27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Cengiz Bektaş ve Yeni - Atatürkçü Düşünce

Uğur Tanyeli

 

Türk kültürü Batılılaşma döneminin başlangıcından bu yana güçlü bir sosyo-politik vurgu taşıyor. Bunun anlamı şu: Sözkonusu zaman aralığında kültür sorunları hemen hemen daima dönemin kapsamlı “toplum projesi”nin bileşenleri olarak tanımlanmış ve öyle sunulmuşlardır. Neredeyse kültür adına söylenen her söz ve ortaya konan her ürün amaçlanan, “projesi yapılan” belirli nitelikteki topluma ilişkin olmuştur. Zamanla bu toplum projesi değişip gelişecek, ama varlığını yakın zamana dek sürdürecekti.

 

Örneğin, daha ilk girişimleri sırasında bile Batılılaşma önderlerinin kendi paternalist politik öğretileriyle bağlantılı bir toplum projeleri ve onun içine yerleştirilmiş kültürel programları vardı. Ardından bu Tanzimat bürokratlarının girişimlerini eleştiren Namık Kemal ve benzerleri de savlarını yine kendi sosyo-politik önerileriyle, kendi toplum projeleriyle bütünleşik olarak sunacaklardı. 20. yüzyıl başına gelindiğinde, mimarlık da giderek daha bilinçli olarak sözkonusu sosyo-politik sisteme katılır oldu: Servet-i Fünûn dergisinin Posta Nezareti (bugün Büyük Postane) yapısı henüz inşa edilirken yayınlanan bir sayısında, oradaki üslûbun Türk-Arap bütünlüğünün yansıması olduğu ileri sürülyordu. Böylelikle, bugün Millî Mimari diye adlandırılan bu akımın başlangıçta Avrupa eyaletlerini yitirmiş olan İmparatorluk’un “Ortadoğululuk”a doğru sürüklenen toplum projesiyle ne denli ilintili olduğu ortaya konulmaktaydı. Sonra, aynı Millî Mimari önce Araplar’ın sadakatinden umut kesen aynı İttihat ve Terakki’nin, ardından da Erken Cumhuriyet’in ulusalcı sosyo-politik hedeflerinin somutlaşmasına dönüşecekti. Millî Mimari’yi gündemden düşüren 1930’lar Modernizm’ininse, yeni kültürel programlarda öngörülen toplum projesinden bağımsız olduğu herhalde düşünülemez.

 

Doğal olarak, her dönemde günün başat çizgisinin yanında, ona başka bir sosyo-politik kavramlar repertuarını kullanarak muhalefet edenler var. Sözgelimi, Nazım Hikmet bunlardan biriydi. Öte yanda, çok küçük bir azınlığın da zaman zaman bir apolitik muhalefet yaptığı söylenebilir. 1940’larda Seyfi Arkan’ın mimarlığı ile Asaf Halet Çelebi’nin şiiri bu tür muhalefet örnekleri oluşturuyordu. Cengiz Bektaş, Türk kültür dünyasının iktadar  ve muhalefet odaklarını içeren bu sosyo-politik çerçevesi içinde ele alınması gereken bir kişilik. Ne var ki, onu anlamak için, önce o sosyo-politik eksenin 1950-60 aralığındaki dönemecini dikkate almak gerekiyor.

 

1950’lere dek Türkiye’de başat kültür trendleri iktidardaki gücün toplum projesiyle büyük oranda çakışmaktaydı. O dönemden başlayarak 1960 sonrasında tamamlanacak bir süreç içinde, politik iktidarla kültürel iktidar birbirlerinden koparacaklardı. Bir yanda, Demokrat Parti örneğinde olduğu gibi kapsamlı bir toplum projesi bulunmayan ve ortaya koyabildiği kadarını da bir kültürel programda bütünleştiremeyen siyasal iktidar konumlanacaktı; öte yanda da, kendi sosyo-politik evreniyle tutarlı kültürel önerileri bulunan, ancak siyasal iktidarı ele geçiremeyen kültürel iktidar odakları oluşacaktı. Çok kaba bir gözlemle bu durumun 1980’lerin başına dek sürdüğü kabul edilmelidir. 80 sonrasını değerlendirmek için vaktin çok erken olduğu kuşkusuzsa da, bu dönemde kültür dünyasının önceki dönemlerdeki sosyo-kültür dünyasının önceki dönemlerdeki sosyo-politik vurgudan büyük oranda yoksun olduğunu söylemek yanlış değildir. Belki bundan böyle Türk düşüncesi de, tıpkı güncel Batı dünyası gibi kapsamlı toplum projeleri üretmeyecek ve dolayısıyla, mimarlık kendi özgül etkinlik alanı içine çekilecektir.

 

Her halükârda, bugün yüzyüze olunan değişimin niteliği ve boyutu ne olursa olsun, Bektaş’ın yukarıda kısaca özetlenen evrim süreci içindeki yeri ve önemi yadsınmamalıdır. O, herşeyden önce 1960 sonrasındaki kültürel iktidarın kurucularından biri olarak önemlidir. 1962’de Almanya’dan Türkiye’ye dönüşü sonrasında gerçekleştirdiği her etkinlik bu iktidarın kuruluş ve konsolidasyonuna hizmet etmiştir. Hem özelde Bektaş’ın, hem de genelde ait olduğu kuşağın bu doğrultuda harcadığı çabayı anlamak için Türk aydınının düşünce yapısını; yakın döneme dek belirlemiş olan “vatanı kurtarma psikozu”nu kavramak gerekli. Tanzimat bürokratlarından İttihat ve Terakki intelligentsiasına, Erken Cumhuriyet aydınlardan 1960 kuşağına kadar neredeyse iki yüzyıl boyunca “tehlike içinde ülke”yi kurtarma kaygısı bu ülkede üretilen her düşüncenin “Leitmotiv”i olmuştur ve Bektaş’ın önderlerinden biri olduğu bir kuşak, “Yeni-Atatürkçü” toplum projesini bu kaygı nedeniyle ortaya atacaktır.

 

Ülkenin değişim ve çağdaşlaşma temposunun düşürüldüğüne, bundan ötürü vatanın tehlikede bulunduğunu ve durumun suçlusunun da siyasal iktidar olduğuna duyulan inanç, kuşak üyelerinin ortak hareket noktası gibiydi. Dönemin neredeyse tüm aydınları siyasal iktidarın Atatürkçü toplum projesinden ödünler verdiğine ve bu sürecin tersine çevrilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Örneğin, Bektaş’ın bugün de sürdürdüğü Öztürkçe yanlısı tutum ile ezanın Türkçe okunmasından yana oluşu bu inancın yansımalarıdır. Ancak, ne denli kararlı biçimde savunulursa savunulsun, bu ve benzeri inançların tek başlarına yeni bir toplum projesine temel oluşturmaları beklenemezdi. Hele hele kültürel planda salt geçmişte verilmiş ödünleri geri almakla varılacak bir yer ve ortaya konabilecek bir ürün yoktu. Özetle, bu kuşak şayet yeni ve -hangi biçimde tanımlanırsa tanımlansın- “çağdaş” bir toplum yaratma idealine yaygınlık kazandırmak istiyorsa, bunu sadece bazı pozitivist formülleri tekrarlayarak başaramayacaktı. Öte yanda, on yıllık iyi-kötü bir demokrasi denemesinin ardından 1920 ve 30’ların paternalist-seçkinci-Kemalist önderlik ilkeleriyle de yeni toplum projesinin varlık şansının olmadığı açıktı. 1960 kuşağı bu çıkmazları eskileri bütünleyen ve kısmen de revize eden yeni bir ülküler dizgesi gerektirerek aşmayı denemiştir.

 

Ortaya konuluşunda Bektaş’ın önemli katkıları bulunan Yeni-Atatürkçü ülküler içinde belki de en önemlisi -deyim yerindeyse- “halk bilgeliği” kavramı olmuştur. Erken Cumhuriyet ideolojisinde böyle bir düşünce ya da inancın pek yeri yoktu. Tam aksine, kültürel açıdan geri olduğuna inanılan halkın seçkinci bir önderlik mekanizmasıyla kurtarılması ve ilerletilmesi öngörülmüştü. Oysa, Yeni-Atatürkçüler topluma önderlik etme savlarını terketmemekle birlikte, kendi çabalarının öznesi olarak gördükleri halkı başka bir biçimde tanımlayacaklardı. Bu tanımın içinde halk, kökeni Türkler’in Anadolu’ya gelişinin öncesine dek uzanan zengin bir kültür birikiminin ekonomik yoksulluğa mahkûm edilmiş mirasçısı gibi görülmüştür. Dolayısıyla, böyle bir kitleye eskinin bürokratik yöntemleriyle önderlik edilemeyeceği kabul edilecekti. “Artık tüm doğruları bilen” bir intelligentsianın yukarıdan önderliği yerine, kendisinden çok şey öğrenilebilecek bir halka, onun yanıbaşında yürüyerek yol gösterme iddisaında bulunan daha mütevazı bir aydın tipi ortaya çıkmıştı.

 

Bektaş bu aydın tipinin yetkin örneklerinden biri. Onun geniş bir kadroyla birlikte gerçekleştirdiği Anadolu gezilerinin bir amacı mimarlık ürünlerini görüp tanımaksa, öteki amacı da halkla diyalog kurmak, onun nabzını elde tutmak olmalıdır. Kendisine yaşayıp çalışmak için kentin ticarî merkezinde bir yer seçmeyip, “halk”la içiçe olabileceği Kuzguncuk gibi bir semtte yerleşmesi bile, onun Geç Osmanlı-Erken Cumhuriyet aydınlarının yalıtılmışlığına duyduğu tepkiyle açıklanabilir. Yeni-Atatürkçü kuşağın diğer toplum katmanlarıyla diyalog kuramama korkusunu ve çözüm arayışını bunlar kadar iyi ortaya koyan az örnek vardır. Bektaş, Atatürkçü aydının yalnızlığını önce mekânsal ayrımı ortadan kaldırarak, yani fiziksel planda halkla birlikte yaşayarak gidermek istemektedir. Bunun içindir ki, Bektaş İşliği bir mimarlık bürosu olmanın yanısıra, bir kültür merkezi, bir kitaplık, bir arşiv, bir dershane, özetle bir cemaat odağı gibi de işlev görüyor.

 

Anlaşılan o ki, Bektaş Kuzguncuk’ta Wright’ınkilerden tümüyle farklı ilkelere göre işleyen bir kentsel Taliesin kurmuştur. Ancak, Anglo-Sakson bireyciliği Wright’ın kırsal alanda kendi minyatür krallığını kurmasına yolaçmıştı; oysa, Yeni-Atatürkçü düşünce Bektaş’a paylaşmacı bir entelektüel önderlik rolü biçmiş olmalıdır. Her iki durumda da kaçınılmaz sonuç bir küçük cemaatin varedilmesi biçiminde beliriyor. Ne var ki, Wright’ın mesajı ve dolayısıyla da cemaati kültürel açıdan ne denli endogamikse, Bektaş’ınki o denli egzogamik olmuştur: Birincide doğruların yalnızca cemaat merkezinde, hatta önderin zihninde yeraldığına, ikincideyse dış dünyada ya da “halk”ta bulunduğuna ve oradan öğrenilip cemaat içinde işleneceğine inanılıyor ki, bu ikinci görüş tüm Yeni-Atatürkçü ideolojinin sonuçları bazen popülizme varabilen bir düşünsel çıkış noktasını oluşturmaktadır.

 

Aynı çıkış noktası Yeni-Atatürkçü düşünce içinde halk müziği, sanatı, mimarlığı ve edebiyatının giderek daha belirgin bir ilgi odağına dönüşüp esin kaynağı olarak alınışının da nedenini oluşturuyor. Kuşkusuz, folklorik ürünlerdeki sanatsal düzeye dikkat çekip onları inceleme konusu yapanlar 1960 öncesinde de vardı; ama, böylesi çabalar ne yoğunluk olarak, ne de etkilerinin yaygınlığı açısından 1960 sonrasıyla kıyaslanacak çaptaydılar. Yeni-Atatürkçü aydınlar sözkonusu embriyonik tavrı başat bir ülküye, hatta bir yaşam düsturuna dönüştürmüşlerdir. Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun resmi, Ruhi Su’nun müziği, genel olarak tüm köy romancılarının yaklaşımı, Sabahattin Eyuboğlu’nun düşüncesi, Fikret Otyam’ın röportajları, farklı başarı düzeylerinde olmakla birlikte, doğrudan doğruya yüksek kültür alanı dışında kalan kesime yönelik bu Yeni-Atatürkçü ilgiyle bağlantılıdırlar. Bektaş’ın gerçekleştirdiği çok sayıdaki halk mimarlığı araştırmasının ardında da aynı etmenin varlığını görmemek olanaksızdır. Bunlar sadece bir grup mimarlık ürününü anlamak amacıyla yapılmış birer inceleme değillerdir ve gerilerinde duran kılık değiştirmiş manifestoyu görmemek de zordur. Bektaş ve tüm Yeni-Atatürkçü aydınlar, kimisi bilinçli kimisi bilinçsiz olarak, toplumbilimsel deyimiyle, küçük gelenekle büyük geleneği uzlaştırmaya ya da birinciyi ikincinin içine aşılamaya çalışıyorlar.

 

Doğal olarak, bu yargı Bektaş’ın mimarlığında halk yapı sanatının bir noktaljik referans kaynağı olarak işlev gördüğü anlamına gelmiyor. O, halk mimarlığındaki anonimliğin verdiği kendiliğinden tasarlanmışlığa ve amaçlanmaksızın koşullara uygun çözümlenmişliğe özlem duymaktadır. Bir yazısında şöyle diyor: “Halk yapı sanatı dediğimiz bu mimarlığın ürünleri gereksinimden, işlevden, içtenlikten doğarlar; iklime, yöreye uygundurlar, yörenin gereciyle geleneği ilerleterek, tutumsallıkla yapılmışlardır. Bu tür mimarlığın ana özelliği, işlevsel oluşudur. Çözümde davranış, içten dışa doğrudur”. Bektaş benzeri ülküsel yargılarını başka yazılarında da yineler. Ama, onun 1960’larda Türkiye de tam anlamıyla moda olan deyimiyle bir rejyonalist (yöreselci) olduğu savlanamaz. ileride de gösterileceği gibi, onun mimarlığı hiçbir zaman biçimci önermelerle dışavurulmamıştır. Oysa, yöreselcilik adeta tanımı gereği olarak ‘oraya özgü’ bir görünümün ortaya konmasını zorunlu kılar.Bektaş’ın böyle bir zorunluluk duymadığı açıktır.

 

Ne Yeni-Atatürkçülük, ne de Bektaş’ın mimarlık düşüncesi içinde tek kaydadeğer görüş halk bilgeliği kavramı değil. İki önemli dayanağın daha varolduğu söylenebilir: 1. Türk kültüründeki “Anadoluluk” niteliğini ön plana çıkaran bir tarih anlaşışı; . Habermas’ın kısaca ‘modernlik projesi’ diye adlandırdığı kapsamlı rasyonalist düşünce sistemi.

 

Anadolu merkezli tarih anlayışı, yalın bir anlatımla, tarihöncesinden bugüne Türk çağı ve öncesinin kesintisiz bir süreç oluşturduğu inancında temellenir. Doğal olarak, Bektaş bağlamında bu inanç mimarlık tarihinin de böylesine kesin bir düzenlilik gösterdiği anlamına gelmektedir. Onun sürekli biçimde Bizans’ı, Sinan’ı, Antik Yunan mimanlığını vs. yi kavramak ve anlamlandırmak için çaba gösterişi, kuşkusuz, bu inancıyla bağlantılı bir davranıştır. Halikarnas balıkçısı, Sabahattin Eyuboğlu ve Azra Erhat çizgisine katılan Bektaş, gerek kendisi, gerekse de çağdaş Türk mimarlığı için daima bu başlıklar altında özetlenen süreçle bir bütünleşme arayışı içindedir. Ne var ki, aradığı bütünleşme, tasarladığı ürünleri görenlerin tarihle kurulan biçim bağıntılarını farkedecekleri türden bir bütünleşme değildir; onun amacı, Anadolu mimarlık tarihinin ileriye doğru uzanan bir yeni evrim halkasını daha ortaya koyma kaygısıyla sınırlıdır -ya da o denli geniş kapsamlıdır. Bu tarihsel misyon kaygısından ötürü, Bektaş’ın tarih kavramı Atatürkçü Türk aydınının tarihsel görev duygusundan bağımsız olamıyor.Aynı nedenle de, onun mimarlığının ve mimarlık ürünlerinin mimarlık-ötesi bir içeriği vardır.

 

Son yıllarda Türk aydınının hızla yitirmekte olduğu bu görev ve tarihe karşı sorumluluk duygusu Bektaş’ın pekçok yazısının konusunu değilse de, ardbildirimini oluşturur. Onun hiçbir yapısının bir üslûp, hatta ifade arayışını yansıtmaması da yine bundan kaynaklanıyor olmalıdır. Bektaş’ın ilgilendiği mimarlık sorunları arasında ne kişisel, ne Türk, ne Anadolu, ne de yöresel bir vokabüler ve dil arayışının yeri yoktur. Tarihsel görev ve sorumluluk duygusu, kaçınılmaz olarak, Bektaş’ın gözünde mimarlığı bir sorun çözme aracına dönüştürmüş ve Mies van der Rohe’nin sözleriyle söylenirse, onu “bir biçim sorununun varolduğunu yadsıma”ya dek götürmüştür. Bu tavırsa, Bektaş’ı sonuçta yanıtları “biçimsel” araçlarla bulunamayan kimi mimarlık sorunlarıyla uğraşmaya yöneltmiştir. Örneğin, meslek yaşamının erken dönemlerinden bu yana sürekli toplu konut konusuyla ilgilenmiş, kitlesel barınma sorununun mimarî çözümlerini aramıştır. Ancak, sorunu böylesine geniş çaplı düşünmediği örneklerde bile kaygısı yine tekil ürünler ortaya koymaktan çok bir tarihsel sorumluluğu yerine getirmek olmuş gibidir. Datça’da yaptığı Kangotan Evi’nde olduğu kadar Ann Arbor, Michigan’daki Sümer Pek Evi’nde de Bektaş’ın amacı, bu evlerin bir kezlik başarısı değil, bunlar aracılığıyla dışavurulan bildiridir: Çağdaş Türk mimarı ait olduğu kültürle bitimsizcesine değişip evrimleşen bir dünyayı, tıpkı çağdaş Batı toplumları gibi, Modernist bir kimlik oluşturarak bağdaştırmak zorundadır.

 

Bektaş’ın bu mimarî çabası, sonuçta çok radikal bir biçimde temel Modernist paradigmalara yönelik kesin bir vukufa ve katılıma dönüşür. Zaten, Yeni-Atatürkçülük’le Habermas’ın tanımladığı biçimiyle Modern’in uzlaşmasından daha doğal hiçbir şey olmamalıydı; gerçekte, her ikisi de birer “modernlik projesi” olduğuna göre, bunların birgün gelip Türk mimarlık düşüncesinde kesişmesi de aynı oranda kaçınılmazdı. Atatürkçü tarih anlayışı da dünyanın rasyonalist bir yorumunu yapmakta, akıl aracılığıyla yeniden ve bütünsel olarak biçimlendirilmesinin olanaklığına inanmaktadır. En geniş anlamıyla, Modernist düşünce de aklın iradî etkinliğini, dolayısıyla da her alanda onun varedici gücünün sıfırdan başlayarak yeni bir dünya kurmaya yeterli olduğunu öngörmüyor mu? O halde, çok geniş bir kültürel perspektifle ele alınırsa, Bektaş’ın her mimarî konuyu bu akıl-merkezli ana paradigma dışında hiçbir kural ya da inançla yönlendirilmeksizin çözmeye uğraşması bile Atatürkçü bir tavır olarak nitelenmelidir. Kurtulunması olanaksız bir “kader”in varolmadığına ve toplumun aklın buyurduğu biçimde çağdaşlaştırılabileceğine inanan bir düşünce sistemi ya da ideoloji, mimarlığın da aklın mutlak iradesine tabi kılınabileceğine ve tarihte her dönemin öncekini aşmayı gerektiren bir işleyiş mekanizmasının bulunduğuna inanmayı zorunlu kılar. Bu inanç nedeniyledir ki, Bektaş yalnız bugünü değil, tüm mimarlık tarihini aynı gözle değerlendirmektedir: Tarihsel süreç içinde tarih hep aşılmak için vardır. Tarihin böylesine tutarlı bir aklî işleyişinin olduğu savı tartışmalıdır; sözgelimi, Popper onu kolayca yadsıyıvermişti. Öte yandan, tarihsel sürecin böyle bir biçimde işlenmeye zorlanabileceği de oldukça kuşkulu. Ancak, salt tarih felsefesinin alanına giren böylesi tartışmaların Bektaş’ın önemini azaltmayacağı kesin. Batılı olmayan kültürler içinde çağdaş Türk kültürü belirgin rasyonalist eğilimler göstermesi açısından neredeyse benzersiz. Bu tür çoğu toplum Batı’ya muhalif bir kültür oluşturma çabası içine girdiğinde, işe ilk olarak Batı rasyonalizmini ve ampirizmini yadsıyarak başlıyor. En azından tüm gelenekçi-dinci radikallerin yaptığı bu olmuştur ve hâlâ da budur. Oysa, Atatürkçülük Batı’ya Batı’nın ortaya koyduğu akıl-merkezli paradigmalarla yaklaşmayı denemişti. Onun ardılı Yeni-Atatürkçülük’se aynı rasyonalist-ampirist yaklaşımla bu kez Batı’ya muhalif bir kültürel öneri ortaya koymaya çalışıyordu. Bektaş bu yaklaşımı mimarlık alanına taşıyan en önemli çağdaş Türk mimarlarından biri. Ozanlık sıfatını mimarlık sıfatayla yanyana kullanan tek Türk mimarının düşünsel planda keskin bir rasyonalist ve ampirist oluşuysa, Türk kültürünün bu belirgin yöneliminin bir cilvesi olmalı.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7712 - unknown - 38.107.179.239