27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


Sonraki Sayfa >>

Doğan Tekeli-Sami Sisa:Bir Kurumlaşma Öyküsü

Uğur Tanyeli

 

Mimarlık pratiğinin kimi çağdaş biçimleriyle yeni tanıştığımız bir gerçek. 18. yüzyıldaki ilk Batılılaşma girişimlerinden bu yana “çağdaş” mimarlık kavramı, ağırlıklı olarak ürünlerin morfolojisine, kısmen de onları var etmek için kullanılan teknolojik verilere ilişkin bir konu olarak düşünülmüştür bu ülkede. Tasarımı ortaya çıkaran kalifiye emeğin örgütleniş biçimi bir sorunsal olarak Türk mimarlık düşüncesi içine çok yavaş ve zor nüfuz etmiştir. Bugün bile mimari emeğe ilişkin bir “mitoloji” toplumun ve hatta meslek çevrelerinin kolektif imgelerinde hâlâ capcanlı yaşıyor. Batı’da Rönesans’la birlikte geliştirilmeye başlanan ve Türkiye’ye de bağlamından kopartılarak aktarılan bu mitoloji, mimarın bireysel yaratıcılığını ve var edici kişisel rolünü idealize ederek yüceltmektedir. Bu idealizasyonun kaçınılmaz sonucu, güncel mimarlık dünyasının çoğu gerçeğinin kavranmasını zorlaştırmak olmuştur. Ne var ki, aynı safiyane ideolojik altyapı ülkenin sermaye boyutu açısından bugün bile en cılız kesimi olan mimari üretim sektörünün gerçeklerine de bir oranda denk düşer. Türkiye’de mimari emek bugün de tipik denecek kadar azgelişmiş bir ekonomik ve kültürel kesime hizmet vermek üzere örgütlüdür. Bu sistem içinde, bir yanda tasarım ve projelendirme hizmetlerini sadece yasal ve teknik bir zorunluluk olduğu için talep eden geniş bir gruba iş yapan “nominal” mimarlar vardır; öte yanda da, fiyatını ödeyebilen (ya da ödemekten kaçınmayan) küçük bir azınlığa “butik” niteliğinde tasarım sunan bir küçük mimar grubu bulunur. Birici gruptakiler için tasarım, masraflı bir anlamsız bir zorunluluğun, kalitesi hiç de önemli olmayan kaçınılmaz sonuç ürünüdür. Dolayısıyla, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medyalar ve mimari eleştiri ya da değerlendirme düzeni bu grubun gerçekleriyle pek az ilgilidir ve ikinci grubun, yani “butikler”in yarattıkları üzerinde yoğunlaşmayı yeğler. Sansasyonel olan onlardır; çünkü, yaşamak için gündemde olmaları, gündemde olmak için de sansasyon yaratmaları gerekir.

 

Ne “butik”, ne de tasarımı öncelikle teknik bir hizmet olarak sunan ticari mimarlık sektörü Türkiye’ye özgü değil. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, geçiş toplumlarında da taşıdıkları ağırlıklar farklı olmakla birlikte bunlar mevcut. Ancak, bu ikisinin dışında yalnızca gelişmiş ülkelerde görülen bir üçüncü mimari hizmet sektörü var ki, çağdaş yapılaşmış çevrenin oluşumunda başrolü o oynamaktadır. Her şeyden önce, Batı kentlerinin kayda değer nitelikteki orta ve büyük ölçekli yapıları bu sektörde çalışanların ürünüdür. İçinde doğduğu 19. yüzyıldan başlayarak söz konusu “üçüncü” sektörün giderek tırmanan bir etkinlik gösterdiği ve mimarlık dünyasında gündemi belirleyen ana yönlendirici güç haline geldiği görülüyor. Sektörün önemli ve öncü üyeleri bu nedenle mimarlık tarihinde ağırlıklı yer tutmaktadır. McKim, Mead ve White, Burnham ve Root, Adler ve Sullivan, yakın dönemlere gelindikçe, Roche, I. M. Pei gibi adlar tümüyle farklı mimari dil önerileriyle eylemde bulunmalarına karşın, benzer bir kimlik yapısını paylaşırlar ve söz konusu kimlik yapısı diğer iki sektördekilerde yoktur.

 

Mesleki pratiği yürütme biçimleri ve kamuyla ilişkileri açısından da bu üç sektör arasında hemen hemen hiçbir paralellik bulunmaz. Sözgelimi, “butik” sistemi, bu örgütlenme modelinin gerektirdiği biçimde adam adama markaj tekniğiyle işler. Tasarımcı genellikle morfolojik, bazen sözel, F.L. Wright ya da S.H. Eldem örneklerinde olduğu gibi ise, ender olarak karizmatik becerilerini sergileyerek, müşteriyi üzerinde uzlaşılabilir bir orta noktaya getirmeye çalışır. Getirebilirse işi kapar ve gerçekleştirir. Üçüncü sektörün bunun ilerisinde kalan daha gelişkin ve karmaşık mimari örgütlenme çerçeveleri böyle işlemez. Her şeyden önce, o aşamaya gelindiğinde artık ne müşteri,. ne de tasarımcı tekil bireyler olma şansına sahiptir. İş ise önceki aşamadaki “büyü”sünü yitirir; morfogenetik bir söylemle (genellikle de söylem kırıntısıyla) temellendirilen bir tekil yapıt olmaktan çıkıp çok boyutlu bir sorunsala dönüşür.

 

Bundan ötürü de, üçüncü sektördeki tasarımcının ille de kendisine özgü bir tutum, üslup ve hatta kılık kurgulaması, yani kişisel bir kimlik görüntüsü çizmesi gerekmez. Daha doğrusu, böylesi pseudo-bireysellik gösterilerinde bulunması anlamsızdır. Örneğin, F. Furness giyimi ve tavırlarıyla Philadelphia’nın en çizgi-dışı “dandy”lerinden biri olabilir; tasarımlarıysa düş şatolarını çağrıştırabilir.

 

Oysa, aynı yıllarda Adler ve Sullivan Chicago’da neredeyse birer münzevi yaşamı sürüp olağan bir çizgide giyinecek ve biçimsel ekstravaganzaya yer vermeyen mimarlıklarıyla ondan çok daha yaygın bir ün ve tarihsel önem edinebileceklerdir. Furness için butiğin doğası gereği gündeme gelen yaşamsal zorunluluk, ekstravaganza, Adler ve Sullivan için sadece gülünçtür.

 

Tekeli ve Sisa’nın tarihsel rolü de öncelikle bu sektörlerarası ayrım noktasında beliriyor: Onlar ülkedeki tek “meşru” üretim biçiminin “butik” olabileceğini sanan bir camiaya üçüncü sektörün varlığını duyuran ve kanıtlayan ilk tasarımcılar olmuşlardır. Ne var ki, Türkiye’nin bugün bile zor kavrayabileceği gerçeklerden biridir bu. Tüm değerlendirme mekanizmalarının, tüm ölçüt ve parametrelerin butik tipi üretimin estetik ve etiğini ayakta tutmak ve yeniden üretmek için kurgulandığı bir ülkede onların çabası çoğu zaman açıklamasız bırakılmıştır. Doğal olarak hiç kimsenin kötü niyetinin sonucu olmayan bir açıklamasızlıktır bu. Ne var ki, sonuçta Tekeli-Sisa’nın mesleki etkinliği içinde yaşamsal bir zorunluluk olan rasyonalite, butiğin zorunluluğu olan biçimsel ekstravaganzanın karşısına bir diğer tasarımsal tutum seçeneğiymiş gibi çıkarılmaya çalışılmış, dahası, bu ikilinin neden başka biçimde davranmadıkları sorgulanmıştır. Önemlerinin başka bir biçimde değil de, bugüne dek davrandıkları biçimde davranmış oluşlarından kaynaklandığı unutulmuştur. Ya da bu pek akla gelmemiştir. Oysa, onların Türk mimarlık tarihi içinde bir kilometre taşı olmalarını sağlayan meslek serüvenlerini anlamlandırmak için. Alain’in zekice dile getirdiği o formülde olduğu gibi, önce “elma ağacını armut vermediği için suçlamamak” gerekiyordu. Bu yapılmadığından, onların ürünlerinin ve yaklaşımlarının bilinen birkaç kalıp içinde ele alınması da kaçınılmaz hale gelmiş gibidir. 1960’larda ve erken 70’lerde zaman zaman “Türkiye’nin SOM grubu” gibi bir unvanla anılışları bundan ötürüdür. Ancak, efektif üretim boyutu, taşıdığı diğer tüm mimari kaygıların önünde gelen devasa SOM’la Tekeli-Sisa arasında bir benzerlik bulmak zordur. SOM ve Türkiye’de adları az bilinen daha büyük NBBJ ve RTKL gibi “mammoth practices” (mamut pratikler) üçüncü sektörün üyeleri değil, ticari mimarlığın en yüksek düzeyde örgütlenmiş firmalarıdır ki, burada belki de çok zorlama bir değerlendirmeyle, Birleşmiş Mimarlar dışında bir benzerleri yok.

 

Öte yanda, Türkiye’de butik çerçevesinin dışında kaldığı halde, hala butik gibi davranmakta olan tasarımcılar da var. Sözgelimi, Merih Karaaslan üçüncü sektör eşiğini aşmasına karşın, mimarlığını bir türlü “butikçi” saplantılardan kurtaramadığı için eleştirilmelidir. Tekeli-Sisa böyle bir yanlışı hiçbir zaman yapmamış gözüküyor. Onların Türkiye için çok uzun sayılabilecek meslek yaşamları, başlangıcından bu yana hep aynı kararlılıkla üçüncü sektörün kuruluşuna uzanan bir süreç, başladıkları noktanın koşulları dikkate alınırsa, şaşırtıcıdır. 1950’lerin başlarında bu ülkede gerçek anlamıyla gelişmiş ülkelerdeki biçimiyle (ne butik, ne de üçüncü sektör kapsamında) mimari pratik içinde bulunan tek bir tasarımcının bile bulunmadığı söylenebilir. En ünlü iki mimardan E. Onat’ın bürosu yoktur; S.H. Eldem’inse ancak embriyonik bir pratik yürüttüğü görülür. Bu nedenle, zamanında üniversiteler büyük kamu yapıları inşa edilirken, onlara devlet eliyle adeta bir resmi büro kurmak gerekmiştir. Daha küçük ölçekteyse, o yıllarda Akademi ve İTÜ’de her öğretim üyesinin odası yapılacak iş çıktığı anda büroya dönüşmeye adaydır. Tekeli ve Sisa işte böylesine ilkel bir mimarlık dünyasına, dönemin gençlere açık tek fırsatı olan yarışmalarla atılırlar. Hesaplanabilir verilerin incelikli oyunu yarışma 1960’ların ortalarına dek neredeyse tek geçim kaynakları olacaktır. Ne var ki, o yıllarda alabildiğine açık gibi duran bu yol, bir mesleki pratiği ayakta tutmak için başvurulabilecek en zor seçenek olmalıdır. Sürekli biçimde kazanmayı gerektirir; çünkü, bir önceki yarışma bir sonrakini ve de gündelik yaşamı finanse edecektir.

 

Bunun nasıl zorlu ve yıpratıcı, hatta kişilik yıkıcı bir mesleki pratik düzeni olduğunu anlamak için şu gerçeği anımsamakta yarar var: O yıllarda adı “konkurcu”ya çıkanlar içinde, bugünkü Türk mimarlığının “birinci lig”inde kalmayı başarabilen Tekeli ve Sisa dışında hiç kimse yok. Diğerleri dergi sayfalarındaki ömürlerini tamamlayıp çoktan unutuldular.

 

Tekeli ile Sisa’nın söz konusu acımasız düzenden sağ çıkmayı başarmalarının nedeniyse, ötekilerin aksine, yarışma sistemini nihai bir durum gibi görmeyip üçüncü sektöre geçiş -daha doğrusu onu yaratma- doğrultusunda bir aşama olarak kullanabilmeleridir. Böyle bir vizyoner bakışı sadece onlar geliştirebilmiş ve yarışma koşusunun getirdiği bir süreklilik (duran düşer) zorunluluğunu sonuçta kurumlaşmaya sadece onlar dönüştürebilmişlerdir. Bugün artık Tekeli-Sisa bir kurumdur ve acıklı olan şu ki, Türkiye’nin hala tek özel mimarlık kurumudur. Kuşkusuz, şirket olmayı başarabilen başkaları da vardır bu ülkede; ama, kurumlaşma diye nitelenebilecek bir etkinlik, tasarım, projelendirme ve kalite aşamasına, tutum bütünlüğüne, giderek kararlılığına ve sürekliliğine ulaşabilenler yoktur. Yüzlerce mimara okul sonrası eğitimi verebilenler yoktur onlardan başka. Diploması 40 yaşında olanlar vardır; ama ardlarında 40 yıllık bir tarihsel süreç yaratabilenler de yoktur. Türkiye, mimarlık bağlamında hala butikçinin kişisel biyografisinden kurumun tarihsellik boyutuna sıçrayabilmiş değil Tekeli-Sisa dışında.

 

Butiklerin de pekala düzeyli tasarımlar, hatta kurumlaşmış üçüncü sektörün girişmeyeceği türden biçim denemeleri yapabileceği, yapabildiği düşünülürse, kendi başına tarihsellik boyutu edinmiş bir kurumlaşmanın neye yaradığı sorulabilir. Bunun yanıtı, toplumsal yaşamın diğer alanlarındaki kurumlar ne işe yararlarsa, mimari kurumların da aynı işe yaradıkları biçiminde olacak. Kurumlar, toplumu ve çevreyi kurumlaşmamış olanın rastlantısallığından kurtarmayı sağlarlar. Toplumsal yaşamın yüksek bir kalite standardı içinde oluşması için gerekli donanımı var ederler. Kurumsal olan daima kalitelidir; çünkü, düşmeyen bir kalite kurumun varlık nedenidir. Kurumlaşmamış olan (mimari anlamda butik) ise böyle bir güvence vermez. Çağdaş Türkiye’deki mimarlık ortamının her gün yeniden kanıtladığı biçimde, butik yüksek bir kalite tutturabildiği gibi, çoğunlukla asgari düzeyin de altında kalabilir. Oysa, kurumlaşmak demek, kendi etkinlik alanının sınırlarını doğru saptamak ve o sınırlar içindeki alanın gerçek egemeni olmak demektir. Böyle olduğu içindir ki, Tekeli-Sisa kendilerine gelen prestijli bir restorasyon işini tereddüt etmeksizin bir başka mimara yollayabilirler; yollamışlardır da. Yine aynı nedenle, onlar ölçeği mimarlığın sınırları dışına taşan görüşler, savlar ileri sürüp, Türk mimarlığında örneğine sıkça rastlanan türden kolaycı kurtuluş reçeteleri vermezler. “İş”lerini yaparlar ve o işleri yapma gerekçelerini açıklarlar. Ama, bu gerekçeler asla bir söylemin doğruluğu kendinden menkul “a priori” çerçevesi içinde olmaz. Hele hele Türkiye’de ve tüm Batılı olmayan toplumlarda çok kolay savunulabilen ve “yutturulabilen” ucuz rejyonalist formüllerle hiçbir biçimde ilintili değildir. Tekeli-Sisa’nın mimarlığında gerekçeler o anda ele alınan özgül “iş” bağlamında örgütlenmiştir.

 

O halde, Tekeli-Sisa tarihinde “iş” çağdaş Türk mimarlığında başka hiç kimse için olmadığı kadar merkezi bir önem taşır. Hatta, bu tarihin iki ana evresini belirleyen de işin nitelik değişimidir. İlk evre yaklaşık 1960’ların sonlarına dek sürer. Dönemi karakterize eden nitelik, yarışma ağırlıklı bir mesleki pratik oluşudur. 1960’ların sonuyla erken 1970’lerde yarışma evresinden serbest pratiğe geçiş dönemi yaşanır. İkilinin o döneme kadar ki tüm çalışmalarını içeren kitaplarının yayın tarihi olan 1974, belki de geçişin artık tamamlanıp bu ülkedeki ilk gerçek serbest mimarlık pratiğinin kurumlaştığı tarihtir 1. O yıla dek Türkiye’de, daha önce Seyfi Arkan ve Çiniciler birkaç küçük deneme yapmışlarsa da 2, hiçbir tasarımcının böylesine kapsamlı bir monografisi olmamıştır. Bu yoksunluksa kuşkusuz bir rastlantı değildir. Anlaşılan, Tekeli-Sisa’ya gelinene dek hiçbir mimar kendi etkinliğini böylesine retrospektif bir bütünlük içinde görmemiş, kendi tarihsel rolünün bu denli bilincinde olmamıştır. Ve nihayet S.H. Eldem’in ortaya koyduğu özel durum dışında, hiçbir mimar onlar kadar yoğun bir mesleki pratik içinde olmamıştır o döneme dek. Yine de, Tekil-Sisa’nın mesleki etkinliği “Türkiye için iyi” sınırını ancak 1974 eşiğinde varılan ve kitaplarının adeta simgesel olarak işaret ettiği dönüm noktasında aşar ve gelişmiş endüstriyel dünyadakilerle aynı kategorik paketin içine yerleştirilebilir hale gelir. Bu ülkede söz konusu sınırı ilk aşanlar da onlardır.

 

İlk dönemde her özgül işin bağlamını belirleyen şey, yarışma düzenidir. Ölçütler ve kurallar belirlidir; zeki iki yarışmacı için jüri üyelerinin tercihleri bile hesaplanabilir veriler niteliğindedir. Dolayısıyla, ikilinin o yıllarda kolayca yıldızlaşıvermesi hiç de şaşırtıcı değil. Ama, yarışmacılara yönelik beklentileri hiç de yüksek bir estetik standart düzeyi tanımlamayan bu sistemde bile, Tekeli-Sisa kendilerinden talep edilenin ötesinde bir sunu gerçekleştirmişlerdir. Manifaturacılar Çarşısı’nın ve bugün tanınmaz hale sokulmuş olan Antalya Müzesi’nin özgün tasarımı önemlidir. Ankara Stad Oteli hala eskimemiş tasarımıyla Türkiye’de o dönemin mimari tercihlerinin en başarılı tanıklarından biri olacaktır.

 

Galatasaray’daki eski Pamukbank Genel Müdürlüğü, Türkiye’de tarihsel/kentsel bağlamla uzlaşabilen bir çağdaşlığın arandığı ender ve ilk tasarımlardan biridir. Nişantaşı’ndaki Yapı Kredi Emekli Sandığı apartmanıyla Üsküdar’da aynı banka için tasarlanan şube binası ise yukarıda tanımlanan geçiş döneminin önemli ürünleridir. Fakat, asıl atılım 1970’lerin ortalarından başlayarak ve giderek yükselen bir tempoyla gerçekleşir. İstanbul, Zincirlikuyu’daki Hisarbank Binası, İzmit’te Lassa Lastik Fabrikası, Ankara’da Halk Bankası Genel Müdürlüğü (şimdi Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı), Lüleburgaz’da Eczacıbaşı tesisleri, yeni Halk Bankası ile Antalya Havalimanı kayda değer ürünlerdir.

 

Gerçekte 70 sonrasının yapılarında da öncesine egemen olan tutum geçerli olmuş gibi gözüküyor. Belki de bu, Tekeli-Sisa’nın yaşamında yarışmaların belirleyici olduğu dönemden kalma bir alışkanlıktır. Onlar tasarım sürecini giderek tırmanan bir özdenetim eylemi olarak düşünmüşlerdir ve hala da öyle düşünürler. Deyim yerindeyse, birbirlerinin vicdanı gibi işlev gören ve bu nedenle de birbirlerini sürekli olarak rasyonaliteden uzaklaşmaya karşı uyanan bir ikilidir Tekeli-Sisa. Buysa, kimi zaman sanıldığının tersine, bir tasarım tavrı değil, bir kurumun varolmakta devam etmesini sağlayan olmazsa olmaz tek dayanak noktasıdır. Mimarlık butiği tekil bir tasarımcının keyfi yaklaşımlarına denetim getirmek açısından çok daha geniş bir özgürlük alanı tanımlar. Böyle bakıldığında, Türk butiklerinin birkaç istisna dışında söz konusu özgürlükten neredeyse hiç yararlanamadığı bile söylenebilir. Oysa, kurumlaşan tasarım sektöründe sistemin işleyişi tam aksi doğrultuda olmak zorundadır. Kurum, kendisini var eden uzlaşmaların dayandığı rasyonalite bazı yitirildiğinde yaşama şansını da yitirecektir. Doğal olarak, Tekeli-Sisa bu şansı yitirmeye hiç niyetli değiller. Onları Türk mimarlığının tarihinde önemli bir kilometre taşı kılanın da, bu ülkenin daha önce hiç tanımadığı bu rasyonalite temelli mimari kurumlaşma olduğunun bilincinde olmalılar. Dahası, bugün ulaştıkları noktanın gelişmiş ülke trendleri bağlamında çağdaş ve Türkiye gerçekleri bağlamında da tam bir avangart konum olduğunu bildikleri de kesin. Bundan ötürüdür ki, avangart gözükmek için ürünlerinin fizyonomisinde “maniera” yapmaya, artık kimseyi inandırmayan bu kolaycı totolojik olanaktan yararlanmaya niyet bile etmiyorlar. Tüm kurumların manyerist bir kendini inkar evresinden geçtiği bir ülkede bundan kaçınan iki mimardan öğrenilecek herhalde çok şey vardır.

Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7744 - unknown - 38.107.179.236