İlk Akşam
Ben bir asi miyim? Evet. Ama ömrü boyunca -hatta daha da
fazlasında- işinde her gün doğru bildiğini yapan biri ne kadar asiyse o kadar.
İngilizim ben, babam Yorkshire’dan, annem Carnarvon’lu; kader beni ABD’nin
ortabatısındaki prairie’lere Usonia diyelim, getirdi. Oradaki uzun otlar
arasında büyüdüm ve inşa etmeyi öğrendim; büyük ustalardan Louis Sullivan’dan
el ve feyz alarak.
ABD’de, özgün mimarisi olan bir halk olarak kendimizi ifade
edebilme yönünde hayli yol alıyorduk; şansımız da yaver gidince ilk Dünya
Fuarı’nı, 1893 Dünya Fuarı’nı, hazırladık. İlk defa orada ABD halkı mimariyi
büyük bir orkestrasyon olarak gördü ve sevdi. Doğasını fazla düşünmeden ve
kendilerine kuru kitaplardan, çizim kağıtlarından eriştiğini bilmeyerek. Ya da,
“geleneksel” mimari olarak bunun bizim yöresel uğraşlarımızın karşısında biraz
ters düştüğünü farketmeyerek. O sıralarda, bizim çok iyi gelişmiş mimarlarımız
vardı -mimariyle ilgili olanlarınız isimlerini bilirler- onlar için
-akademisyenler de dahil buna- hazır paketlenmiş mimariyi Amerikan halkına
geniş çapta satmanın yollarını bulmak basitti.Mimari büyük iş oldu; mimarlar da
-hepsi de akademisyen- borsada faaliyet göstermeye başladılar.
Bizim “büyük” mimarlarımız -o zaman bilinmiyordu bu- perde
gerisinde “tasarım ortakları”ydı. Birçok mimarlık şirketi, hepsi de “mimar”
adını taşıyan birkaç kişiden oluşuyordu. Yapıları tasarlayan “tasarlayıcı”
ortak vardı, ve bir şekilde birbirinin kopyası binaları -lanet şeyler-
müteahhitler -lanetliler- yardımıyla inşa eden, mühendis vardı. Bir de büroya
işi getiren genel satıcı vardı. Sanırım bizim büyük mimarımız Henry Richardson
şöyle demişti: “Mimarlığın ilk kuralı işi almaktır!”
O zaman bile şundan emindim: Gerçekten mimari olan mimari
araziden başlar, ve bir şekilde arazi, yerel endüstri koşulları, malzemenin
niteliği ve binanın yapılış amacı, iyi bir binanın biçim ve karakterini
kaçınılmaz olarak belirler. Sahneye bu kalabalığın üşüşmesi benim için müthiş
sıkıntı yaratıyordu. Birlikte büyüdüğüm ustam Louis Sullivan, düşüncesinin
bağımsız ve halkının dikkatine değer bir düşünce olduğunu çoktan ortaya
koymuştu; ama, dünya sergisindeki yalancı “klasik” dalgası -şimdi bir “izm”
haline de geldi ya- bizi silip süpürdü. Bu korkunç dalganın altından kalkmamız
için nice yıllar geçmesi gerekti. Bu arada ben de, elden geldiğince dayanmaya
çalışarak, azar azar, adım adım, yılbeyıl, yepyeni bir yapı fikri benliğimi
sarana dek uğraştım. Yeni diyorum ama bu fikir aslında İsa’dan en az 500 yıl
öncesine uzanır. O zaman bunu bilmiyordum tabii; ama, çağdaş akımın odak
noktasını oluşturan ilke, onca zaman önce Çinli filozof Lao-Tze tarafından
büyük bir berraklıkla açıklanmıştı. Bu “yeni” yapı anlayışını ifade etmek üzere
dürüst bir girişimle bilinçli bir şekilde inşa ettiğim ilk bina, Oak Park’taki
yapım Unity Temple’dir (1904).
Nedir bu yeni yapı fikri? Şimdi bakın, ben buraya bu modern
mimari idealini zihnimizde şimdikinden daha iyi belirginleştirebileceğine
inandığım birşeyi göstermek üzere geldim. Yukarıda değindiğim bu erken çaba
sayesinde, ülkemizin ortabatısındaki prairie’lerde belirgin bir yeni çehre
ortaya çıktı: İlkenin o aşina olmadığımız çehresi. Bu çehre kısa sürede Almanya
ve Hollanda aracılığıyla yurtdışına da taşındı; ama, bu ilke genel olarak kendi
anavatanını terketmemişe benzer. Daha sonra yapılan dünya fuarlarında -ilk
olarak Paris’te- sahneye çıktığı için, çoğunuz bu çehreye aşinasınız. Her
ülkede görebileceğiniz diğer çağdaş binalarda Modernist adı verilen bu
görüntülere rastlayabiliyorsunuz.
Fakat, bu ilkenin hala pek anlaşılamadığı, hatta hiç
uygulanmadığı kanısındayım. Dolayısıyla, bu konuşmalarda, bu ideali -özde-
harekete geçiren ana ilkeyi elimden geldiği kadar berrak şekilde açıklamaya
çalışacağım ki, böylece, organik mimari kendi kendini taklit etme yönünde dünya
çapında yaygınlaşan bu yeni dalga karşısında ayak direyebilsin. Uzun yıllar
önce, hayatımın ilk çağlarında vurulduğum ve yılmadan uyguladığım bu büyük
idealin, onu anlamadan kopya etme hatasına düşen kişiler tarafından ihanete
uğramış olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Belki kasıtlı değil ama gene de
ihanet...
Modern çağın ışığında değerlendirdiğimiz o “Koloni”
döneminden bize kalan miras trajikti. Bu nedenle, bugün size getirdiğim
Bağımsızlık Bildirgesi sadece bir yadsımadan ibaret değil. Dünyada kölelik diye
birşeyin geçerliliğinin olumlu açıdan; yadsınması ve yaşam hakkının onayıdır
bu: İngiltere’de bizi yozlaştıran eski geleneksel biçimlerle yola
koyulabilirsiniz isterseniz. Ölü şeyler bunlar ama sizin burada meşru; azçok
sizin malınız, fakat bize ait değiller. Diyorum ki, mimarlığın kendi doğasını
tanıma vakti geldi artık, onun insancıl, dolayısıyla da son derece insani
birşey olduğunu kavramak gerek; mimarlık insan doğasını yansıtan ifade
biçimlerinin en insanisi olmalı yeniden. Eğer kendimiz bireysellik ve
güzellikle birlikte yaşayacaksak, bildiğimiz bu tür bir insani yaşamın zorunlu
bir yorumudur mimari...
Organik mimarinin ana düşüncesine dönersek:
Bildiğim kadarıyla İsa’dan 500 yıl önce ilk kez Lao-Tze,
yapı gerçeğinin dört duvarla bir çatıdan ibaret olmadığını, bu gerçeğin asıl
bunların içindeki öze ilişkin mekandan, yaşama alanından oluştuğunu,
belirtmişti. Bu fikir, tüm pagan -”klasik”- yapı ideallerinin taban tabana
zıddıdır. Bu yapı kavramını kabul ettiğiniz anda, klasik mimari-ölmüş demektir.
Mimarın kafasına ve halkının yaşamına tümüyle değişik bir fikir girmiştir
artık. Benim bu kavramı farketmem tamamıyla içgüdüsel oldu: Kendi aklımdakileri
yapmaya başladığımda Lao-Tze’yi bilmiyordum, çok sonraları keşfettim onu;
kazara tanıdım. Bir gün bahçede çalıştıktan sonra içeri girdim, Japon elçisinin
bana yolladığı küçük bir kitapta biraz önce sözünü ettiğim bina kavramıyla
karşılaştım. Aklımdakini, yapılarımda yapmaya çalıştığımı tamamıyla
açıklıyordu. “Binanın gerçeği dört duvarla bir çatıdan değil, içinde yaşanacak
mekandan oluşur.” İşte buradaydı! İlk önce biraz bozulur gibi oldum; kendimi
bir nevi peygamber sayıyor, insanlığın ihtiyaç duyduğu büyük bir mesajı
iletmekle yükümlü olduğumu düşünüyorken, sonunda birden bir “yeniden gösterim”
haline gelmiştim. Mesajım insanlığa binlerce yıl önce verilmişti... Ne yapalım?
Olmuşsa olmuş! Ne kitabı ne de gerçeği saklayabilirdim. Bir müddet ortalıklarda
patlatılmış bir balon gibi dolaştıktan sonra, zamanla bu fikrin sadece
Lao-Tze’den çıkmadığını, daha derin, hem evrensel hem de ebedi bir gerçek
olduğunu anladım. Ayak direyen ve sonsuza dek direyecek olan bir gerçek. Ve
bunu Lao-Tze gibi kavrayıp, üstelik inşa etmeye çalıştığım için gurur bile
duymam gerektiğini düşündüm! Fazla hayal kırıklığı duymama gerek yoktu.
Benim bulduğum -sizin de anlayacağınızı umduğum- şey, bugün
geçerliğini koruyan modern mimari kavramının herşeyden önce organik olduğudur.
Bu yeni mimariye vermemiz gereken ad, “organik” kelimesi. İşte bu yüzden size
burada organik mimari üzerine “vaaz” veriyorum; modern mimari idealinin organik
mimari olduğunu; eğer yaşamın tümünü göreceksek ve bu yaşamın tümüne büyük
“gelenek” için zorunlu hiçbir “gelenek” tanımadan hizmet edeceksek, öylesine
ihtiyaç duyduğumuz o öğretinin organik mimari olduğunu ilan ediyorum. Geçmişi,
şimdiyi ya da geleceği bize empoze eden hiçbir önceden tasarlanmış biçimi kabul
etmeden, bunun yerine kendi “sağduyumuzun” -ya da, isterseniz, üstduyumuzun-
basit yasalarını baştacı ederek, biçimi malzemenin doğasıyla belirleyerek, neyi
amaçladığımız çok iyi bilerek yapılan bir mimari olunca, bir banka Yunan
tapınağına, bir üniversite katedrale ya da bir itfaiye binası Fransız şatosuna
benzemeyecektir. Biçim işlevi mi izler? Evet, ama bundan da önemlisi şu:
Biçimle işlev birdir. Bu derin kavram aklımıza geldiğinde şunu anlarız: “57
çeşit” diye adlandırdığımız yaşamımız üzerindeki baskı tümüyle yanlıştır.
Klasizm ve tüm izmler daha önce aldığımız eğitim yoluyla hayatın kendisini
baskı altına alır. İşte bu yüzden, eğitim konusunda asi oldum ben, özellikle
mimarlık eğitimi konusunda. Ben mimarlığın doğuştan gelen bir yetenek olduğuna
inanırım. Mimarın sonradan yaratılabileceği konusunda adamakıllı şüpheliyim.
Bence, bir mimar doğmuşsa siz onu mimar yapmak isterseniz, bugünkü konjonktürde
onu mahvedersiniz; çünkü halihazırda onu bir düşünce sistemine bağlamaya, onun
yaşamasına ve çalışmasına yetecek kadar veri yok masanın üzerinde. Eğer onu
eğitecekseniz, kim yapacak bu eğitimi; ona birşeyler söyleyecekseniz, ne
söyleyeceksiniz? Üniversitelerinizde, akademilerinizde, okullarınızda genç bir
mimara onun daha derin ve daha geçerli bir duyarlılığı olması için ne
verebilirsiniz ki şu anda? Mimarlık okullarında yaşam üzerine hangi tecrübe
veriliyor ki: Salonlarda üretilmiş birkaç teori ya da bir çeşit estetik kalıp
mı? Bu kavramla ilgili söylediğim ve söyleyeceğim şeyin anlamı kesinlikle şu:
Bu kavram, mimarlığın ve her türlü sanatın moda olmuş bir estetik olarak sonu
geldiği anlamına gelir. Bizatihi modern akımla sorunumuz da bu işte. İnsanlar,
bu ilkeleri ele alıp onları sadakatle izlemek, hayatı da bu ilkelere uygun
şekilde yorumlamak yerine, yalnızca yeni çehreyi görüyorlar; birer eklektik
olan ve eklektik anlayışla yetişmiş bulunan genç mimarlar da bu yeni çehreyi
seçme ve eleme yoluyla ele alıyorlar, bunun aracılığıyla da bize (sözlerini
geçirebilirlerse) yeni bir üslubu, yani 58, çeşitlemeyi veriyorlar. Çok kötü
bu, çünkü yeni olması ve bir de yalın yüzeylerle düz damları estetik kılan bir
yüzeysel sadelik dışında, eskisinden daha iyi değil.
Savunuculuğunu yaptığım bu kavramın niteliği, yani azınlığın
raporu -”Bağımsızlık Bildirgesi”- konusuna dönersek, şimdi şunu sorabiliriz:
Neden bağımsızlık? Tekrar ediyorum, dışarıdan gelen her türlü baskıdan,
yaşamdan kopuk bütün -kaynaklardan bağımsızlık; -yeni ya da eski- Klasizm’den
ve sözümona klasiklere her türlü bağımlılıktan bağımsızlık; günümüzün
ticarileştirilmiş ya da akademik standartlarıyla yaşamın çarmıha gerilmesinden
bağımsızlık; dahası, yaşam üzerinde baskı yapan herşeyin reddedilmesi; yalnızca
“eski-kolonyal” geleneklerimizdeki kültür kopukluğu konusunda değil,
eğitimimizdeki eklektizmin hala ayakta kaldığı her konuda da bir Bağımsızlık
Bildirgesi sözkonusu. Bu anlamda her türlü akademik estetikten -nerede ve nasıl
yüceltilirse yüceltilsin- mutlak bir bağımsızlığı savunuyor ve ilan ediyorum...
Eski düzene şöyle dönüp baktığımızda, mesele şuraya geliyor
-yoksa gelmiyor mu?-: Esin kaynağı olarak çeşmenin başına gidileceğine, yaşama
ve yaşam sevgisine duyduğumuz güvene dayanarak doğa ilkelerine gidileceğine,
esin ve bilgi kaynağı olarak buraya gidileceğine, nereye gidildi acaba?
Üniversitelerin koltuklarına, bu kurumların göklere çıkarılan küflü
kitaplarına, laf ebelerinin çocukları olan laf ebeleri tarafından yetiştirilmiş
ünlü laf ebelerine. Bunlara yöneldik işte. Vekalete dayanan bu çarpık çurpuk
yolda birtakım talimatlar ve ne olduğu belirsiz bilgiler alıp durduk. Sonunda,
kapasitesinin çok ötesinde eğitilmiş durumda olan tüm toplumsal doku, gerçeğin
baskısı altında daha fazla dayanamaz hale gelene kadar sürdü bu. Lieber
Meister’in (Louis Sullivan) “züppe” (highbrow) tanımı şöyleydi: “Kapasitesinin
çok üstünde eğitim görmüş biri”. Ben de sizi temin ederim ki, Usonia,
kapasitesinin gerçekten çok üstünde eğitilmiş durumda. Sayın lordlar, bayanlar
ve baylar, şu anda bu anlattığımdan ne kadar daha iyi durumda olduğunuza ise
siz kendiniz karar vereceksiniz.
Şimdi, gerçek yeni değil ama biz gerçeğe yeniyiz. Sanırım
kentlerimize, banliyölerimize ve taşraya baktığınızda gerçeğe nasıl yeni
kaldığınızı hepiniz görebilirsiniz. Bunu sadece mimaride değil, giyimde de, örf
ve adetlerimizde de görebilirsiniz -birbirine karıştırılmış nesnelerde de.
Dünyanın şimdiki durumunda da görebilirsiniz bunu: Histeri halinde, huzursuz,
yakın bir tehdit altında bulunmanın verdiği tatsız bir ruh hali ve tam bir
kaybolmuşluk. Kısacası, yaşam bir kaybolmuşluk içinde değer kazanmıyor. Bu
“mecburi askerlik” hizmeti içinde kendinize bir gözatın. Bu ne gösteriyor?
Dünyanın şu andaki durumu, hayata karşı biraz güven ihtiyacından, organik
mimari idealimizin verebileceği bir yön duygusu ihtiyacından başka neyi
gösteriyor olabilir ki? Organik mimari, yapıcı olduğu için bir kalp pili gibi
tempo ve barış sağlayan bir araçtır...
Dünya çapında bir örnek olarak Michelangelo’nun kubbesini,
Roma’daki S. Pietro kubbesini ele alalım. Michelangelo mimar değildi; pek iyi
bir ressam da değildi, ama, iyi bir heykeltraştı. Fakat binalar da inşa
ediyordu ve özellikle bir yapı konusunda muazzam bir fikri vardı. Şimdi kubbeyi
bir kemer olarak düşünmelisiniz ve bildiğiniz gibi bir kemer daima oturduğu
noktada dışarıya doğru basınç yapar. Her kemer bir itme ya da basınca direnecek
birşey bulmak zorundadır, yoksa yıkılır. Michelangelo bu konuya fazla ilgi
duymuyor gibiydi. Herhalde bu konuda hızla bir bilgisi de yoktu zaten. Ama, bu
form, yani “kubbe”, Michelangelo’nun ilgisini çekti. Esas olarak kubbenin,
binanın ta içine kadar giren pandantifleri vardı ve mimari bakımdan geçerli bir
strüktürel öğeydi. Ama Michelangelo, kubbeyi taşıyan büyük kemerlerin, yüksek
ayaklar üstünde göğe doğru yükselmesinin daha iyi olacağını düşündü. Ve bunu
gerçekleştirdi. Sonuçta olağanüstü, estetik bir yontusal etki elde etti;
aslında anlamsızdı bu; muazzam bir anakronizma. Kubbe daha tamamlanmadan,
oturduğu tamburda çatlaklar meydana geldi, taş parçaları kopup yere düşmeye
başladı. Roma’da alelacele demirci ustaları seferber edildi ve bu ustaların her
biri aynı anda işe koyulup Angelo kubbesinin çevresine büyük bir zincir
yaptılar. Kuşaklarına zinciri tam zamanında yetişti. Hala da orada bu zincir.
Şimdi, kıssadan hisse şu: Mimarinin özellikle piçleştirilmiş bir ifadesi olan,
kornişler eklenmiş, sıvanmış, kendini aldatmış olan bu sahte yapı, dünyanın
dört bir yanında resmi otoritenin simgesi haline geldi. Bizim Usonia’da her yerde
rastlayabilirsiniz bu modele. Ayrıca ülkenin merkezi Capitol’de, eyalet
capitolleri de, ilçe adliye binaları, hükümet binaları da bunu model aldılar,
büyük şirketler bile bunu çalmaya kalktılar...
Organik mimarinin nelerle savaşmak zorunda kaldığını göstermek
için anlatıyorum bunları... Ruhları genç olanların ellerinde adamakıllı bir
“iş” olduğunu görüyorsunuz; şimdi önlerinde hayli güç bir iş var.
Aralarından bazıları ölü geçmişi berrak düşünme yoluyla
doğru dürüst binalar yapmak için savaşıyor.
Bu basit bir şey değil elbette, ama çok zor da değil. Fakat,
toplumsal yapınızın kendisi hala bu anlamsız kargaşanın içindeyken bu işi mimar
tek başına yapamaz. Gene de, profesyonel estetikçiliğin bize bıraktığı bu
çöplük içinde ruhlarımız hala canlı. Eski düzen geçip gidiyor; bu arada yeni
düzen çevresini yokluyor, büyüyor ve bu yığının arasında kendisine bir yol
bulmaya çalışıyor: Daha bütüncül ve doğa yasalarıyla tutarlı yeni bir şey elde
etmenin yolunu... Neler yapabileceğimizi göreceğiz.