serüveninin, baş kişilerinden biri. Bektaş’ın mimarlığı bir yandan düşler ve
düşünce dünyasına dayanırken öte yandan gündelik yaşamın gerçeklerini gözardı
etme lüksünden kaçınmakta, gerçekle düşü olabildiğince birbirine
yaklaştırmaktadır. Bektaş’ın anlayışında mimarlık teknik anlamda bir proje ile
kısıtlı kalmamakta, yaşam biçimleri, senaryolar, kültürel geçmiş, ideolojik bir
gelecek hep projenin doğal parçası olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım içinde
mimarlık yalnızca cevap bulan değil, aynı zamanda soru soran bir eylemdir.
Gerçekten de Bektaş’ın hemen her projesinde ayrı bir
serüveni/öyküyü, kimi zaman yapının yanıbaşında , kimi zaman yapı ile içiçe
izlemek olası. Babadağlılar Çarşısı’nın rampasında, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin
iç düzeninde, Türk Dil Kurumu’nun “değiştirilebilir” iç bölümlerinde, Edirne
Toplu Konut alanında “katılım” ve örgütlenme üzerine kurulan süreçte hep bir
alışılagelmişi yeniden sorgulama çabası projenin ayrılmaz parçasını, hatta
özünü oluşturur. Sonuna kadar götürülmeye çalışılan, “gündelik” baskılara ve
uygulama güçlüklerine rağmen var kılınmaya, gerçeğe dönüştürülmeye çalışılan,
bir düş mimarlığının varolma zeminini oluşturur.
Bektaş’ın yapıları biçimlerinden çok, bu yanı ile kimlik
kazanıyor. Oysa mimarlığı konuşurken, anlamaya çalışırken, yapılara ve onların
aracılığı ile yapanlara bir kimlik ararken, “biçim” kolay terkedilebilecek bir
zemin gibi görünmüyor. Böyle bakıldığında belki de Cengiz Bektaş’ın mimarlığını
‘üzerinde tartışılması gereken” kılan en önemli özgünlük, biçimi ön plana
çıkarmadan bir kimliğin, alternatif yaklaşımların aranabilirliğini sunmasıdır.
Kuram’la yapı, düşle gerçek, düşünce ile biçim arasındaki
ilişkiyi onun yapıları aracılığı ile yeniden sorgulamak olası. Mimarlık
tartışmalarında biçimi düşüncenin yansıması gibi görmek , ya da biçimden geriye
giderek tasarım sürecini ve süreci biçimlendiren düşünsel çerçeveyi anlamaya
çalışmak gelenekselleşmiş ve baskın olan bir anlayış. Bir başka deyişle
“İzm”ler ağırlıklı olarak düşüncenin biçime yansıması ile tanım kazanıyor.
Özellikle “tüketim toplumu” olgusunun ağırlık kazandığı son dönemde yapının
büyük bir tüketim maddesi gibi ambalajlanması, bir medya unsuruna
dönüştürülerek skenografik düzeyde ele alınması ve yaşam biçimlerinin
evrensellik kavramı içinde tipleşmesi, giderek biçimi, hatta yanlızca yüzeyi
yapılarda bir kimlik aracı olarak ön plana çıkarıyor. Bu “indirgeyici” tutumu
yeniden tartışmak, kuşkusuz, bu yazının sınırları dışında, gene de anlıksal
değer üreten ve yapı ile kültür arasındaki ilişkiyi yok ederek yapıyı inşai ve
gerçek olmaktan çıkaran bu anlayışa karşı Cengiz Bektaş’ın tutumu ciddi bir
alternatif oluşturuyor. Özünde “izmlerüstü” olmayı barındıran ve çok genel
anlamı ile her problemi özgün çerçevesi içinde ele alarak biçimselliğin içinde
kaybolmayan, ama biçim ortaya koymaktan da korkmayan, yalnızca sıradanlığa ve
kolaycılığa sırt çevirmesi ile genellenebilecek bir anlayış. Bir başka deyişle
Bektaş’ın yaklaşımı eğer bir çerçeve içinde algılanmak istenirse bunu en fazla
kapsayacak tanım alternatif bir bağlamsalcılık anlayışı: Her problemi kendi
çerçevesi içinde yeniden kurmaya ve anlamaya çalışmak , kabullenilenin,
geleneğin ve meşru olanın genelliğine ve kolaycılığına kapılmadan özgün çözüm
aramak.
Burada altı çizilmesi gereken bir gerçek de ‘bağlam’
kavramının çok anlamlı kullanımı içinde özellikle dilimizdeki “yöresel”, “yerel”
sözcükleri ile ilişkilendirilen ve geleneksel mimarlığa doğrudan referans veren
tanımların sınır darlığı. Bu farkı Bektaş’ın mimarlığında açıkça gözlüyoruz.
Bektaş, aynı zamanda bir geleneksel mimarlık araştırmacısı olmasına karşın ,
kendi yapılarında geleneğe referans verirken biçim aktarmacılığı sığlığı içinde
kalmaması, alıntı, aktarma, referans verme gibi konularda biçim dışında bir
zenginliğe ulaşabilmenin ipuçlarını hazırlaması ile farklılık kazanıyor.
Örneğin, ilk bölümünü gerçekleştirdiği Bodrum Seçkin Konaklar Yatımevi’nde
çevresel içeriğin mimariye aktarılması biçimin ötesinde bir yaşam biçimi olarak
karşımıza çıkmaktadır. Avlularla, taşla ve beyazla birlikte yer alan modern
mimarlık ögeleri, örmeğin iç mekanda galeri boşlukları, geçmişini sorgulamadan
özgürce, sedir kadar doğal bir eleman, olarak yer alır. Bu nedenle Seçkin
Konaklar “kurul kararı” ile geleneğini koruyan bir Bodrum’a hala alternatiftir.
Alternatif biryerellik kavramı böylesi bir kapsam içinde
tanımladığında, yapının tasarlanması sürecinde çerçeveyi kurabilecek , biçimin
ötesine geçen, çok sayıda girdi biçimle birlikte önem kazanır; hatta doğrudan
onu hazırlar. Bir anlamda böyle bir mimarlık anlayışı yapının kendisinden çok,
tasarım sürecinde saklıdır. Örneğin, Norman Foster , Richard Rogers gibi
mimarların bazı yapılarının bir yandan “high-tech” olarak nitelenirken öte
yandan “contextualist” olarak nitelenebilmesinin en önemli nedeni, yapıların
baskın dilinin ötesinde, gerek çevresel bazda, gerekse teknoloji aracılığı ile
soyundukları özgünlüktür. Doğal olarak tasarım girdilerinin büyük bir
sıradışılık taşımadığı özellikle kentsel, büyük ölçekli ve standartlaşmış yapı
programları ele alındığında, eğer biçim hala doğrudan bir belirleyici değilse,
mimarın işi oldukça zorlaşmakta, tasarımın üzerine kurulacağı çerçeve
belirsizleşmektedir. Bu güçlüğü ya da çelişkiyi Cengiz Bektaş’ın diğer
yapılarında çok farklı olarak Mersin’de gerçekleştirdiği “gökdelen”de
izliyoruz. Konu bu ölçeğe vardığında ne “katılım”dır mimarın baskın yönlendiricisi,
ne de “iç mekanların değiştirilebilirliği”. Birçok tartışmada altı çizildiği
gibi, kaçınılmaz olarak teknoloji ön plana çıkmak istemektedir. Ama, Bektaş
teknolojinin bir dile dönüşerek yapının biçimine yansımasını istememekte ya da
teknolojiyi dili kuracak kadar baskın olarak ele almamaktadır. Teknoloji
boyutu, örneğin, betonun belli bir yüksekliğe pompalanması gibi geleneksel
sistemin bu yapıya uyarlanmasının zorlanması ölçeğine indirgenmektedir. Bu da
Bektaş’ın diğer yapılarında sürdürdüğü araştırmacı, serüvenci yapıyla
bağdaşmamaktadır. Belki de ilk bakışta kimilerine haksızlık gibi gelecek bu
eleştirinin çıkış noktası da doğrudan yapının kendisi olmaktan çok, böyle bir
programla Bektaş’ın biraraya gelmesinin oluşturduğu beklentidir.
Cengiz Bektaş yalnız projeleri ile değil, çizim tekniğinden
konuşma, yazma biçimine uzanan bir çeşitlilik içinde Türkiye mimarlık ortamına
kimlik alternatifi getirmiş bir mimar. Hala pek azımızın bulabildiği bir enerji
ile, mimarlığın sınırlarını da aşarak yaşamın zenginliği ve coşkusunu yeniden
arayanlardan biri.