27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Cengiz Bektaş ile Söyleşi

 

Uğur Tanyeli: İsterseniz, konuşmaya adet olduğu üzere, önce hayat öykünüzden başlayalım. Nasıl karar verdiniz mimar olmaya?

 

Cengiz Bektaş: Aslında, insanlar birazcık da sonradan yakıştırıyorlar böyle şeyleri. Çocukluğumda çok iyi anımsadığım birşey var: Denizli’de, II. Dünya Savaşı yıllarında nedense Almanlar vardı. Onlardan kimi çizimler görmüştüm. Bir ev çizmişti biri. Öyle başladı diyebilirim. Bir de, İzmir’den bir mimar gelmişti. Sanıyorum, Fahri Nişli’ydi ve “bak, ben Alsancak Camisi’ni yaptım” diye bana gösterdi fotoğraflarını. Bir adam durup dururken bir şey düşlüyor, kendi kafasında varediyor, sonra o gerçek oluyor. Ama, asıl önemli olan şu: Lise 1’den sonra, şimdi Kanada’da bulunan Sungur İncesulu vardı, onun da benim de takma adlarımız “mimar”dı. Yani, ikimiz de mimar olmayı bir anlamda koymuştuk kafamıza.

 

U T: Önce Akademi’de başladınız eğitime.

 

CB: Liseyi bitirdiğimde hem Akademi, hem de Teknik Üniversite sınavlarına girmiştim. Teknik Üniversite’ye gitmek istemiyordum, sınavlarına da sırf insanlara göstermek için girdim: “Bak, orayı da kazandım, ama, burayı yeğliyorum” demek gibi bir olaydı bu. İTÜ’ye de bir-iki ders dışında gitmedim, Akademi’de sürdürdüm. Akademi’de bir yıl okumuştum, süsleme bölümünde. Mesela, ben bir yıl modelaj yaptım, çamur çalıştım, hâlâ da sürüyor, eski Türk sanatlarından, Hattat Halim’den eski yazı dersleri aldım. Bir ön hazırlık gibiydi. Mimarlık öğrenimine başlayıp da 1’den 2’ye geçtiğim zaman -çok önemli bir etkilenme- Kurt Erdmann vardı. Kurt Erdmann aslında İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okutuyordu, bize konuk hoca olarak geliyor. Onun çevirmeni de, benim liseden Almanca hocam Turgut Kavur’du. Kurt Erdmann’ı öyle tanıdım, Erdmann’la 30 günlük Anadolu gezim var, 1955’te. O beni çok etkiledi.

 

UT: Erdman’ın ünlü kervansaraylar araştırması sırasında mı?

 

CB: Oradan başlıyor. Yani, kervansaraylar onlardan bir parça. Ama, örneğin Selçuk’un o kitlesel olayı, duvarlar özellikle. Selçuk duvarın öylesine bilincinde ki, silme sadece üstte değil, yanlarda, alt katta dolaşıp geliyor. O yüzden, benim de duyarlılığım, çabam oldu bu konuda. Hatta, Etimesgut’taki camide, mesela duvarı ördürüp bir örgü indirelim, iki örgü çıkaralım diye, bu sadece kâğıt üzerinde oranı aramak değil, bir de değişik perspektiflerden 1/1’de o oranı da aramak. Çünkü, o farklı bir şey. Bir gün İlhami Ural -ustam von Branca’nın bir lafı vardır, “mimar, mesleğinin papazı olmalıdır” der; İlhami Ağabey de böyle bir adam- o duvarın karşısına gelip takıldı: “Yahu, bu ne kadar güzel bir duvar”. Dümdüz bir duvar; ama, onu yakalayan insan da var olunca daha güzel tabii. Selçuk döneminin bir takım yapılarını birlikte tanıdık. Oktay Aslanapa vardı o zaman doçentti, Sevim, Şerare Yetkin vardı. Şerare çiçeği burnunda, genç bir asistandı bugün profesör. Sonraları en mavi yolculuklarda böyle bir beraberliği “petek göz” diye adlandırdım. Yani, bir yere çok değişik disiplinlerin gözlerini birleştirerek bakabilmek.

 

UT: Kollektif bir bakış mı?

 

CB: Diyelim ki, bir yapıya gidiyoruz -orada Erdmann var, Aslanapa, Yüksel Aslan var; yani, çok değişik disiplinden, değişik anlayıştan insanlar- bakıp etkilenimlerimizi dile getiriyoruz. Bunun böyle olmasına hep çabaladım da. Şimdiki gezilerimizde de -biz artık onlara “yeşil gezi” diyoruz- farklı insanlarla gidip bir yere bakmaya çabalıyoruz. Bazen bir çocuğun söylediği birşey, bir saptama bile pekçok şeyi çağrıştırıyor. “Petek göz”le bakmayı o nedenle hep önemsedim. Paylaşmayı sevişimin başlıca nedenlerinden biri de bu.

 

UT: Akademi’den niye ayrıldınız?

 

CB: O da kimilerini kızdırıyor, çünkü söylediğim zaman yanlış anlaşılıyor. Örneğin, Akademi yangını olmuş, biz bir betonarme yapıya yerleşmişiz ondan sonra; ama, ahşap yapıda alınan sigara önlemleri sürdürülüyor. Ben dört kere ihtar aldım sigara içtiğim için. Almanya’da, dünyanın en iyi -tiyatro mimarı seçilmişti o yıl Prof. Weber, oturdum karşısına, tashihe. Bir ara cebinden sigara paketini çıkardı, “meslektaşım, içmez misiniz” dedi. Akademi’de dört kez ihtar almış biri için, başka bir dünya bu doğal olarak. Başlangıçta Akademi’de bunun ne demek olduğunu insan anlamıyor; ama, kişiliğe nasıl bir saldırı olduğunu sonraki olayla karşılaştığında kavrıyor: “Allah Allah, bizi ne denli ezmeye çalışmışlar!” Bunları suçlama anlamında söylemiyorum; çünkü, Akademi’den ağabeylerim de yanlış anlıyorlar.Örneğin -çok iyi anımsıyorum, bu yönden çok eleştirildim- iç mimari ile mimarlık arasında tebeşirle çizgi çizildi. Espri olsun, olmasın; “mimarlar burayı geçemez!” Niye? Şimdi, mimarlık öğrencisi iç mimarlık bölümüne geçmezse, o zaman Akademi’ye niye geldim ben. Bugün de böyle. Örneğin, heykel bölümüne gittiğinizde, bakıyorsunuz ki, hiç ilişkileri yok. Ne mimarlar gelip oraya bakıyorlar, ne de heykeltıraşlar öbür tarafa geçip de birtakım ilişkiler kuruyorlar. Oysa, gene Münih’te Brenninger vardı, o da mimar kökenli, o bize “Plastik” diye bir derse gelirdi. Yani, her projemizde muhakkak bir plastik öğeyi, ister heykel olsun, ister bir pano, ister bir demir işi, yapıyı daha tasarlarken birlikte tasarlanacak bir öğeyi nasıl yaratabileceğimizin dersini verirdi. İşin hangi noktasında sanatçıyı birlikte çalışmaya çağıracağımızı bilebilmeyi öğretecek kadardı bu ders. Oysa, bu türlü önlemeler, bu ilişkileri kesme biçimleri işin doğasını zorluyor. Münih’te Sepp Ruf vardı Akademi’de, onun yanına girmek istiyordum. Diploma falan pek umurumda değildi. Yani, Münih’te de bir Akademi vardı; ama; diploma vermezdi; yalnızca, “üç yıl benimle birlikte çalışmıştır” derdi, o kadar. Yalnız, Almanya’da birtakım zorluklarla karşılaşınca, gene de bir diploma gerektiği gerçeğine kafamızı vurduk. Ve o zaman Teknik Üniversite’ye girdim. O zaman adı Technische Hochschule’ydi. Orada da sınav verip “Vordiplom” denilen, öğrenimin yarısını bitirdiğime değin bir belge aldım. Sonra diploma çalışmamı bitirdim. Yani, ikinci bölümünü. Ve çok önemsediğim bazı şeyleri yitirdiğimi anladım. Akademi’de herşey arkadaşlık üzerine kurulmuştu. İnsan arkadaşlarından da eğitim alıyor. Çakıl taşı gibi. Filan asistanımız bizi yardıma çağırdığı zaman, birlikte sabahlamak, on tane sinemaya gitsek, bilmem kaç tane bale seyretsek o kadar tat almayacağımız bir olay. Mesela, Sedad Hakkı Eldem’i çok önemsedim. O yüzden, detay bilgimin iyi olduğuna hâlâ inanırım. Benim sonradan çok fazla altını çizerek kendimi yönlendirmeye çalıştığım, içten dışa çözüm geliştirmek yöntemi aslında Sedad Bey’in bize kazandırdığı bir şeydi. Yemek odasını planlamaya, gerçekten çatalı, kaşığı masanın üzerine yerleştirerek çizmekle başladık. Ona göre büyüklükleri saptadık. Yemek odası gibi evin bütün oylumlarını, öğelerini böyle öğrendik. Sonra tasarıma geçildi.

 

UT: Siz sizin kuşağınızdan Sedad Bey’i en fazla takdir edenlerden birisiniz sanıyorum. Benim gördüğüm kadarıyla onu takdir etmek pek yaygın değildi bir zamanlar. Gerçi, şimdilerde durum değişmiş gibi gözüküyor ya...

 

CB: Hayır. Hatta, övdüğünüz zaman bir de kızıyorlar insana. Sanki bir haksızlık yapıyormuşsunuz gibi.Oysa, tamam, filan yapısının filan yerinde şu aksaklık olabilir. Ben örneğin, Akbank’ın o yapıldığı dönemde cephesinde bir yorum görüyorum. Ayrıntılar açısından kimi yanlışları var, toz birikme yüzeyleri çok -bu benim çok önem verdiğim bir olay. Bu yüzden yapı daha çabuk kirleniyor. Tamam. İçine girdiğiniz zaman oylum da yok. Ama, gene de o bir yorum. Bir başka ülkede olsa... Bugün yalnızca bir cepheyle biçem yapmaya çalışanlar bile adam yerine konuluyor. Mesela, Bruno Taut’un Dil Tarih Coğrafya Fakültesi bir cephedir ve mekân yoktur. Ama, kimse onu o derece ağır eleştirmez.Mimarlık dergisinde yazdım: “Şuradan şuraya bir sürü yer dolaştım, Akbank gibi ciddi bir uğraşla karşılaşmadım” diye. Ben ondan daha çok eleştiri aldım.

 

U T: Bu çabanın hiçe sayılması durumu başkaları için de sözkonusu.

 

CB: Ben birtakım insanları o nedenle de izledim; Seyfi Arkan’ı örneğin. Nereden nereye gelmiş? Ve hep onun acısını duydum. Bugün yaşayanlardan ad vermek istemiyorum; ama, birçok insanın ne kadar acı çektiğini yaşadım. Bir Seyfi Arkan sonunda birtakım kötü yapılar yaptıysa diyelim, bunda hepimizin suçu var gibi. Örneğin, Şevki Balmumcu’yla uğraştım; gittim, buldum, konuşmak istedim, hep kaçtı.

 

U T: Şevki Balmumcu’yu aradınız yani...

 

CB: Evet. Ben bazı işleri kendime görev olarak veriyorum ve böylece kendi eğitimimi de sağlıyorum.Örneğin, ilk defa sözlük yazma çabasına giriştim 68’de ve belli, kaliteli iki-üç yapı üretmiş insanları tanımak istedim. Bunlardan bir tanesi de Şevki Balmumcu. Gidip onunla tanışmak istedim; ama, hep kaçtı, küsmüştü. Örneğin Sergi Sarayı olayı... O günkü koşullar içinde ciddi ciddi ben Ankara’daki kimi Bauhaus yapılarını çok önemsiyorum; hatta ODTÜ’deki arkadaşlarıma, “ne olur tez verin, öğrenci çalışmaları yaptırın, şunları saptayalım, gidiyor bunlar” diyordum. Ben hep kurum gibi çalışmaya çalıştım; ama, yetmiyor. Örneğin, o yapı -Bauhaus etkisiymiş, şuymuş, buymuş, hepsi bir yana- gerçekten bizim koşullarımız içinde çok önemli bir entelektüel çabadır ve hiç de gösterişçiliğe düşmeyen, yalın bir olaydır. Tayyare Sineması vardır Bursa’da, bir ara yıkmak istiyorlardı, zorla kurtarılabildi. O, örneğin, Arif Hikmet Koyunluoğlu’nundur güya. “Olamaz!” O zaman, Koyunluoğlu’nun bürosunda kim çalışıyor diye araştırdım, yaşdaşlarına sordum: Şevki Balmumcu, Zaten Şevki Balmumcu’dan başkası da olamaz. O kapı örneğin, bayıldığım bir kapıdır, Bursa’ya her gidişimde iki dakikacık durur, Şevki Ağabey’e, “merhaba!” derim. Sonra, adamın yapısını alıyor, Neoklasik bir yapı haline getiriyor bir Alman mimar. Bu mimar ne yapar? Elbette sarsılır. Eğer Maruf Önal olmasaydı, daha da kötü olurdu. Onlar Şevki Balmumcu’yu üzmeden, belli etmeden el uzatmaya çalıştılar bildiğim kadarıyla. Bizim toplumumuz insanları bir kâğıt gibi alıp, buruşturup atmakta becerikli. Şimdi, aynı olayı Sedad Hakkı’yla da duyumsuyorum. Örneğin, o yıllarda çok bozulmuş, çok üzülmüştüm. Başlangıçta önemsiyorduk Ağa Han Ödülü’nü. Hasan Fethi’ye büyük ödül verildi. Hasan Fethi nerede, Sedad Hakkı nerede... Bu toplum içinde insanın kendi ruh sağlığını koruyabilmesi çok zor. Birtakım durumlarda kendini korumanın duvarlarını çekecek elbet. “Vay, arogant davrandı” ya da şöyle davrandı diye... Örneğin, Rıfat Çadırcı kim olur ki Sedad Hakkı’nın yanında...

 

UT: Almanya’ya tekrar dönelim. Okulu bitirdikten sonra Almanya’da bir süre çalıştınız von Branca’nın yanında.

 

CB: Bitirdiğim zaman okulu, Gustav Hassenflug vardı, Gropius’un ortağıydı Hassenflug, beni yanına almak istedi. Ben o zaman dedim ki ona: “Çok fazla saygı duyduğum bir insansınız. Bu, benim için onur. Ama, ben gülmeyi unuttum doğru dürüst. Örneğin, renk sevgimi unuttum. Onun için, bana öyle birisini önerin ki, ben buradan böyle gitmeyeyim”. O da dedi ki, “Branca ile çalış”. Branca o zamanlar gerçekten deha olduğundan kuşkulanılan, ilginç bir adamdı. Ama Angerer vardı bir de. Angerer güney Almanya’nın -bizde de vardır ya böyle yakıştırma özentileri- Le Corbusier’si sayılan bir kişi, müthiş açık, net matematik kafası olan bir insan. Yani, olayı böyle formüle eder, açık görüşler kazandırabilir.Angerer’in yanında mı çalışayım, Branca’nın yanında mı diye kendi kendime tartışma durumundayım. Birgün Angerer telefon etti ve dedi ki: “Sana bir iş teklif ediyorum”. Branca ile birlikte bir yarışmaya girmişler, birincilik ödülü almışlar. Ama proje kimin bürosunda yapılsın, karar veremiyorlar. Hangimizin mekânı uygunsa orada bir ekip kuralım diyorlar. O ekibi yönetmek üzere de bana iş teklifi yapıyorlar. İkisi sınıf arkadaşı, ikisi de birbirini biraz kıskanır. Biri öbürünün o açık-seçik kafasını kıskanıyor, öbürü öbürünün artistliğini. Benim de kafamda aynı çatışkı var. Angerer önerdiği anda, bir saniye bile düşünmedim. Bu, galiba benim en büyük şansımdı; çünkü, bu iki insanı birarada, bir potada tanıdım. Ben ekiple beraber işi hazırlıyorum. Sonra ikisi birden geliyorlar, hep birlikte konuşuyoruz. İkisinin de değişik tepkileri var. Birisi ayrıntıda çok net şeyler söylerken, öbürü ilişkisiz birşey söylüyor; ama, ertesi günü düşünüyorum ki, haklı. Branca kendi kendisiyle de çok çatışan bir insan. Branca, Stuttgart’daki müzenin, Stirling’in tasarımını yarışmada birinci seçen jürinin başkanı.Modern Mimari’yle çok tartışmış bir adam Branca. Aslında, biz başka birşey görmedik anamızdan doğduğumuz zaman, Modern Mimari’nin içine doğduk. MIT’de (Cambridge, Mass.) Charles Correa’yla da bir tartışmamız oldu. Benim yaptıklarımı anlatmam istendi, o da dinleyiciydi. Mesela, Türk Dil Kurumu için dedi ki: “Burada Modern’den başka birşey var, o ne?” Yani, acaba ben bilincinde miyim o yaptığım şeyin anlamında soruyor gibi geldi bana. Branca’da Modern’den sıkılıp birden irrasyonel birşey yapmaya kalkışan, kendi kendisiyle tartışan bir adamdı. O yüzden, Münih’te, Pinakothek’te de bu tartışması görülür.

 

UT: Siz Branca’dan çok farklı bir mimarlık geliştirdiniz. Hep “ustam” dediğiniz halde, ben bugün sizin Branca’yla hiçbir ilişkiniz olmadığını görüyorum. Branca aslında “iki arada bir derede” kalanlardan bana kalırsa. Ne Modern olabilir, ne Post-Modern...

 

CB: Daha önce de birtakım yerlerde tartışıldığı gibi, Modern Mimari’de ne diye yola çıkıyoruz? İnsanlara daha insancıl mekân, daha insancıl kent, falan diye. Ondan sonra birtakım kalıplarla monotonluğa düştüğünüz zaman, işte orada Branca’nın davranışında olduğu gibi sıkılıyorsunuz. O düşünce biçiminin insanı nereye götüreceğini merak ediyorsunuz. Branca, bazen bakar örneğin, cephede bir çatışkı mı var, bir çizgi çizer kurşun kalemle. O, anlayan insan için önemli bir işarettir. Bu da tabii, bir başka eksik yönümüz bizim. Bizde örneğin, diyelim kurşunkalemle bir usta bir eskiz çizdiği zaman, onu doğru dürüst çizime çekecek adamların olmaması çok önemli bir eksikliktir. Ve belki de bu yüzden onların o eskizlerinden falan özenip de sonradan eskiz yapan arkadaşlarımız bile var. Halbuki, o eskizler insanın kendi tartışması. İnanın, şu iki gün içinde belki yüz pafta yırttım. Eskiden halbuki çok önem veriyordum. Yani, ilk düşünce nasıl? Türk Dil Kurumu’na nereden başlamışım? Gerçekten, yırttım yırttım, attım. Ama Branca gibi adamların rolü önemli. Zaten, o nedenle de Stirling’in ne demek istediğini yakalıyor. Aynen, biraz önce Sedad Bey için konuştuğumuz gibi, Stirling’in yapısında modern açıdan bakarak bir adamın eleştireceği o kadar çok şey var ki...

 

UT: Siz de eleştirir miydiniz?

 

CB: Bizim ülkemizin konumunda olan ülkelerin mimarları açısından evet. Yani bir yere çıkmayan merdiven yahut tek kat için asansör benim ülkemin sorunları içinde nereye oturur? Bunu eleştirmek çok kolay. Ama, zaten edebî tavır gibi bir başka tavırla işin içine girip, bütün bir toplumu eleştirmenin aracı olarak kullandığı zaman, Stirling çok önemli birşey söylüyor, çok önemli bir eleştiri yapıyor ve tabii, onu yaptığıyla değil, söylemek istediğiyle yakalamak bayağı yol açabilir birçok insana. Benim için Branca da böyleydi bu anlamda. Sokakta giderken ayakkabısını fırlatır “ben mimarlık yapmayacağım artık” diyerek. Ki, düşünün, o zaman güney Almanya’nın en önemli mimarlarından sayılıyor, birçok yerden profesörlük öneriyorlar; gitmiyor.

 

UT: Sonra Türkiye’ye döndünüz.

 

CB: Bir yerde bitti bazı şeyler. Branca beraber bir kilise yapmayı da önerdi. Bana o zaman çok anlamlı gelmedi. Onunla daha çok konut üzerinde uğraştık. Sonra, ODTÜ’den bir çağrı geldi Şehircilik bölümüne. Ben Şehircilik Akademisi’nin kurslarını da izlemiştim. Almanya’da savaş sonrasında imar müdürü ve şehirci eksikti, bunlar için çok iyi ve hızlı kurslar düzenlediler Münih Teknik Üniversitesi’nde. Şehircilik bölümünden gelen çağrı beni çok ilgilendiriyordu; çünkü, mimarlığın şehircilik bilinci olmadan yapılmaması gerektiğine inanıyordum. Bugün de şu anda kentlerimizin durumunu buna bağlıyorum.Yani, şehircilik disipliniyle mimarlık disiplinini birbirinden ayırmanın sonucu: Malatya ile Kayseri’yi ayıramıyorsunuz. O nedenle ODTÜ’ye geldim. Bir de hiçbir malım mülküm yoktu. Yani, Almanya’dan gelen hiç olmazsa yanında satmak üzere araba getirir. Öyle bir hazırlığım da yoktu.Bugün de örneğin, bankada iki aylık para varsa, rahatsız eder bu beni; demek ki yaşamıyorum diye. ODTÜ’de Rauf Beyru vardı. Şehircilik kürsüsünde. Oraya geldim ama, İngilizcem yoktu. O nedenle ders verme durumum olamazdı. Sonra, biliyorsunuz, üniversitenin yapıları yarım kalmıştı. Özellikle Behruz’la (Çinici) o günkü yöneticiler arasında mimarlık açısından birtakım çatışkılar vardı. Behruz’un projeleri onaylanmıyordu. Şaziment (Arolat), Oral (Vural) ve ben; üçümüzdük. Karar verdik hep birlikte, şantiyeye taşıdık büroyu. Sanıyorum, böylece en azından bir takıntıyı atlamakta biraz faydamız oldu.Behruz da bunu söyler; çünkü, bazı noktalarda takılmış projesi, bir türlü onaylanmıyor. Ben onaylattım, parasını almasını sağladım, sonra dedim ki: “Bakın, bu projeyi kimin onayladığını hiçkimse günün birinde anımsamayacak. Herkes bu ‘Behruz’un yapısı’ diyecek. Bunun için de şu şuymuş, bu buymuş demeye ben utanırım. Ama, sorumluluğu sizin”. Aldı gitti Behruz ve bir sürü şeyi de değiştirdi.Bu sorumluluğu duyacak bir insan, hergün sabah 3’e kadar çalışırdı. Böylece üniversite inşaatında birdenbire bir rahatlama oldu. Sekiz ay kaldım. Çünkü, Münih’ten geldiğim zaman slaytlar, herşey hazırdı. Örneğin, bilmem ne dersini Sivas’ın filan alanında yapacağız, filan dersi Konya’nın bilmem neresinde... Benim doktora çalışmam vardı, sınavını vermedim; çünkü, bu çalışmaya Almanya’da biraz daha kalabilmek için girdim ve Selçuk Kent Çekirdekleri üzerine bir çalışma yaptım.Sonra bir proje daha yapmak daha önemli geldi bana doktor olmaktan.

 

UT: ODTÜ yılları nasıl bitti?

 

CB: Birtakım davranışlarla karşılaştım. Örneğin, dışarıda yarışmaya girdik. Rektöre şikayet etmişler: Hem burada çalışıyor, hem dışarıda yarışmaya giriyor. Şimdi bunlara genç kuşak güler, olur mu öyle şey, girmeyecek mi yarışmaya adam diye. Sonra şunu saptadım: Meğer, onlar da o yarışmaya girmişler de, derece alamamışlar. Bir rastlantı, ben üçüncülük almıştım. Şimdi ben ne yapacağım? İlaçlarımı alıp doktor arkadaşımın önerisiyle, Uludağ’a gittim, dört gün yürüdüm. Yani, “ne olacaksın?” Almanya’da 19 saat çalışıyordum, bunun en azından 15’i gerçekten verimli, Türkiye’ye geldim, ancak 14 saat çalışmama izin veriyorlar, bunun ancak 5 saati eklenebiliyor birbirine. Örneğin, 3 gün sabahlamışsın, bitirmişsin. Ozalitçiye tembih de etmişsin bekle diye. Gidiyorsun, ozatitçi yok! Yani, boşuboşuna sabahlayan aptallar durumuna düşüyoruz. Bu, sadece en alt çizgiden verdiğim bir örnek. Onun gibi, çalışmalar birbirine eklenmiyor. Hatta, 12 Mart döneminde Angerer geldi, Almanca “elanz” diye bir laf var, kendi kendini açabilme yeteneği. “Elanz”ın kararacak, gel” dedi, “orada ‘fifty fifty’ bir büro açayım sana”. 15 gün sonra sordu bana: “Ne düşünüyorsun?” “Sen” dedim, “hiç mutlu bir göçmen gördün mü?” ‘Biliyordum zaten” dedi, “böyle söyleyeceğini”. Döndüm tekrar ve dedim ki: “Ya bu deveyi güdeceğiz, ya bu deveyi güdeceğiz”. Gerçekten, insan kendi kendine birtakım özveriler getiriyor -kimseyi ilgilendirmez ama- inancıyla çalışıyor, yapıyor.

 

UT: Sizin bir başka özelliğiniz var: Tek başına bir ordu gibisiniz. Pek çok alana yayılan bir etkinliğiniz var. Bu, diğer Türk mimarları içinde çok görülen birşey değil, ama Türk aydınları içinde çok görülen birşey sanıyorum. Türkiye’ye özgü birşey bu. Pekçok alana sarkan bir etkinlikte bulunma çabası.

 

CB: Bu sözü ilk kez kullanan da Vedat Dalokay’dır. 68-69’larda “sen bir kurum gibi çalışıyorsun, tek kişilik bir ordu gibisin” demişti. Bunun çaresi yok. Şöyle ki: Diyelim, bir çalışma yapacağız. Şimdi, kafama takıldı benim: Hermogenes. Kim Hermogenes? Neden “pseudodipteros”u yaratıyor. Bunun üzerinde benzer kuşkularla, benzer yorum, kimlik, arayışlarıyla yetişmiş bir arkeolog olsa, bunu bana hazır edecek. Açıp telefonu diyeceğim ki: “Böyle böyle bir soru var kafamda. Ne olur beni aydınlat.” Yok böyle bir olay. O zaman gidiyoruz. Hermogenes araştırıyoruz. Bulduklarımızı da, “yahu, bunu da bir yerde yayınlayalım” diyoruz. O zaman bana diyorlar ki: “Sen arkeolog musun kardeşim!” Geçen gün birisi “sizi arkeolog sayıyoruz, öyle tanıyoruz” dedi, bir görevli. Öbür taraftan da bir suçlama oluyor: “Kardeşim, sen ne karışıyorsun bu alana?” Sergilediğim zaman mimarlık tarihiyle ilgili birtakım çalışmaları, bu dümdüz söylendi. Dedim ki, “o zaman siz yapın”. Çünkü, ben son dönemi anlamak istiyorum. Bu nedenle her tarafa saldırır gibi oluyoruz. Şimdi, son dönemde Helenistik sözü takıldı kafama. Vaktiyle Bizans takılmıştı. Sonra öğrendim ki, örneğin, “Bizans” 19. yüzyılda konulmuş bir ad. Ha, tamam, o zaman oturttum birtakım şeyleri yerine. Eğer, baştan beri Bizans olsa, başka birşey; 19. yüzyılda tarihçi birtakım işleri kolaylaştırayım diye Bizans derse, o başka birşey. Şimdi, aynı şekilde Helenistik’i merak ediyorum. Şimdi Binbir Kilise’ye gittik. Bizans konusunda binlerce soru var kafamda.Kime sorayım? Semavi Eyice’ye başvurduğum zaman, onun binbir sıkıntısının içinde bizim de bir sorumuzun yer alması çok zor. Örneğin, Türkiye’de bir Bizans Enstitüsü olmaması büyük eksiklik.Ben Sinan’ı yazdım, bitirdim. 6,5 yıl arşivde çalıştım. Birden gördüm ki, ben Bizans’ı tanımıyorsam, anlayamıyorsam Sinan’ı bilemem. Ve o zaman elbette başvuracağım birilerine, bana Bizans’ı hiç olmazsa özetleyecek -mimarlık tarihi filan da değil üstelik- örneğin, İlber’in (Ortaylı), Mete Tuncay’ın yahut başka tarihçilerin, İlhan’ın (Tekeli) son dönem çalışmalarından hepsinden birşeyleri yakalayacak ve bana diyecek ki: “Kardeşim, Sinan Bizans’la ilişisinde şöyle bir yerdeydi”. En azından bir mimar olarak benim çağdaş yaşamımda, çabamda, yorumumda yardım edecek birtakım çalışmaları hazır bulmak hakkımdır diye düşünüyorum.

 

UT: Türkiye’de bütün bunlar entelektüel ortamın zayıflığından kaynaklanan birşey olmalı. Peki, bunun sizin profesyonelliğinize bir zararı olmuyor mu?

 

CB: Olmaz olur mu... Şimdi, şu anda büroya gidelim, masaların yarısı angaryaya çalışıyor.

 

UT: Sizin büronuz diyelim ki New York’ta olsaydı, bunların hiçbirini yapmayacaktınız.

 

CB: Yapmayacaktım, yapmama gerek kalmayacaktı. Çünkü, bilmem ne kitaplığına gidip bana şunları verin demeniz yeterdi. Münih’te bir büyük kitaplık vardı üniversitede, bir de Mimarlık Kitaplığı vardı. Ve eğer diyelim ki, Wiedeman yahut Hassenflug yahut da Weber filan konuyu vermişse, o konuyla ilişkili olan kitaplar da bir masanın üzerinde kütüphane memuru tarafından hazırlanmış olarak dururdu. Hatta, ilgili makalenin yerine etiket konmuş olarak dururdu. Ve bize derse geldiği zaman -statik hocası bile- problemi yazmadan konunun başlığını yazar yazmaz bir çizgi çeker, bütün karatahta literatürle dolar. Şimdi burada herhangi bir üniversitenin kitaplığına gidin, lütfen, gidin bakın. Ne yapacak öğrenci? Örneğin, Teknik Üniversite’nin Taşkışla’dan taşınmak istenmesi, benim herkesten fazla sorunum oldu o dönem. Niye? Bu YÖK olayından önce de sık sık oradaydım ben. Arkadaşlarımla birşey tartışıyoruz, düşünüyoruz, bu çok önemli bir olay. Bu alışveriş olmadan bir adam nasıl üretim yapar?

Bir de sosyal sorumluluğumuz var. Soğanlı’da ekmek yapıyorlardı, Hitit döneminden bir santim ilerde değildiler. O ekmek çok da lezzetli; aldık, yedik. Ama bir yandan da gerçekten kendisiyle çatışıyor insan. Bu insanlar şu konumda yaşarken biz ne yapıyoruz? Dün Vezirhan’a gittim. Belediye başkanı ile buluştuk. Vezirhan, malum, 17. yüzyılın ikinci yarısında bir Osmanlı kervansarayı. Ama, Osmanlı bu kervansarayı tek başına koymaz oraya. Tabii, camiyle birlikte. Karayolu geçirdiler de yıktılar, orada da hamam vardı, şurada da köprüsü. “Köprü ne oldu peki?” Üzerinden 80 tonluk bir kamyon geçirmişler, köprü gitmiş. “Vezirhan’ı nasıl restore edebiliriz, nasıl değerlendirebiliriz” diye soruyorlar şimdi. Akıl almaz birşey. Şurada bir yeni meydancık, ortasında bir tane Atatürk heykeli... Kimlik arıyoruz bütün geçmişi yok farzederek. Şimdi onarım işi gelecek, nasıl alacaksınız ele? Ama, onu yaparken de düşüneceksiniz, acaba bu çocukların okulları var mı, ilkokul nasıl bir yerdir, öğretmenleri var mı? Mardin’de örneğin, biz gidip de kültür tartışıyoruz; okulun açılmasına bir hafta vardı, bir tane öğretmen yok. Şimdi o tartışacağımız kültürü kim, nereye aktaracak? O nedenle, olay sadece mimarlık tarihinde değil; her yana dağılıyor... Bütün sosyal problemlere, falana filana yetkiyle girmek olanak dışı. Ama, en azından kimi duyarlıktan yakalayabilmek için çırpınıyorsunuz.

 

UT: Kendi mimarlar kuşağınız içinde, sanıyorum, en belirgin şekilde toplumsal sorumluluk duygusu duyanlardan birisiniz.

 

CB: Biz bu toplumun gereksiniminden sorumlu insanlarız, bu sorumluluğumuzu unuttuğumuz zaman, bunun anlamı kalmıyor.

 

UT: Hani, bir zamanlar “bu ülkede mimarlık yapılmaz” dendiydi.

 

CB: Evet. İşte o dönemler kendi safımızda da bir başka kavganın içindeydik; hayır, “meslek” diyerekten. Hatta anımsıyorum, radyoda bir açıkoturumda bana sordular: “Devrim üzerine ne düşünüyorsunuz?” Ben de dedim ki, “birtakım değişiklikler temelden bazı şeyleri getirmeli. Eğer bugün şeker fabrikasının planını A ülkesinden alacağımıza, yarın bu olay gerçekleştikten sonra B ülkesinden almaya başlayacaksak, bu herhangi bir değişiklik değil”. Bunun için Mimarlar Odası beni revizyonistlikle suçlayıp, Yönetim Kurul hakkımda karar almaya kalktı, Güngör Kaftancı, “Cengiz’i şimdi mi tanıyorsunuz” diyerek önledi. Öbür taraftan da savcılık komünizm propagandası yapmaktan hakkımda soruşturma açtı. Onlar “bu adam meslekteki devrimden başka birşey söylemiyor” diye beni kurtardılar.

 

UT: Sizin büronuzda ilkelerini kendinizin koyduğu bir özyönetim çabanız oldu. Bu özyönetim anlayışınızı da açıklar mısınız?

 

CB: Örneğin, benim bürom kanunlar karşısında şirket olarak işlem görüyor. Halbuki, mimarlık şirket işi olamaz, bir şirket değiliz. Halbuki, bizim çabamız farklı bir çaba ve bu, benim savaşılması gerektiğine inandığım noktalardan bir tanesi: Mimarlık büroları bir başka statüyle çalışmalıdır. Ben mimarlık alanında her konumda çalıştım. Birisinin yanında mimar olarak, üniversitede devlet memuru olarak çalıştım, işveren olarak, patron olarak görüldüm, çalıştım. İlk toplu sözleşmeyi yapan benim, ilk haftasonu tatilini, cumartesi tatilini yapan benim. Ama, bütün bunlar aramızdaki ilişkiyi düzenlemiyor.Karşımdaki arkadaş da mimar, ben de. Onun için yeni bir yol aradım: Nasıl olabilir? O zaman oturdum bir gün, yönetmelik hazırladım. Oraya bazı ilkeleri koydum: 1. Demokratik katılım; 2. Bilgilenme eşitliği. Ve de, bütün üretim araçları ortada, kimse onda mülkiyet iddia edemez ve herşey o tasarımın en iyi biçimde yapılması konusunda ortak çabaya bağlı. Bir kitapçık halinde bu ilkeler. Öyle yerlere geldik ki arkadaşlarla. Paftayı astığımız zaman duvara herkes birşey söylesin, hep uyanık olmak zorunda olsun. Özellikle toplumsal duyarlığı canlı tutmak için de bunun çok büyük faydaları vardı. Biz özyönetim sözleşmesini hep birlikte, törenle imzaladık. Sonra bazı şeyler aksamaya başladı. Bizde işler çok iyi giderken insanların birtakım kendi yapılarından gelen sorunlarla kıskançlıklar başladı. Örneğin, beş kişiyiz, oniki kişiye kadar çoğalacağız diyoruz, 6’ıncı bir kişi içimize girmeye kalkıştığında, onu almak istediğimiz zaman, bir kişi çıkıp “peki, şimdi o herşeye ortak mı olacak” diyebiliyor. Bugün de mimarların Neolitik’ten bu yana kendi çalışma yöntemlerinde herhangi birşeyi değiştirdiklerine inanmıyorum. Ne yazık ki, hâlâ usta-çırak ilişkisi... Bu ilişkinin elbette çok önemli bir payı var eğitimde.Ama, bunun doğru dürüst bir mimarlık üretimi için yeterli olmadığı kanısındayım.

 

UT: Galiba siz olabildiğince anonime yaklaşan bir mimari üretimi arıyorsunuz.

 

CB: Evet, ben öyle birşey yapmalıyım ki, o başkaları tarafından da izlenebilmeli. O nedenle, aslında burada çatışkı gibi görülebilecek önemli birşey var. Bu, üsluplaşmanın da karşısında olmak demektir bir anlamda. Ama, benim yaptıklarımda bir üslup bulanlar da var. Hep utanarak, gerçekten içtenlikle söylüyorum, birşeyler yapmışız gibi... Küçümsüyorum bazı şeyleri kendimle ilgili o yüzden. Ama, bu bir üsluplaşma falan değil; bu ilkelerle, bu dünya görüşüyle bir grup da aynı şeyi yapabilirdi, buna inanıyorum, inanmak da istiyorum galiba birazcık.

 

UT: Yapabilse, yapardı zaten. Yapamamasının nedeni de belki yapılamıyor olması değil mi?

 

CB: Elbette. Ama, işte onun için henüz bazı koşullar da yeterli değil. O koşullar, dediğim gibi, en azından bir mimarlık bürosunun bir şirket olarak görülmemesine kadar varıyor.

 

UT: Peki, mimarlık bireysel yaratıcılığa dayanan bir eylem değil midir?

 

CB: Hayır, değil, bence öyle değil. Örneğin, bir kişinin -görüyorum arkadaşlarımda- planını koymuş önüne, buna elbise giydirmeye çalışıyor. O zaman da Paris terzisi gibi davranıyor. Yani, temelde, toplumun temel verilerini yorumlayarak ulaştığı bir çözüm değil bu. Yani, doğrudan doğruya maskeyle biçem arama çabasına kadar varıyor. Bir müzik yapıtı yalnızca iyi bir orkestra şefiyle icra edilemiyor. Solistin de, birinci kemanın da bir yeri var iyi icrada. Bu, bir takım çalışması, yüzde yüz.

 

UT: Sizin halk mimarlığına sürekli ilgi duymanız bu arayıştan kaynaklanıyor olmalı.

 

CB: Çünkü, oradaki anonimlikte çok sağlam birtakım yönler var.

 

UT: Yani, siz bir anlamda çağdaş üründe hep o anonimliği arıyorsunuz. Sonuçta da kaçınılmaz olarak halk mimarlığına sürekli referans vermek gibi bir kaygınız var.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7710 - unknown - 38.107.179.237