27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Cengiz Bektaş: Mimarlık ve Ussal Şiir

Doğan Kuban

 

Kendisine sorulduğunda, önce şair olduğunu söyleyen bir mimar tanımıyorum. Geçmişte anımsadığım mimar ve şair, sadece Michelangelo. Onun bile kendisi için “ben önce şairim” dediğini sanmıyorum. Bu yazıyı benden istediklerinde bir sanatçı olarak Bektaş’ın mimarlığına ve şairliğine paralel olarak yansıyan ortak bir özelliğin varolup olmadığını incelemeyi düşündüm. Fakat, bu tür bir inceleme dergilere, makale yazmak için ayrılabilen kısa sürelere sığacak nitelikte değil. Ne var ki, benim yapıtlarını tanıdığımdan bu yana sahip olduğum bir yargı var: Bektaş şiirselden çok ussalı arayan bir mimar. Duyguların, fantezilerin egemen olduğu bir yapıtını görmedim. Tahsin Saraç’ın şiirleri için söylediği sözleri mimarisi için de söylemek olası: “Sağlam bir yapıya dayalı şiirlerinde bağırganlığa yüz vermeyen bir devrimci öz ve titizlikle seçilen sözcük ve imgeler, daha çok usa seslenen bir somut şiir”den sözediyor Saraç. Saraç’ın değerlendirmesinin Bektaş’ın mimarisini de anlattığı kanısındayım. Kaldı ki, kendisi de benzer şeyler söylüyor: “İçten dışa çözüm yolunu yeğledim hep. İşlevi oylumların (mekân) ölçülerinin doğru saptanmasını, ilişkilerin doğru kurulmasını dış görünüşten daha önemli tutmaya çalıştım”. “Ülkemizin teknik olanaklarının dışına düşmemeye, ancak onları zorlamaya (...) çalıştım” (Cengiz Bektaş, Mimarlık Çalışmaları, Ankara 1979). Bunlar ussal düşünceler. İşlev, mantık, disiplin sözleri. Ne hayalden, ne de güzellikten sözediyor. Sanıyorum, güzel (ve doğru) ifadeye öyle varacağını kabul ediyor. Aslında çevreye, geçmişe, sanata duyarlı olmak ve bunları entelektüel bir davranış çerçevesinde dillendirmek, özellikle rasyonalist Alman mimarlarının karakteristik bir tutumuydu.

 

Bektaş’ın Alexander von Branca’dan etkilenmesi bütün mimarlık yaşamını yönlendirmişe benziyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük bir ekonomik darboğazdan geçen Alman toplumunda Mies, Gropius rasyonalizmini sürdüren Egon Eiermann türünden mimarlar içinde Von Branca da vardır. 1956-62 yılları, Bektaş’ın Almanya’da bulunduğu yıllar işlevselciliğin, usçuluğun, sosyal sorumluluğun egemen olduğu yıllardı. Gerçi, Almanya’da bir Scharoun ve Schwarz’ın temsil ettikleri akımları da unutamayız. Fakat, ağırlık Amerika’nın da etkisiyle bir tür işlevsellik ve Mies’cilikti. Bektaş, 60 Devrimi sonrası Türkiye mimarlık ortamına uygun bir hazırlıkla katıldı. 1960’lı yıllarda ün kazanan bütün genç mimarlar gibi, Bektaş’ın düşüncelerinde de toplumsal endişeler ağır basıyordu.

 

Onun mimariye ilişkin sosyal söylemi (kendi biyografisinde) Cumhuriyet’in devrimci düşüncesinin mimariye yansımadığını savunarak başlıyor. Böylece “toplumun gerçek sorunlarıyla yeterince bağıntılı olmadığı için, mimarlığımızdaki değişmeler biçimsel açıdan ve kolaylıkla olabilmektedir” demiş, 1976’da. Bu gözlem tartışılabilir. Çünkü, Cumhuriyet’in kuramsal düşüncesi Cumhuriyet’ten önce yoktu, onunla birlikte oluştu. Ve kanımca Batılılaşmak isteyen devrimin mimarlığı da Cumhuriyet’in ilk on yılında Batılı olmuştu. Bu köktenci Batı’ya açılışa tepki de gecikmedi. 2. Ulusal’ı yaratma çabasına girildi. Bizde üslûp değişmelerinin toplum sorunlarıyla yeterince bağıntılı olmaması düşüncesi de çok doğru değil. Aksine, toplumda bütün alanlardaki aktarıcı şıpsevdilik mimaride de var.

 

Kanımca, mimarinin toplumu şu ya da bu şekilde yansıtmaması çok az olası. Bunlar Bektaş’ın şikayet ettiği, fakat katılmadığı üstyapısal aydın tartışmaları; yoksa, her yapı toplumdaki bir potansiyeli yansıtır. Bu direkt bir kopya, bir iyi niyetli yorum, yozlaşmış bir Modern ya da Post-Modern, bir gecekondu ya da dışarıdan satın alınan bir tasarım olabilir. Bu süreçte sosyal bilinci olanlar köşe dönücüleri bilinçsizlik ve iş kovalamakla, onlar da diğerlerini hayalperestlikle suçlarlar. Temelde mimar işverene iş yaparak yaşayan ve istekleri yansıtmak zorunda olan bir uygulama adamıdır. Bektaş’ın sözünü ettiği Ankara Sergi Evi yarışmasını Şevki Balmumcu’nun kazandığı yıllarda (1933-34) Türkiye’de “Enternasyonal Stil” geçerliydi. Fakat, yapının bir operaya çevrildiği dönemde öğretim ve uygulamaya 2. Ulusal Akım egemendi. Altmışlı yıllar mimariye sosyal içeriğin kazandırıldığı devrimci yıllardı. Bektaş’ın da heyecanlı gençliği o yıllara rastlıyor. Kanımca, mimariye bir sosyal çaba ve ekip çalışması olarak bakma tavrı o yıllardan bu yana Bektaş’ın mimarlığını etkiliyor; hatta, heyecanını da sürdürüyor.

 

Cengiz Bektaş’ın S.H. Eldem Okulu’ndan gelen bir yöresel, geleneksel mimari tutkusu var. Kanımca, onun toplumsal, sanatsal ilgilerinin, yurt sevgisinin bir göstergesi. Bunun romantik bir yanı olsa bile, o bunu kendine bir öğrenme yolu seçmiş. Yanında çalışanlarla birlikte yurdun değişik yörelerine gidip, o bölge konutlarını inceleyip küçük küçük kitapçıklar yayınlıyor ve bunu pratik amaçlarla yaptığını vurguluyor. Geleneksel evin “kuşaktan kuşağa değişen, beklentilere uyabilme esnekliğini” saptamak istiyor. Gerçi, bugünkü aile yapısı ve konut istekleriyle eski konut arasında bir ilişki kurabileceğini pek söylemiyor; ama, öyle bir özlemi var gibi geliyor bana.

 

Ne var ki, yayınlanan evlerinde böyle bir etki görülmüyor. Bektaş düz dam saçaklık etkisini, yataylığı ve geometrik tasarımı ile 1920-30’ların rasyonalizmini anımsatan, üslûp yaratma endişesi olmayan evler yapıyor. Ayrıntılara dikkat edip onları titizlikle bitiriyor. Bir aileye ev yapmadan onlarla birlikte yaşamak istediğine bakılırsa, her evin tasarımında değişik bir tavırla tasarıma girmesi doğal bazı biçimsel tutkuları var: Ahşap saçaklık, koyu renkli bant pencere gibi. Fakat, ayırıcı özellikleri çok değil.Gösterişçi vurguya özenmiyor. Kendisi pek sözünü etmese de, bana 1925-40 arası Wright’ını ya da Kaliforniya’da Schindler’i anımsatıyor.

 

İnsan, Cengiz Bektaş’ın en son yaptığı yapılar da dahil, böylesine sürekli, yolundan vazgeçmemiş, yeni esintilere kulak asmayan bir Modern Rasyonalizm izleyicisinin tutarlılığına şaşıyor. Bu, sadece konutlarda değil. Bir Mersin Gökdeleni ve bitişik çarşıda da öyle... Kendisi 1990’daki bir söyleşide, “Modernist kalmam gerekiyordu” diyerek bu özelliğini kabul ediyor.

 

Tasarımlarında sözünü dikkatle seçiyor. Yanlış yapmıyor. Çirkin yapmıyor. Bence, bir mimarlık işçisi. Güvenilir bir profesyonel. Bektaş’ta hiç sürpriz yok; fakat, denenmiş mekânsal etkilerin yerinde kullanılması var. Her yapısında farkına varılır bir estetik düzeye ulaşan, fakat bunu hiçbir zaman biçimsel gösteriye dönüştürmeyen en rasyonel mimarımız Cengiz Bektaş. İngilizce “no nonsense” deyimi tam onun sanatına uygun düşüyor. Örneğin, Türkiye çağdaş mimarlık tarihinde adı geçen fabrika yapıları var. Onun büyük bir plan disiplini, ekonomik, doğru ayrıntılı, temiz ve dikkatli işçilikle yapılan fabrikalarında gösterişli araştırmalar yok. Kendisi bazı malzeme seçimlerinde yanıldığını anlatıyor otobiyografisinde; fakat, “kaynakların kullanılmasında en üst düzeye ulaşılması”nı ilke olarak kabul eden bir mimar bunu devrimci bir tanım olarak tanımlayabilir. Doğan Tekeli, Aydın Boysan gibi mimarların fabrika yapılarıyla Cengiz Bektaş’ın yaptığı arasında öyle bir fark var. Örneğin, Sarkuysan (arı bakır üretme-tel yapım) fabrikası Mies sözcülüğünü aşmamış. Ama bilinçli. Çünkü, üretim için en tutarlı mekânın ifadesi başka bir üslûp aranmasını pek de gerektirmiyor.

 

Cengiz Bektaş’ın bütün yapıları dışarıdan bakıldığında gösterişsiz (bunu olumsuz bir sıfat olarak kullanmıyorum). Fakat hepsi yerine oturuyor ve izleyiciyi memnun ediyor. Öteki yapılara çalım atmıyor, fakat farkediliyor. Onun üslûbu biçimsel değil, tavırsal. İç boşluklara (oylum diyor) ağırlık veriyor, hep vurguladığı gibi. Yine de, yapı içinde de insanı şaşırtacak cambazlıklar aramıyor. Babadağlılar Çarşısı’nın avlu ortasında dolanan merdivenli galerisi çok bilinen bir tipolojiye uygun. Burada yerinde kullanılmış. Aynı orta mekân Türk Dil Kurumu’nda da var. Her iki yapısında da Bektaş vurucu cephe tasarımlarına özenmemiş. Birinsinde düşey ritmin egemen olduğu ondüleli bir cephe, ikincisinde düşey bir pilastr düzeni. Bence, Babadağlılar Çarşısı cepheleriyle daha ilgi çekici, Dil Kurum da orta boşluğu ile.

 

Bektaş’ın tüm mimarî çalışmalarının en ilginç özelliği, mimaride aradığını söylediği özelliklerle yaptıkları arasında kesin bir tutarlılık olması. “Yapıya mekândan (oylum diyor) başlamak gerekir” diyor.Gerçekten de öyle başlıyor. Bu, cephe çizerek başlayan S. H. Eldem’den çok farklı. Cansever’in tümel yaklaşımından da farklı. Ne biçem, ne gösteri, ne de fantezi için yapılarına birşey takmıyor ve bunu meslek yaşamının başından bu yana sürdürmüş. Yapıyı bir propaganda aracı olarak kullanmıyor. Bu, tutarlılık mimarisi üzerindeki genel estetik yargı ne olursa olsun, kanımca, çok önemli bir nitelik.Mimarlar çok ödün veren insanlardır. Belki Bektaş’ın da müşterilerine ödün verdiği olmuştur.Fakat hemen bütün tanınmış yapıtlarında ödünsüz bir ilkeselcilik var. Bu tutumun katı bir usculuk ifadesi olduğu ve sonuçta kuru bir mimarî biçemle biteceği düşünülebilir. Avrupa’da Rasyonalizm’e karşı oluşan tepkinin asıl nedeni de, daha başından bu yana bu olmuştur. Mies, Gropius, Breuer bu kuruluğa kurban olmuşlardır. La Corbusier, Aalto ise bunu aşmışlardır.

 

Hem usçu kalmanın, hem de kuru kalmamanın tek yolu, anlatılması zor bir estetik entelektüelliktir. Bu kültürle, sanatla ve güzele karşı özel fakat yine ussal bir duyarlılıkla yoğrulan bir tavırdır. Cansever’de başka ve daha kuramsal bir bağlamda varolan bu duyarlık Bektaş’ta da bir tür yöresel “sagesse” bağlamında var. Bu, onun mimarisine özgünlük kazandırıyor. Onu kuruluktan kurtarıyor.

 

Bence, çok az Türk mimarında varolan bir disiplin var çalışmalarında. Önce uzun bir araştırma süreci var. Edirne Bin Evler projesinin hazırlanması süreci -kendi anlattıklarına dayanarak söylüyorum- örnek bir tutum. Katılımcılığı arayan ve teşvik eden tavrı da hep olumlu. Antalya Cumhuriyet Alanı projesinde de aynı özellikler var.

 

Geçmişten ödünç almadığı halde, yerin havasını herhalde yöresini analizler yapa yapa görmekte ustalaştığı için- yapıtlarına kazandırabiliyor. Bodrum Oteli’nde sonradan çok kopya edilen pencereleri bu tür bir biçim tasarımı. Datça’daki Kongotan Evi’nde Türk Hayat Evi’nin kapalı-yarı kapalı-açık mekân hiyerarşisini vurguladığını söylüyor. Fakat, gri, beyaz-kara Modernist gelenek içinde kalan bir seçim.

 

Kendisinin Mersin’de yaptığı 52 katlık gökdelen çok tartışıldı. Burada tasarım, bütün Bektaş tasarımları gibi, akılcı, biçim olarak iddiasız ama tutarlı. Ne var ki, tartışma, gökdelen konusuna çok duyarlı olan mimarî çevrede tasarımdan çok, tasarım politikası üzerinde yoğunlaşıyor. Başka yerlerde de yazıp söylediğim gibi, “gökdelen” bir mimarî olgudan çok, bir sosyo-ekonomik olgu. Mimarların buna ambargo koymaları bugünkü pazar ekonomisi ortamında olanaksız, Mersin’de sorun, töresel ve yanıtı da pek açık değil. Fakat, Bektaş’ın yapılarından daha çok, Amerika etkileri taşıyor yarattığı ortamla.

 

Yukarıda değindiğim bazı biçimsel Bektaş tutkularını bir kez daha yineleyim: Kapalı mekânda orta avlu ya da ortada tepe ışığı, konutta (Ann Arbor), çarşıda, büroda her fırsatta uyguladığı bir tasarım ilkesi.Orta mekân çevresinde, “rampa” da sevilen bir motif. Dolu duvar içinde yatay pencere bandı, cephelerde yüksek alınlık... Bunlar tasarım karakteristikleri. Yine de Bektaş’ı izlemek, örneğin, bir Eldem’i izlemek gibi kolay değil. Çünkü, tasarım süreci biçimselin ötesinde bir derinliğin göstergesi.

 

Bektaş’ın mimarisinden görsel olarak çok etkilenmiyorum. Fakat düşündüğüm zaman hiçbir yapısı karşısında dudak bükmediğimi de görüyorum. Bence, her seferinde ülkenin bir köşesine, göreni rahatsız etmeyen bir düzen, sükûnet, mutluluk, akıllılık duygusu veren bir mimarî yapıt yaratmak önemli birşey. Evet, bu köşelerde, propaganda yapmadan mutluluk arayan bir adam var (yapıları kendi deyimiyle insana “merhaba!” diyorlar). Belki de böyle bir üretim disiplini, boyuna birşeyler keşfetme tutkusundan daha önemli. Her yere bir kalite ve alçakgönüllü bir efendilik getiriyor -belki de, Türkiye bağlamında gerçek devrimci- bir tavır koyuyor.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7711 - unknown - 38.107.179.238