Doğan Tekeli-Sami Sisa:Bir
Kurumlaşma Öyküsü
Uğur Tanyeli
Mimarlık pratiğinin kimi çağdaş biçimleriyle yeni
tanıştığımız bir gerçek. 18. yüzyıldaki ilk Batılılaşma girişimlerinden bu yana
“çağdaş” mimarlık kavramı, ağırlıklı olarak ürünlerin morfolojisine, kısmen de
onları var etmek için kullanılan teknolojik verilere ilişkin bir konu olarak
düşünülmüştür bu ülkede. Tasarımı ortaya çıkaran kalifiye emeğin örgütleniş
biçimi bir sorunsal olarak Türk mimarlık düşüncesi içine çok yavaş ve zor nüfuz
etmiştir. Bugün bile mimari emeğe ilişkin bir “mitoloji” toplumun ve hatta
meslek çevrelerinin kolektif imgelerinde hâlâ capcanlı yaşıyor. Batı’da
Rönesans’la birlikte geliştirilmeye başlanan ve Türkiye’ye de bağlamından
kopartılarak aktarılan bu mitoloji, mimarın bireysel yaratıcılığını ve var
edici kişisel rolünü idealize ederek yüceltmektedir. Bu idealizasyonun
kaçınılmaz sonucu, güncel mimarlık dünyasının çoğu gerçeğinin kavranmasını
zorlaştırmak olmuştur. Ne var ki, aynı safiyane ideolojik altyapı ülkenin sermaye
boyutu açısından bugün bile en cılız kesimi olan mimari üretim sektörünün
gerçeklerine de bir oranda denk düşer. Türkiye’de mimari emek bugün de tipik
denecek kadar azgelişmiş bir ekonomik ve kültürel kesime hizmet vermek üzere
örgütlüdür. Bu sistem içinde, bir yanda tasarım ve projelendirme hizmetlerini
sadece yasal ve teknik bir zorunluluk olduğu için talep eden geniş bir gruba iş
yapan “nominal” mimarlar vardır; öte yanda da, fiyatını ödeyebilen (ya da
ödemekten kaçınmayan) küçük bir azınlığa “butik” niteliğinde tasarım sunan bir
küçük mimar grubu bulunur. Birici gruptakiler için tasarım, masraflı bir
anlamsız bir zorunluluğun, kalitesi hiç de önemli olmayan kaçınılmaz sonuç
ürünüdür. Dolayısıyla, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medyalar ve mimari
eleştiri ya da değerlendirme düzeni bu grubun gerçekleriyle pek az ilgilidir ve
ikinci grubun, yani “butikler”in yarattıkları üzerinde yoğunlaşmayı yeğler.
Sansasyonel olan onlardır; çünkü, yaşamak için gündemde olmaları, gündemde
olmak için de sansasyon yaratmaları gerekir.
Ne “butik”, ne de tasarımı öncelikle teknik bir hizmet
olarak sunan ticari mimarlık sektörü Türkiye’ye özgü değil. Gelişmiş ülkelerde
olduğu gibi, geçiş toplumlarında da taşıdıkları ağırlıklar farklı olmakla
birlikte bunlar mevcut. Ancak, bu ikisinin dışında yalnızca gelişmiş ülkelerde
görülen bir üçüncü mimari hizmet sektörü var ki, çağdaş yapılaşmış çevrenin
oluşumunda başrolü o oynamaktadır. Her şeyden önce, Batı kentlerinin kayda
değer nitelikteki orta ve büyük ölçekli yapıları bu sektörde çalışanların
ürünüdür. İçinde doğduğu 19. yüzyıldan başlayarak söz konusu “üçüncü” sektörün
giderek tırmanan bir etkinlik gösterdiği ve mimarlık dünyasında gündemi
belirleyen ana yönlendirici güç haline geldiği görülüyor. Sektörün önemli ve
öncü üyeleri bu nedenle mimarlık tarihinde ağırlıklı yer tutmaktadır. McKim,
Mead ve White, Burnham ve Root, Adler ve Sullivan, yakın dönemlere gelindikçe,
Roche, I. M. Pei gibi adlar tümüyle farklı mimari dil önerileriyle eylemde
bulunmalarına karşın, benzer bir kimlik yapısını paylaşırlar ve söz konusu
kimlik yapısı diğer iki sektördekilerde yoktur.
Mesleki pratiği yürütme biçimleri ve kamuyla ilişkileri
açısından da bu üç sektör arasında hemen hemen hiçbir paralellik bulunmaz.
Sözgelimi, “butik” sistemi, bu örgütlenme modelinin gerektirdiği biçimde adam
adama markaj tekniğiyle işler. Tasarımcı genellikle morfolojik, bazen sözel,
F.L. Wright ya da S.H. Eldem örneklerinde olduğu gibi ise, ender olarak
karizmatik becerilerini sergileyerek, müşteriyi üzerinde uzlaşılabilir bir orta
noktaya getirmeye çalışır. Getirebilirse işi kapar ve gerçekleştirir. Üçüncü
sektörün bunun ilerisinde kalan daha gelişkin ve karmaşık mimari örgütlenme
çerçeveleri böyle işlemez. Her şeyden önce, o aşamaya gelindiğinde artık ne
müşteri,. ne de tasarımcı tekil bireyler olma şansına sahiptir. İş ise önceki
aşamadaki “büyü”sünü yitirir; morfogenetik bir söylemle (genellikle de söylem
kırıntısıyla) temellendirilen bir tekil yapıt olmaktan çıkıp çok boyutlu bir
sorunsala dönüşür.
Bundan ötürü de, üçüncü sektördeki tasarımcının ille de
kendisine özgü bir tutum, üslup ve hatta kılık kurgulaması, yani kişisel bir
kimlik görüntüsü çizmesi gerekmez. Daha doğrusu, böylesi pseudo-bireysellik
gösterilerinde bulunması anlamsızdır. Örneğin, F. Furness giyimi ve
tavırlarıyla Philadelphia’nın en çizgi-dışı “dandy”lerinden biri olabilir;
tasarımlarıysa düş şatolarını çağrıştırabilir.
Oysa, aynı yıllarda Adler ve Sullivan Chicago’da neredeyse
birer münzevi yaşamı sürüp olağan bir çizgide giyinecek ve biçimsel
ekstravaganzaya yer vermeyen mimarlıklarıyla ondan çok daha yaygın bir ün ve
tarihsel önem edinebileceklerdir. Furness için butiğin doğası gereği gündeme
gelen yaşamsal zorunluluk, ekstravaganza, Adler ve Sullivan için sadece
gülünçtür.
Tekeli ve Sisa’nın tarihsel rolü de öncelikle bu
sektörlerarası ayrım noktasında beliriyor: Onlar ülkedeki tek “meşru” üretim
biçiminin “butik” olabileceğini sanan bir camiaya üçüncü sektörün varlığını
duyuran ve kanıtlayan ilk tasarımcılar olmuşlardır. Ne var ki, Türkiye’nin
bugün bile zor kavrayabileceği gerçeklerden biridir bu. Tüm değerlendirme
mekanizmalarının, tüm ölçüt ve parametrelerin butik tipi üretimin estetik ve
etiğini ayakta tutmak ve yeniden üretmek için kurgulandığı bir ülkede onların
çabası çoğu zaman açıklamasız bırakılmıştır. Doğal olarak hiç kimsenin kötü
niyetinin sonucu olmayan bir açıklamasızlıktır bu. Ne var ki, sonuçta
Tekeli-Sisa’nın mesleki etkinliği içinde yaşamsal bir zorunluluk olan
rasyonalite, butiğin zorunluluğu olan biçimsel ekstravaganzanın karşısına bir
diğer tasarımsal tutum seçeneğiymiş gibi çıkarılmaya çalışılmış, dahası, bu
ikilinin neden başka biçimde davranmadıkları sorgulanmıştır. Önemlerinin başka
bir biçimde değil de, bugüne dek davrandıkları biçimde davranmış oluşlarından
kaynaklandığı unutulmuştur. Ya da bu pek akla gelmemiştir. Oysa, onların Türk
mimarlık tarihi içinde bir kilometre taşı olmalarını sağlayan meslek
serüvenlerini anlamlandırmak için. Alain’in zekice dile getirdiği o formülde
olduğu gibi, önce “elma ağacını armut vermediği için suçlamamak” gerekiyordu.
Bu yapılmadığından, onların ürünlerinin ve yaklaşımlarının bilinen birkaç kalıp
içinde ele alınması da kaçınılmaz hale gelmiş gibidir. 1960’larda ve erken
70’lerde zaman zaman “Türkiye’nin SOM grubu” gibi bir unvanla anılışları bundan
ötürüdür. Ancak, efektif üretim boyutu, taşıdığı diğer tüm mimari kaygıların
önünde gelen devasa SOM’la Tekeli-Sisa arasında bir benzerlik bulmak zordur.
SOM ve Türkiye’de adları az bilinen daha büyük NBBJ ve RTKL gibi “mammoth
practices” (mamut pratikler) üçüncü sektörün üyeleri değil, ticari mimarlığın
en yüksek düzeyde örgütlenmiş firmalarıdır ki, burada belki de çok zorlama bir
değerlendirmeyle, Birleşmiş Mimarlar dışında bir benzerleri yok.
Öte yanda, Türkiye’de butik çerçevesinin dışında kaldığı
halde, hala butik gibi davranmakta olan tasarımcılar da var. Sözgelimi, Merih
Karaaslan üçüncü sektör eşiğini aşmasına karşın, mimarlığını bir türlü
“butikçi” saplantılardan kurtaramadığı için eleştirilmelidir. Tekeli-Sisa böyle
bir yanlışı hiçbir zaman yapmamış gözüküyor. Onların Türkiye için çok uzun
sayılabilecek meslek yaşamları, başlangıcından bu yana hep aynı kararlılıkla
üçüncü sektörün kuruluşuna uzanan bir süreç, başladıkları noktanın koşulları
dikkate alınırsa, şaşırtıcıdır. 1950’lerin başlarında bu ülkede gerçek
anlamıyla gelişmiş ülkelerdeki biçimiyle (ne butik, ne de üçüncü sektör
kapsamında) mimari pratik içinde bulunan tek bir tasarımcının bile bulunmadığı
söylenebilir. En ünlü iki mimardan E. Onat’ın bürosu yoktur; S.H. Eldem’inse
ancak embriyonik bir pratik yürüttüğü görülür. Bu nedenle, zamanında
üniversiteler büyük kamu yapıları inşa edilirken, onlara devlet eliyle adeta
bir resmi büro kurmak gerekmiştir. Daha küçük ölçekteyse, o yıllarda Akademi ve
İTÜ’de her öğretim üyesinin odası yapılacak iş çıktığı anda büroya dönüşmeye
adaydır. Tekeli ve Sisa işte böylesine ilkel bir mimarlık dünyasına, dönemin
gençlere açık tek fırsatı olan yarışmalarla atılırlar. Hesaplanabilir verilerin
incelikli oyunu yarışma 1960’ların ortalarına dek neredeyse tek geçim
kaynakları olacaktır. Ne var ki, o yıllarda alabildiğine açık gibi duran bu
yol, bir mesleki pratiği ayakta tutmak için başvurulabilecek en zor seçenek
olmalıdır. Sürekli biçimde kazanmayı gerektirir; çünkü, bir önceki yarışma bir
sonrakini ve de gündelik yaşamı finanse edecektir.
Bunun nasıl zorlu ve yıpratıcı, hatta kişilik yıkıcı bir
mesleki pratik düzeni olduğunu anlamak için şu gerçeği anımsamakta yarar var: O
yıllarda adı “konkurcu”ya çıkanlar içinde, bugünkü Türk mimarlığının “birinci
lig”inde kalmayı başarabilen Tekeli ve Sisa dışında hiç kimse yok. Diğerleri
dergi sayfalarındaki ömürlerini tamamlayıp çoktan unutuldular.
Tekeli ile Sisa’nın söz konusu acımasız düzenden sağ çıkmayı
başarmalarının nedeniyse, ötekilerin aksine, yarışma sistemini nihai bir durum
gibi görmeyip üçüncü sektöre geçiş -daha doğrusu onu yaratma- doğrultusunda bir
aşama olarak kullanabilmeleridir. Böyle bir vizyoner bakışı sadece onlar
geliştirebilmiş ve yarışma koşusunun getirdiği bir süreklilik (duran düşer)
zorunluluğunu sonuçta kurumlaşmaya sadece onlar dönüştürebilmişlerdir. Bugün
artık Tekeli-Sisa bir kurumdur ve acıklı olan şu ki, Türkiye’nin hala tek özel
mimarlık kurumudur. Kuşkusuz, şirket olmayı başarabilen başkaları da vardır bu
ülkede; ama, kurumlaşma diye nitelenebilecek bir etkinlik, tasarım,
projelendirme ve kalite aşamasına, tutum bütünlüğüne, giderek kararlılığına ve
sürekliliğine ulaşabilenler yoktur. Yüzlerce mimara okul sonrası eğitimi
verebilenler yoktur onlardan başka. Diploması 40 yaşında olanlar vardır; ama
ardlarında 40 yıllık bir tarihsel süreç yaratabilenler de yoktur. Türkiye,
mimarlık bağlamında hala butikçinin kişisel biyografisinden kurumun tarihsellik
boyutuna sıçrayabilmiş değil Tekeli-Sisa dışında.
Butiklerin de pekala düzeyli tasarımlar, hatta kurumlaşmış
üçüncü sektörün girişmeyeceği türden biçim denemeleri yapabileceği, yapabildiği
düşünülürse, kendi başına tarihsellik boyutu edinmiş bir kurumlaşmanın neye
yaradığı sorulabilir. Bunun yanıtı, toplumsal yaşamın diğer alanlarındaki
kurumlar ne işe yararlarsa, mimari kurumların da aynı işe yaradıkları biçiminde
olacak. Kurumlar, toplumu ve çevreyi kurumlaşmamış olanın rastlantısallığından
kurtarmayı sağlarlar. Toplumsal yaşamın yüksek bir kalite standardı içinde
oluşması için gerekli donanımı var ederler. Kurumsal olan daima kalitelidir;
çünkü, düşmeyen bir kalite kurumun varlık nedenidir. Kurumlaşmamış olan (mimari
anlamda butik) ise böyle bir güvence vermez. Çağdaş Türkiye’deki mimarlık
ortamının her gün yeniden kanıtladığı biçimde, butik yüksek bir kalite
tutturabildiği gibi, çoğunlukla asgari düzeyin de altında kalabilir. Oysa,
kurumlaşmak demek, kendi etkinlik alanının sınırlarını doğru saptamak ve o
sınırlar içindeki alanın gerçek egemeni olmak demektir. Böyle olduğu içindir
ki, Tekeli-Sisa kendilerine gelen prestijli bir restorasyon işini tereddüt
etmeksizin bir başka mimara yollayabilirler; yollamışlardır da. Yine aynı
nedenle, onlar ölçeği mimarlığın sınırları dışına taşan görüşler, savlar ileri
sürüp, Türk mimarlığında örneğine sıkça rastlanan türden kolaycı kurtuluş
reçeteleri vermezler. “İş”lerini yaparlar ve o işleri yapma gerekçelerini
açıklarlar. Ama, bu gerekçeler asla bir söylemin doğruluğu kendinden menkul “a
priori” çerçevesi içinde olmaz. Hele hele Türkiye’de ve tüm Batılı olmayan
toplumlarda çok kolay savunulabilen ve “yutturulabilen” ucuz rejyonalist
formüllerle hiçbir biçimde ilintili değildir. Tekeli-Sisa’nın mimarlığında
gerekçeler o anda ele alınan özgül “iş” bağlamında örgütlenmiştir.
O halde, Tekeli-Sisa tarihinde “iş” çağdaş Türk mimarlığında
başka hiç kimse için olmadığı kadar merkezi bir önem taşır. Hatta, bu tarihin
iki ana evresini belirleyen de işin nitelik değişimidir. İlk evre yaklaşık
1960’ların sonlarına dek sürer. Dönemi karakterize eden nitelik, yarışma
ağırlıklı bir mesleki pratik oluşudur. 1960’ların sonuyla erken 1970’lerde
yarışma evresinden serbest pratiğe geçiş dönemi yaşanır. İkilinin o döneme
kadar ki tüm çalışmalarını içeren kitaplarının yayın tarihi olan 1974, belki de
geçişin artık tamamlanıp bu ülkedeki ilk gerçek serbest mimarlık pratiğinin
kurumlaştığı tarihtir 1. O yıla dek Türkiye’de, daha önce Seyfi Arkan ve
Çiniciler birkaç küçük deneme yapmışlarsa da 2, hiçbir tasarımcının böylesine
kapsamlı bir monografisi olmamıştır. Bu yoksunluksa kuşkusuz bir rastlantı
değildir. Anlaşılan, Tekeli-Sisa’ya gelinene dek hiçbir mimar kendi etkinliğini
böylesine retrospektif bir bütünlük içinde görmemiş, kendi tarihsel rolünün bu
denli bilincinde olmamıştır. Ve nihayet S.H. Eldem’in ortaya koyduğu özel durum
dışında, hiçbir mimar onlar kadar yoğun bir mesleki pratik içinde olmamıştır o
döneme dek. Yine de, Tekil-Sisa’nın mesleki etkinliği “Türkiye için iyi”
sınırını ancak 1974 eşiğinde varılan ve kitaplarının adeta simgesel olarak
işaret ettiği dönüm noktasında aşar ve gelişmiş endüstriyel dünyadakilerle aynı
kategorik paketin içine yerleştirilebilir hale gelir. Bu ülkede söz konusu
sınırı ilk aşanlar da onlardır.
İlk dönemde her özgül işin bağlamını belirleyen şey, yarışma
düzenidir. Ölçütler ve kurallar belirlidir; zeki iki yarışmacı için jüri
üyelerinin tercihleri bile hesaplanabilir veriler niteliğindedir. Dolayısıyla,
ikilinin o yıllarda kolayca yıldızlaşıvermesi hiç de şaşırtıcı değil. Ama,
yarışmacılara yönelik beklentileri hiç de yüksek bir estetik standart düzeyi
tanımlamayan bu sistemde bile, Tekeli-Sisa kendilerinden talep edilenin
ötesinde bir sunu gerçekleştirmişlerdir. Manifaturacılar Çarşısı’nın ve bugün
tanınmaz hale sokulmuş olan Antalya Müzesi’nin özgün tasarımı önemlidir. Ankara
Stad Oteli hala eskimemiş tasarımıyla Türkiye’de o dönemin mimari tercihlerinin
en başarılı tanıklarından biri olacaktır.
Galatasaray’daki eski Pamukbank Genel Müdürlüğü, Türkiye’de
tarihsel/kentsel bağlamla uzlaşabilen bir çağdaşlığın arandığı ender ve ilk
tasarımlardan biridir. Nişantaşı’ndaki Yapı Kredi Emekli Sandığı apartmanıyla
Üsküdar’da aynı banka için tasarlanan şube binası ise yukarıda tanımlanan geçiş
döneminin önemli ürünleridir. Fakat, asıl atılım 1970’lerin ortalarından
başlayarak ve giderek yükselen bir tempoyla gerçekleşir. İstanbul,
Zincirlikuyu’daki Hisarbank Binası, İzmit’te Lassa Lastik Fabrikası, Ankara’da
Halk Bankası Genel Müdürlüğü (şimdi Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı),
Lüleburgaz’da Eczacıbaşı tesisleri, yeni Halk Bankası ile Antalya Havalimanı
kayda değer ürünlerdir.
Gerçekte 70 sonrasının yapılarında da öncesine egemen olan
tutum geçerli olmuş gibi gözüküyor. Belki de bu, Tekeli-Sisa’nın yaşamında
yarışmaların belirleyici olduğu dönemden kalma bir alışkanlıktır. Onlar tasarım
sürecini giderek tırmanan bir özdenetim eylemi olarak düşünmüşlerdir ve hala da
öyle düşünürler. Deyim yerindeyse, birbirlerinin vicdanı gibi işlev gören ve bu
nedenle de birbirlerini sürekli olarak rasyonaliteden uzaklaşmaya karşı uyanan
bir ikilidir Tekeli-Sisa. Buysa, kimi zaman sanıldığının tersine, bir tasarım
tavrı değil, bir kurumun varolmakta devam etmesini sağlayan olmazsa olmaz tek
dayanak noktasıdır. Mimarlık butiği tekil bir tasarımcının keyfi yaklaşımlarına
denetim getirmek açısından çok daha geniş bir özgürlük alanı tanımlar. Böyle
bakıldığında, Türk butiklerinin birkaç istisna dışında söz konusu özgürlükten
neredeyse hiç yararlanamadığı bile söylenebilir. Oysa, kurumlaşan tasarım
sektöründe sistemin işleyişi tam aksi doğrultuda olmak zorundadır. Kurum,
kendisini var eden uzlaşmaların dayandığı rasyonalite bazı yitirildiğinde
yaşama şansını da yitirecektir. Doğal olarak, Tekeli-Sisa bu şansı yitirmeye
hiç niyetli değiller. Onları Türk mimarlığının tarihinde önemli bir kilometre
taşı kılanın da, bu ülkenin daha önce hiç tanımadığı bu rasyonalite temelli
mimari kurumlaşma olduğunun bilincinde olmalılar. Dahası, bugün ulaştıkları
noktanın gelişmiş ülke trendleri bağlamında çağdaş ve Türkiye gerçekleri
bağlamında da tam bir avangart konum olduğunu bildikleri de kesin. Bundan
ötürüdür ki, avangart gözükmek için ürünlerinin fizyonomisinde “maniera”
yapmaya, artık kimseyi inandırmayan bu kolaycı totolojik olanaktan yararlanmaya
niyet bile etmiyorlar. Tüm kurumların manyerist bir kendini inkar evresinden
geçtiği bir ülkede bundan kaçınan iki mimardan öğrenilecek herhalde çok şey
vardır.