27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Doğan Tekeli-Sami Sisa ile Konuşma

Atilla Yücel*

 

Doğan Tekeli-Sami Sisa ikilisi deyince, Türkiye’deki çağdaş mimarlık ortamında eşine az rastlanır bir çizgi sürekliliği ile karşılaşılıyor. Buna temelde Modernist bir çizgi sürekliliği denilebilir, en genel ifadesiyle. Her ikiniz de formasyon olarak belki Türkiye mimarlığının bir dönüm noktasında yetiştiniz.İkinci Milli Mimari’nin, bir tür akademizmin egemen olduğu bir tür eğitim ortamından Modernizm’e dönüşün oluştuğu yılların öğrencileri ve genç mimarları olarak başladınız işe. Bugüne kadar pek sapmadan sürdürülen bu Modernist, Rasyonalist çizgi sürekliliğini mümkün kılan mesleki kabuller, ilkeler ya da meslek dışı kavramlar sizce nasıl açıklanabilir?

 

SAMİ SİSA: Okulda yetişmiş olduğumuz devrelerdeki eğitimle bugün yapılmakta olan eğitim arasında büyük bir fark var. Modernist tutumun düşünce tarzından hemen hiç bahsedilmediği gibi, bu tarzın ustaları (Le Corbusier, Mies van der Rohe) hocalarımız tarafından pek ciddiye alınmazdı. Mezun olduktan sonra, yeni düşünce akımlarını, kitap ve mecmulardan daha yakından takip etmeye başladık.Yetiştiğimiz klasik diyebileceğimiz tarz ile daha serbest ifadeli Modernizm’i meczetmeye çalıştık. Konkurlarda gösterdiğimiz başarının nedeni belki de, sağlam bir rasyonel düşünce bazını kaybetmeden Modernist mimarinin daha serbest ifade tarzını aramamızda olabileceğini tahmin ediyoruz.

 

DOĞAN TEKELI: Okulda 49, 50, 51 yıllarında, Modern Mimari’nin büyük isimlerinden sadece haberdardık. Yaptıklarını da biçim olarak biraz tanıyor, ama düşüncelerini pek bilmiyorduk. Ama, yaptıklarını biçim olarak taklide kalkıştığımız zaman da, özellikle son senelerdeki hocamız Bonatz tarafından doğrusu bir hayli aşağılanıyorduk. Öyle yapan arkadaşlarımız vardı; biz değildik. “Bunu yapmakla dahi mi zannediyorsunuz kendinizi?” diyordu Bonatz. Belki de bu biçimi taklit etmekten gelen bir şeydi. Sonra mezuniyet sonrasında yoğun olarak yarışma ortamına girdik biz. Bildiğiniz gibi o yıllarda genç bir mimarın aileden bir desteği yoksa, çevresi yoksa iş alması da imkansızdı. Ama, Allah’a şükür ki yoğun bir yarışma ortamı vardı. Biz 52’de okulu bitirdiğimize göre, 54’de askerliğimizi de bitirmiş ve büromuzu açmış durumdaydık. Benim şahsen öğrencilik döneminden itibaren yarışmalara merakım başlamıştı. 1950’de üçüncü sınıftayken Ergun Onaran ve Orhan Bolak’la beraber önemlice bir yarışma kazanmıştık: İzmir Merkez Bankası. Şu anda ayakta duran bir yapı. Bu yarışma ortamı içerisinde kazanan projeleri takip etmekle, onları değerlendiren jürilerle mutlaka görüşmekle, onların arkasındaki düşünceleri de anlamak fırsatını da bulduk. Ve tabii 50’den sonra harp bitip iletişim imkanları da arttığı için, buraya dergi, kitap gelmeye başladı. Daha evvel bizim öğrencilik dönemimizde o da yoktu. Kitap yok, dergi yok, kalem, kağıt yok. Öyle  bir güçlük dönemi içerisinde yetiştik. O zaman özellikle Le Corbusier’nin “oeuvre complete”i ve orada savunusunu yaptığı düşünceler gayet kuvvetle ve inandırıcı bir şekilde de savunulduğu için fevkalade cezbedici geliyordu. Bizim mimarimizin diyebilirim ki, düşünce hızını adeta o yaklaşımlar oluşturmuştu. Ama biçimsel yönden Le Corbusier her zaman inandırıcı gelmemiştir. Yapıları her zaman etkiliydi, ama çoğu defa mesela Aalto’nun yaklaşımları daha yumuşak gelmiştir. Mies’in de Pürizm’ini, rafinmanını çok takdir etmekle beraber, böyle bir yolun sonunda tıkanacağı endişesini daha o zamanlar duyuyorduk. Yani, herkes bunu yaparsa çok belli bir biçim tercihi getirdiği için, biçimsel yönden tıkanacağı için bu yola gitmemeli. Ama, Aalto’da bir zenginlik var biçimsel yönden ve her zaman aynı üslup içinde kalınarak yeni şeyler yapılabilir diye düşünüyorduk. Tabii, Le Corbusier’de de var, ama sanki o daha “brütal” geliyordu. Bu bakımdan ilk yıllarda yaptığımız yarışmalarda Kuzey mimarisi, Aalto etkileri bize daha egemendi. Aynı yıllarda Avrupa yarışmalarını da yakından izliyorduk gelen dergilerde ve görüyorduk ki birbiri ardından adeta bir yarışma Mies ekolü bir proje kazanıyor özellikle Almanya ve İsviçre’de, bir yarışmada Aalto tarzı bir proje kazanıyor. Jürinin ağırlığının eğilimine bağlı olarak. O dereceye kadar bir taklitçilik vardı o dönemler; yani 50-60 arası diyelim. Bunların içerisinde tabii Bauhaus düşünceleri, öğretisi, “form follows function” düşüncesi, “less is more” düşüncesi her biri etkileyici sloganlar olarak düşünce bazımızı oluşturdu bizim. Sonradan uzun yıllar boyunca düşüncede fazla bir değişiklik belki olmamakla beraber, plastik açıdan, yapıyı yoğurabilmek, modüle edebilmek açısından tabii ilk yıllara nazaran artan deneyimle daha fazla bir beceri kazandık. Hatta, onu da amaçladık. O amaç doğrultusunda daha ileriki yıllarda, özellikle son yıllarda bu ana düşünceler biçimin işlevle ilişkisinin inandırıcı olması gibi düşüncelerimiz aynı kalmakla beraber, ışık, gölge, doku, derinlik, yapının görsel ve mekansal etkileri gibi daha çok yönden düşünmeye başladık. Daha çok araştırdıkça, daha zengin anlatımlar bulmayı amaçladık.

 

S: İnsanın yapıyla ilişkisi mühim bir olay! Gerek dışarıdan, gerekse içeriden gezen insanın yaratılan mekandan nasıl etkileneceği etüd safhasında önemle üstünde durduğumuz bir faktör. Bir de yapının çevre ile olan ilişkisini göz önüne almak lazım. Çevresi ile karşılıklı etkileşmesi. Yani, mimar sadece binayı yapıyor ise de sorumluluğu o ölçekte kalmamalı, çevre ile bütünleşme sorumluluğunu da üstlenmesi lazım.

 

DT: Kontekst, yani yapının içinde bulunduğu çevreyle ilişkisi son yılların meselesi değil bizim için.

 

SS: Yani, köşede bir bina varsa, o binanın çevredeki yapılara gülümsemesi, bir göz kırpması mühim bir faktör. Ve zannediyorum ki, bizden sonra gelecek kuşakların buna daha fazla eğilmeleri lazım. Hele İstanbul gibi belli bir doku içinde kurulu bir şehirde. Hatta yalnız İstanbul için demeyeyim, diğer şehirlerde de, bağlam konusuna daha fazla eğilinmesi lazım gibi geliyor. Tek başına bir bina güzel.Hakikaten eskiden böyle şeyler oluyordu. Hani ben binama bakarım, binam güzel olsun, etrafı önemli değil gibi. O netice vermiyor işte. Birçok Batı şehirlerinin bilhassa Amerikan şehirlerinin yaşanmaz oluşu bundan. Kentselliği aramak gerek.

 

DT: Biz Beyoğlu’ndaki Pamukbank’ı yaparken, 67’li yıllarda, ilk defa Amerika’ya gitmiştik. Orada birçok yapı gördük, onların da etkisinde kaldık. Geldik çalışıyoruz. Ama, çalışırken ilk yaptığımız şey Beyoğlu’nun siluetini çıkart mak oldu. Yanındaki yapıların pencere ve vitrinlerinin yüksekliklerini, asma kat hizalarını, silmelerini, dikkate alarak, eski yıkılan yapının onlarla ilişkisinin nasıl olduğunu daima göz önünde tutarak bir çalışma yapıyorduk. Amerika’dan bir mimar profesör bizi büroda ziyarete geldi ve bu çalışmalarımızı görünce dedi ki, “siz bunlara bakmayın. Çünkü onların hepsi yıkılacak zamanla, eski binalardır. Ve sizinki kalacak. Siz buna ve bunun değerlerine bakın. Bu yaptığınız kayda değer olmalı”. Biz doğrusu yadırgadık. Zaman geçtikçe bu konuşmayı hatırladıkça daha da yadırgadık. Şimdi düşünüyorum ki, eğer orada yaptığımız yapı kendi içerisinde fevkalade üstün plastik değerleri yahut mimari değerleri olsaydı, belki de çevreye saygısı daha az olabilirdi. Mühim olan onun çevresi içerisinde güzel duran bir yapı olması.

 

AY: Kentsel çevre ile entegrasyon meselesini örneklemek için benim aklıma da Pamukbank geldi.Bence o yapı o yıllar için özellikle önemli ve başarılıdır. Amerika deyince, benim aklıma başka bir yapı geliyor.New York bağlamında Guggenheim Müzesi. Bağımsızlığı, bağlam dışılığı yüzünden çok tartışılan, eleştirilen bir yapı. Ama, bu onun bir başyapıt olmasını engellemiyor. Ama, herhalde bir şehir bu yapılarla da dolamaz gibi geliyor.

 

SS: Zaten Frank Lloyd Wright da onun farkında. “Arka fonunu da zamanla yıkarlar ve benimkine uydururlar” demiş, hakikaten arka arsayı da almışlar ve Gwathmey’e yaptırdılar, konkurla. Maalesef başarılı olmadı. Ama bugün güzel şehir diye bütünlüğü olan şehre diyoruz. Paris, mesela, güzel şehir.Bir yerde, eski doku bu, İtalya’da yine eski dokular. Onlar güzel şehir, içinde gezilen şehir oluyor.

 

DT: Çok doğru devamlılık, yapıların birbirine saygısı, hatta bir nevi uyumu güzel kent yaratıyor kuşkusuz. Bizim eski kentlerimiz. Safranbolu’ya bugün niçin güzel diyoruz? Eski Bursa fotoğrafları, İstanbul’un saçakları, birbirine benzer düşey pencereleri, aynı dokunun tekrarıyla elde edilen armoni. Ama, sırf mimari açıdan bir yapının başarısı ille de kentteki yakın çevresine saygılı olmasından geçer gibi bir kurala da saplanmamalıdır insan. Yeter ki başarılı bir eser ortaya konabilsin.

 

SS: Ben orada bir not koyuyorum. Başarılı eser çevre ile tam uyum içerisinde olmalı. Son olarak Paris’te gördüğüm Jean Nouvel’in bitmek üzere olan Cartier Binası. Son derece Modernist, hatta yok olma felsefesiyle ele alınmış; ama, yine de şehirle bir alışverişi var, bir ele uzatıyor öbür taraflara.

 

DT: Kuşkusuz, ben bunu el uzatmalıdır anlamında söylemiyorum. Mutlaka el uzatmalı, beraber olmalıdır. Süreklilik olmalıdır. Ama, müstesna bazı yapılar için bu bağımsızlık tanınabilir.

 

AY: Evet, aslında bir kentte hem zaman içinde süreklilik var, hem de mekanda bir süreklilik var.

 

DT: Bizim Aksaray Meydanı’nda UFI mağazamız vardı.

 

Eski yıllarda yaptığımız. Şimdi dejenere oldu, bozuldu. Ama, orada yakın çevresindeki 15.-16. yüzyıl yapılarının davranışlarına benzer bir davranış göstermeyi, yani çağdaş bir gramerle, doluluk boşluk oranları, duvar kalınlıkları, kullanılan malzeme niteliğiyle, bir bütünlük aradık. Üsküdar Meydanı’nda keza, başka bir şekilde, gene çevreye cevap vermeye çalışan endişelerimiz her zaman olmuştur.

 

AY: Ben de sizin işlerinize gelmek istiyorum. Süreklilik ve bütünlükten bahsettiğimiz zaman, kentteki süreklilik bir tür anonimliği ya da bir ortam ruhunun varlığını da gündeme getiriyor. Çağımızda da giderek kişisel bir çizgi bütünlüğü pek olmamaya başlıyor. Sık değişen medya etkileri, modalar, eğilimler mimarları -sadece Philip Johnson’u değil, bir yığın mimarı- farklı tavırlara itiyor. Sizin yapıtlarınıza baktığımızda, sözünü ettiğimiz, genel Modernist ve kesinlikle rasyonel bir bakış açısı çevresinde kendini gösteren süreklilik kayda değer bir bütünlük gösteriyor. Süreklilik bir yerde üslupla eşdeğer denilebilir, kent örneğinde olduğu gibi. Bir kentin üslubu oradaki kente özgü biçim-mekan-duygu-ruh bütünlüğüyle özdeşleşen bir şey. Ama, bugün üslup deyince bir yandan da çoğulculuk akla geliyor. Biçimsel tavırlar ön plana çıkabiliyor. O açıdan bakıldığında, sizinki gibi Rasyonalist bir tavır bir tür üslup mudur ya da üslupçu davranışla çatışan bir tavır, bir tercih midir? Sizin mimari konseptlerinize egemen olan kabullerle bu üslup endişesi ilişkilerini acaba nasıl yorumlarsınız?

 

DT: Zannediyorum, benim açımdan bu sorunun cevabı şöyle. Demin mimarlık yaparken hangi düşünce kaynaklarından hareket ettiğimizi söylemiştim. Biçim tesadüfi, işlevden bağımsız olduğu zaman Postmodern anlayışa geçiliyor. Tesadüfiliği yadsımamakla beraber, tesadüfilikte başarı şansı da tesadüfi oluyor. Düşünüyoruz ki, biçimler eğer gerekçelere bağlanırsa, işlevde, kullanan insanlarla ilişkide, insan boyutuyla ilişkide, yapının hatta strüktürel biçimlenişinde sağlam gerekçelere dayanılır ve biçim oradan doğarsa, bu biçimin eskimesi, zaman içinde anlamını yitirmesi daha güç olur veya olmaz.Burada bir yalınlık endişesi de var. Biçim aşkına biçim yaratmamaya çalışmak. Strüktürden kaynaklanan bir biçim, çoğu eski yapımızda var. Stad Oteli buna örnektir. İlk defa bir yüksek yapı yapıyoruz orada. Her iki yöndeki düşey perdeler, taşıyıcı perdeler yapının biçimini oluşturmuştur. Aynı zamanda plan da manzaraya açılış verisidir. Dolayısıyla, o yapıda ön biçim kararıyla hareket edilmediği için, biçiminin kolaylıkla eskimesi de, anlamsızlaşması da belki zor olacaktır. Bu ana düşünceler başlangıçtan beri bütün tasarımlarımızda egemen olduğu için, belki de devamlılık bundan kaynaklanıyor. Benim eski konuşmalarımda, bazı yaptıklarımızı anlatma fırsatı olan o zamanlarda, insan nasıl yaptığını düşünüyor. Yoksa, her zaman nasıl yaptığımızı analiz etme fırsatı yok. Yapıyoruz da, nasıl yaptığımızı analiz etmiyoruz. İşte o zamanlarda bazı ilkelerimiz olduğunu gördük. Örneğin, insan ölçüsünü tutmak. Örneğin, Lassa Binası’nda. Çevreden bir referans yok, doğa içerisinde sonsuz büyüklükte, 400 metre boyunda bir yapı. O uzunlukta bir yapıya insan ölçüsünde pencerelerle, insan ölçüsünde düşey girinti ve çıkıntılarla prefabrikasyon ekniğine de, strüktürel gereklere de bağlanan, ama onları insanın algılayabileceği boyutlara getirerek, ondan bir mimari üretmek.

 

SS: Rasyonalist görüş bir baz oluyor. Fakat, hissediş de işin içinde yer alıyor. Mesela, ben de Halk Bankası’nı söylemek istiyorum. O da bir yüksek yapı, gayet rasyonel bir strüktür. Fakat, yüksek yapı insan ölçeğinin kaybolduğu bir yer oluyor. Cam yapı kullanıldığında, 30 kat cam yapıda her birinde insan var, ama neresinde kim var belli değil. Yani insan kayboluyor orada. Dedik ki, orada çalışanlar insanları yine tabiatla bağlamak üzere beş katta bir iç bahçeler yapalım. Orada çalışanlar iki kat yukarı, üç kat aşağı gittikleri zaman, bir teras, orada bir sohbet yeri, oturma yeri, dışa açılma imkanı bulsun. O zaman yüksek yapı rasyonel olmasına rağmen, bir “human touch” kazanmış oluyor.

 

DT: Çeper dokusunda da var aynı düşünce. Bir deri kaplamak. Cam bir deri kaplamak yerine, o deriye ölçüyü verecek elemanlar katmak. Yapının ölçeği hakkında insanı bilgilendirecek ve kullanan insanı da yabancılaştırmayacak bir takım referanslar.

 

SS: Dışarıda gördüğünüz tam rasyonalist örneklerde bilhassa Amerika’da, o kulelerin boyunun 60 metre mi, yoksa 180 metre mi olduğu algılanamıyor. O sokaklarda gezince, hatta arabayla bile gezince insan tedirgin oluyor. Bir makineye giriyor gibisiniz. O size bir karşılık vermiyor. Cevap vermiyor insani ölçüde. Hapishaneye girmiş gibi sin. Sadece çevren demir parmaklık olacağına, burada camla çevrili.Açamazsın pencereyi. İçeride, kafesin içinde bu saatten şu saate kadar çalışacaksın.

 

DT: Bu insan ölçüsünü çok çarpıcı bir biçimde S. Pietro ile Ayasofya’nın enteryörlerinde görüyoruz. S. Pietro boyutları bakımından Ayasofya’nın iki mislinden fazla. İç yüksekliği, eni, boyu öyle. Ama, büyüklük hissi Ayasofya’da daha fazladır. Çünkü, S. Pietro’da on metre boyunda pencereler var. Ama, o pencerelere uzaktan baktığınız zaman iki metrelik pencere olarak algılamanız mümkün. İnsan boyutuna referans veren eleman çok az. Belki koltuklar, sandalyeler sadece. Onu unutursanız, ölçek derhal değişiyor. Ama Ayasofya öyle değil; her şeyi insan ölçeğinde.

 

SS: Bir proje için Richmond’a gittik Doğan’la beraber. Orada çalışıyoruz. Diyorlar ki, New York’daki hatayı biz yapmadık. “Manhattan’a arabayla girilemiyor, Manhattan’da oturan adam araba kullanmasını bile bilmez. Biz burada hallettik” dediler. Bakın, bir yüksek yapı yapınca granit kaplı, cam kaplı pahalı. Yanına bir de ufağını yapmışlar otopark olarak. O 10 katlı öbürü 30 - 40 katlı. Yanına bir tane daha. Bakın ne güzel halletmişler sözde. Geliyorsunuz arabayla, hemen çalışma yerinize gidiyorsunuz. Ama, o sokakta gezinmek, işte o yok. Sıra sıra otomobiller, bir otopark girişi, derken yine otomobiller. Gece olunca eski bir kahveye gidiyorduk. Amerikalılar da oraya gidiyordu. Müzik dinlemek, insan ölçüsünü bulmak için otoparkın ve arabaların kaldırıldığı tek sokak orasıydı. Richmond orada yaşıyordu.

 

AY: Ben yine sizin mimarinize dönmek istiyorum. Sanıyorum bir çok mimarın merak ettiği bir konudur bu: Deminden beri süreklilik kavramı üzerinde gidip geliyoruz. Sizin mesleki yaşamınızda bu anlayış meselelerinin dışında, önemli bir süreklilik konusu daha var. O da bu profesyonel faaliyetteki kesintisiz birlikteliğiniz. Yani, iki mimarın, iki iddialı mimarın birlikte imza atması, birlikte uzun ve verimli bir meslek yaşamını sürdürebilmiş olması. Bu profesyonel sürekliliği, bunun gerektirdiği profesyonel ahlakı, organizasyonu, işbölümünü bütün bu birlikteliği mümkün kılan sır nedir? Türkiye’de az rastlanan bir şey bu.

 

DT: Efendim, zannediyorum bizim arkadaşlığımız okul yıllarından başlıyor. Yani benzer bir eğitim görmüştük. Emin Bey, Holzmeister dönemi. Ondan sonra askerliğimiz beraber. Ve o yıllarda bazı tesadüfler bizi iş arkadaşlığına, iş ortaklığına sevk etti. Adeta beraber büyüdük denilebilir.Bu bakımdan bir defa yetişmede benzerlik var. Ayrı köklerden, ayrı orijinlerden gelmiyoruz düşünce tarzı bakımından. Yakın çevrelerden, yakın etkileşimlerden geliyoruz. İkincisi, bütün bu çalışma sırasında -şimdi 40 yılı geçti, sanıyorum- karşılıklı bir özveri var, iki taraftan da. Vaktiyle Abdi İpekçi’nin İnönü’yle bir görüşmesi vardı. 50 yıllık aile yaşantısında hanımefendiyle nasıl geçindiklerini soruyordu. O da bir sırrını söylüyordu. Diyordu ki, “biz kavga ettiğimiz zaman kim sesini yükseltirse, öteki susar, sesini yükseltmez. Ben sırrını onda görüyorum”. Bizde adeta sesini yükseltme de olmamıştır. Yani, bu 40 yıl içinde belki bir defa, belki iki defa olmuşsa olmuştur, o bile olmamıştır. Ses yükseltmeyiz. Sami de, ben de. İş düşün ceye geldiği zaman, o zaman çok tartışırız birbirimizi ikna edinceye kadar. Onun için çoğu defa kolay da netice alamayız. Ama neticede bir yere varırız. Güç de olsa bir yere varırız. Ama etüd aşamamız uzun oluyor. Uzun bir doğum süresi denebilir. Kolayca neticeye varamıyoruz. Belki o kolay neticeye varmamak, çabuk neticeye varmamak da bir evvelki konuyu devamlılığı, sürekliliği sağlıyor. Yapıların biçim bakımından son hallerine ulaşması ani heyecanların değil de, uzun tartışmaların sonucudur. Mutlaka heyecanlar var, ama kontrol edilmiş nitelikte. Asılır proje, o akşam sevinçle dönülür eve, “yaptık, hallettik” diye. Ertesi gün birimiz değilse, ötekimiz mutlaka bir endişeyle gelir: “evet, ama, burası olmadı”. Sonra proje bir daha serilir veya on beş gün sonra olur bu olay; bir daha, bir daha serilir. Zaten fikirlerimiz çok ayrı değil, ama, ayrı olduğu zaman dahi yaklaşımlar, çözümler bakımından ortada ikna olmaya da hazır bir halimiz vardır. Yani keşke ikna olsam da rahat etsek gibi.

 

SS: Bir küçük şey daha ilave edeceğim. Başlarken beyaz kağıt önümüzde, bir sohbetle başlıyoruz. Güzel bir şey söylendiği zaman ikimiz de heyecanlanıyoruz ve Doğan’ın dediği gibi sevinçle “tamam, bu iş oldu bitti” diyerek eve gidiyoruz. Fevkalade rahat uyuyacağız. Ertesi sabah tekrar “burası şöyle, ama bak şu tarafı da böyle” diyerek uzun etüdlere girebiliyoruz.

 

DT: Atilla Bey, geriye bakıp düşündüğüm zaman görüyorum ki, Sami’yle olan beraber çalışmamızda şu düşünce hiç öne çıkmamıştır: Ben bu fikri koydum, o benim fik rimdir. Yani bir buluş olduğu zaman, başka ortaklıklarda, başka birlikte çalışmalarda bunun etkisi oluyor. “O fikri ben koydum”. Fikir koysanız dahi öbürünün mutlaka katkısı var. Ve hatta birbiri üzerine fikir katılarak, birbiri üzerine fikir geliştirilerek devam eder üretim süreci.

 

AY:Lassa, Lüleburgaz, Halk Bankası büyük ölçekli belirli bir teknolojinin önemli ölçüde devreye girdiği yapılar. Bu yapılar vesilesiyle teknolojiyle alışverişinizin genel mimari konseptlerinizle ilişkisini ya da genel üretiminiz içinde bu yapıların yeri ve önemine dair düşüncelerinizi tartışmak bana ilginç geliyor.

 

DT: Biz meslek hayatımız içinde bir hayli sanayi yapısı yapmak fırsatı bulduk. Yaptığımız ilk sanayi yapısı Chrysler motor, kamyon montaj fabrikası kendi tarzında başarılı sayılınca, ondan sonra başlayan sanayileşme hamlesi içinde o yıllarda, özellikle yabancı sermayenin katkısıyla daha önce benzer yapıları yapmış olan mimarların aranması yoluyla bize de birçok sanayi yapısı yapma fırsatı geldi. Sanayi yapılarının kendilerine özgü bir nitelikleri var. Çabuk inşa edilmek, ekonomik olmak istiyorlar. Tabii, sanayinin gerektirdiği biçimleri de taşıması isteniyor. Bu bizi bu tür yapılarda özel teknolojiler aramaya sevk etti ve ilk yaptığımız yapılardan itibaren her birinin strüktürel sisteminde veya tesisat, havalandırma ve strüktüründe ve bunların mimariye etkisinde bir yeni ilerleme koymaya çalıştık.Hepsini bir yapıda gerçekleştiremiyoruz zaman bakımından. Etüd zamanı, yapının yapılma zamanı bakımından. Ama, bir evvelki yapıda yaptığımız deneyimi bir sonraki yapıda zenginleştirerek bir adım daha ileri götürme fırsatı buluyorsunuz. Nitekim, mesela, Türkiye’de endüstriyel mekan kirişleri yokken, biz mekan kirişlerini kendimize mahsus bir teknolojiyle, ilkel bir mekan kirişini demirleri kaynatmak suretiyle Renault fabrikasında gerçekleştirdik. O yapıda bizden Fiat Fabrikası’nda yapılan sistemin aynını, yani testere şed çatı yapmamızı istiyorlardı fabrika sahipleri. Ama, biz onu zaten yapmıştık daha evvel başka yapılarda. Burada yeni bir şey denemek istiyorduk. Model yaparak, ekonomik bakımdan bunun daha ekonomik olduğunu, kullanış bakımından da düğüm noktalarının fazlalığı dolayısıyla askı imkanları verdiğini, bu askılara testere dişli çatıya nazaran çok daha fazla yük asılabildiğini, bu sistemle fabrikanın doğal aydınlatmasının ötekinin belki on katı daha yüksek olabileceğini, elektrik tasarrufu yapabileceğini mal sahiplerini ikna etmek suretiyle gösterdik. Lassa’da mesele başkaydı. Orada çok büyüktü yapı alanı. Mümkün olan en kısa zamanda ve en ucuza yapmak gerekiyordu. O zaman da o güne kadar yaptığımız bütün sistemleri kağıt üzerine dökerek sekiz inşai sistem içinde hangisinin o günkü fiyatlarla daha ucuz ve hızlı olacağını etüd ettik, karşılaştırdık. Ve sonunda bu uygulanan sistemi önerdik. Bu sistem o günkü tarihte basit bir çatının eternitle kaplanmış halindeki maliyetinden daha ucuzdu. Ayrıca da, günde 400 metrekare yapı alanı örtülebiliyordu.Mimarisi ise bu teknolojinin demin söylediğim insan ölçeği endişeleriyle yoğrulmasıyla meydana çıktı. Biz birkaç tane iplik fabrikası, tekstil fabrikası yaptık. Mesela bunların iklimlendirilmesi lazım; uçuşan elyaflar dolayısıyla asma tavan yapılıyor ve klima sistemleri bu asma tavanların içinden geçiriliyor, sac borularla. Biz bu ihtiyaçları anladığımız zaman, baktık bu meseleyi başka türlü nasıl çözebiliriz diye. O zaman zaten daha evvelden beri başladığımız prefabrike sistemi kullanarak, ama tamamıyla kendi tasarladığımız öğelerle taşıyıcı kirişleri U kesitlerle kanal haline getirerek, 19-20 metre geçen klima kanallarını bunların içine sokarak bir sistem uyguladık. Sanıyorum özgün bir sistem bu.Şimdi bu betonarmeden ekonomi sağlıyor. Asma tavanı bütünüyle kaldırıyor. Yapıya ömrü boyunca boya ve bakım mecburiyetini kaldırıyor. Toplam maliyeti ucuz, bakım kolaylığı olan, yapı sürati olan bir sistem. Sanayi yapılarında üst üste bu türlü yapma fırsatımız olduğu için, bunlarda Türkiye’ye bizim imkanlarımızla, makinelerimizle, müteahhitlerimizin becerisiyle, malzemesiyle kullanabileceğimiz çağına göre ilerici teknolojiler getirmeye çalıştık.

 

AY: Sizin yapılarınız oldukça tarafsız bir üslubu, tavrı benimseyen yapılar. Açık atıflar, açık öykünmeler söz konusu değil; ama ister kentsel ortamın getirdiği veriler nedeniyle olsun, Pamukbank veya Manifaturacılar’da olduğu gibi, ister yerden yapıya yansıyan bazı öğeler aracılığı ile olsun, tarihle olan ilişki sizin mimarinizde de yorumlandı. Sizin düşüncenizde yapınıza yansısın yansımasın, tarihin mimarlık açısından çağdaş yapıdaki etkisine ilişkin düşüncelerinizi dinlemek doğrusu zevk olacak.

 

DT: Demin mevcut bir çevre, yapılı bir çevre içinde yapıdan bahsederken, devamlılık ve o yapılı çevreye saygıdan bahsetmiştik. Tabii bu tarihi bir çevre olduğu zaman daha da önem kazınıyor. Bizim tarihi yapıyla ilişkimiz ilk olarak Rumelihisarı’nda başladı. Rumelihisarı’nın bir askeri açıkhava müzesi ve park olarak düzenlenmesi için bir yarışma söz konusu olduğunda, bu mesele karşımıza çıktı. Doğrusu, o zamanki hareket noktalarımız Manifaturacılar Çarşısı’nda da, Üsküdar’da, Aksaray’da yapı yaparken de, tarihi çevre içerisinde adeta aynen devam etti. Şimdi düşünüyoruz ki, bir yapı yapılırken veya bir yapıya bir müdahalede bulunurken, çağdaş olunması, çağı yansıtması lazım yapılan işin. Aksaray Meydanı’nda bir yapı yapılırken orada hemen bizim UFI mağazasının karşısındaki sıbyan mektebinin malzemesini, detaylarını veya mimarisini aynen almak söz konusu değildi. Her çağ kendi yapısını ortaya koymalıdır. Ayasofya’dan sonra Sultanahmet yapılmış. Sonra da Adliye Sarayı yapılmış aynı mekanda. Onlara bir referansı yok. Yeter ki, eskiyle uyum içerisinde olsun. Yani bir armoni. Bu armoni kontrastla da sağlanabilir, benzerlikle de sağlanabilir. Ama, bakıldığı zaman itici, çekici olmayan bir etki yapmasın. Mesela, Manifaturacılar Çarşısı’nda çevrenin etkisi, Süleymaniye’nin tepede büyük görünen, ama aslında çok da büyük olmayan o ölçeğinin muhafaza edilmesi, onun eteğindeki çok küçük dokulu mahalle ölçeğine saygı gösterilmesi gerekliydi. Bunların önünde saygı göstermeyen bir yapı düzeni, bütün bu ölçeği ve onların saygınlığını perişan edebilirdi. Öte tarafta, Rumelihisarı’na çağdaş bir müdahale yapılıyor ve çağdaş bir işlev verilmek istemiyor. Orada yapılan müdahalenin 20. asırda yapıldığı malzemesiyle, dokusuyla belli olsun, ama eski yapıyla da ters düşmesin istedik. Ama, eski yapının duvarlarının azametini gölgeleyecek veya onları tahrip edecek, proporsiyonlarını bozacak büyük ölçüde istinat duvarlarından da kaçınmak lazımdı. O yarışmada böyle projeler vardı: Büyük müdahaleler yapılmıştı. Onlar da yapılamaz demek istemiyorum; ancak, bizim yaklaşımımız buydu.Yeni yapılan istinat duvarlarında da gene taş kullanmak. Aynı malzemeyi, ama başka renkte bir taş, başka dokulu bir taş kullanmak, hatta eski taşlardan da 10 cm ayırarak kullanmak... Gerekirse başka bir müdahaleyle yer değiştirebilsin bunlar. Gösteri platformunda yapılan betonarme platformun tek kolonla eski dokuya adeta dokunmadan ayrıca inşa edilmesi gibi eskiye ve çevreye olabildiğince saygılı bir tavır. Yani, bizim duyarlılığımız ölçüsünde bir duyarlı uygulama. Tarihten biçimler almak. Belki yerinde o da olur; ama biz bunu yapmadık. Biçimlerin malzemeden, çevreden, yaşama koşullarından, kültürden geldiğini bilerek, onları alıp doğrudan aktarmanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Buna karşılık, eğer bugün yaptığımız biçimler, bugünkü ihtiyaçlarla, verilerle ortaya koyabildiğimiz biçimler,eğer başarılı olursa, onların da o yerin mimarisi olacağını, kalıcı olacağını, eskilerin kaldığı gibi geleceğe kalacağını düşünüyoruz. Bu bakımdan, kimlik konusunda da, Türk mimarlığında kimlik konusunda da böyle düşünüyoruz. Çok iyi bildiğimiz örnek Eiffel’in Paris’le ne alakası var? Ama, kentin simgesi oldu, zaman içinde alışıldı. İşte o da strüktürel bir bazı olduğu için bence öyle oldu. Sağlam bir yapısı, sağlam düşünce bazı var. Camilerimiz için de aynı şeyi düşünmek mümkün. Osmanlılık’la özdeşleşmişler zaman içinde.

 

AY: Bugün bilinçli bir biçimde pek çok mimarın iradÎ tavrıyla üstüne bastığı bir konu da yapıtlarında simgesellik. Özellikle büyük ölçekli yapılarınızda, ister sanayi yapısı, ister Halk Bankası gibi büyük kent yapıları olsun, yapının işlevinin, inşai özelliklerinin sonucu olan ya da onların ötesine geçen bir sembolizm arayışı sizin için sorun oldu mu? Ya da bunu önemsemediniz mi? Sembolizm konusunda tasarımcı olarak görüşünüz nedir?

 

SS: Sembolizm olarak değil, bir imaj olarak düşündük. Kentsel bir içerik ancak bu imajlarla olur.Mesela, Los Angeles gibi imajı olmayan bir yerde, referansı olmayan bir yerde insan kendini rahat hissedemiyor ve kentsel bir his duymuyor. İnsanı oraya röperler bağlıyor. Daha sıcak yapıyor. Bizim binalarda da hemen hemen hepsinde bir imaj koymaya çalışırız. Kendinden oluşur bu imaj adeta. Birbirine benzer ve imajı, şahsiyeti olmayan binaların yan yana gelmesi insanı tedirgin ediyor. İşe başlarken, projeye çalışırken, bu insani yaklaşımı koyarsınız o imajı elde edersiniz.

 

DT: Benim açımdan da şöyle mesele: Bazı yapılarda özellikle bir simgesellik arandığı oluyor diğer bazı yapılara nazaran. Örneğin, Halk Bankası Genel Müdürlüğü’nde yarışma şartıydı simgesellik. Yapının içinde bulunduğu arsanın kent içindeki yeri, kente giren anayolların köşesinde oluşu jüriyi ve bankayı bu yapının simgesel bir niteliği olmasını istemeye sevk etmiş. Biz düşündük simgesellik nedir diye. Simgesel nitelik dedik, akılda kalacak bir biçimin olması, bir anıtsallığın olmasıdır. Özellikle, refere edilecek bir biçimin olmasıdır. Yapının içinde geçecek yaşam senaryosunu kurarken, aynı zamanda bunun akılda kalacak bir biçimin nasıl olacağını sorguladık. Yani, her hangi bir dikdörtgenler prizmasından bu yapı nasıl ayırdedilecek? Yapıyı önce alçak bir blok olarak etüd etik; baktık o olmuyor, bu bizi tek çekirdekli yüksek bloğa götürdü. Yükseklik de dolayısıyla bir ön biçim kararı değildi. O zaman bu yüksek yapı Ankara ikliminde çekirdekten ulaşılma bakımından ne gibi meseleler taşıyordu? Onlar nasıl çözülürdü? Adeta kuzey-güney yönüne yönlendirilmiş iki paralel büro kitlesi düşey bir çekirdekle bağlandığı zaman, oyulmuş bir kare kitlesi çıktı ortaya. Bununla bir kent kapısı hatırlatması yaptık. Bunu kuvvetlendirecek bazı gölge ışık efektleri ile biçim doğdu. Lassa da 300-400 metre boyunda bir sanayi yapısıydı. O elamanların, dokunun tekrarlanmasından gelen hatırlatma yapının kuvvetini yarattı.

 

SS: Eczacıbaşı Fabrikası verildiği zaman bize, bu bir ilaç fabrikasıydı. ama, bir Eczacıbaşı adı vardı önce. Bunlar sanata bir hayli katkıları olan insanlar. Oranın girişinde avlu düşündük. Avlunun girişini de yine simgesel bir arkadla sınırladık ki, o avlu sizi karşılasın. Yani, girildiği zaman hemen antreye, merdiven holüne dalmasın.

 

DT: Davetkar, sürpriz yaratan, yaşandığı zaman belki boşluklar yaratan bir şey amaçladık. Eczacıbaşı’nda simgesellik belki başka bir noktada var. Bu yapı bir ilaç fabrikasıdır, ileri teknolojiyi temsil etmelidir. Onun için malzemenin temizlik, netlik çağrıştırması şarttır. O zaman biz burada -yine çevrede yapı yok, referans yok- yeşil bir zemin, mavi bir gök içerisinde beyaz bir yapı tasarladık. Bu beyazı da metal plaklarla düşünüyorduk, seramikle gerçekleştirebildik.

 

AY: Ben iki birbirine paralel soru sormak istiyorum. Gerçekten hem uzun, hem de verimli bir mimarlık deneyimi yaşadınız birlikte ve sürdürüyorsunuz. Sizin için en canlı, en anlamlı bulduğunuz, en sevgiyle baktığınız ürünleriniz hangisi? Gerçekleştiremediğiniz, keşke yapabilseydik dediğiniz tasarımlarınız var mı?

 

DT: Belki farklı cevaplarımız olur Sami ile. Bu yıl 4. Ulusal Mimarlık Sergisi dolayısıyla jüri bizi Büyük Ödül’e layık görmüş. Biz bir kitap hazırlığımız dolayısıyla bu sergiye katılma olanağını bulamamıştık.Kazandıktan sonra temsili olarak kendimizi anlatan küçük ölçüde bir katılım istendi. İki-üç pano gibi. O zaman, biz buraya 6 yapımızı koyduk. Son yıllarda gerçekleştirdiğimiz 3 yapı, 3 proje gibi.Bunlardan biri Lassa, biri şimdi Hazine Müsteşarlığı olan Halk Bankası, bir diğeri Eczacıbaşı İlaç Fabrikası. Proje olarak da uygulama projeleri tamamlanmış, ihale bekleyen Antalya Havalimanı ve aşağı yukarı aynı durumda yeni Halk Bankası Genel Müdürlüğü yer aldı. Bir üçüncü yapımızsa 4-5 yıl önce tasarladığımız İş Bankası Şişecam Genel Müdürlüğü idi. Demek ki biz bunları kendimizi temsil eder nitelikte görmüşüz. Ama, benim için adeta içimi titreten birkaç tasarımımız var: Biri Rumelihisarı uygulamasıdır. Çok güç şartlarda yaptık; adeta emanet komisyonuna amelebaşılığı yaparak gerçekleştirdik. Belki ondandır sevgimiz. Bir küçük iş, Emin Bey’in (Onat) mezarıdır. Bir diğeri şimdi batmış olan Hisarbank Binası’dır. Bunların bazıları kolay yapılmıştı. Mesala, Hisarbank ta sarımı kolay çıktı. Gerçi taşıyıcı sistemi için uğraştık ama, ıstırap çekmedik, tabiri caizse. Nedense o kolay söylenmiş bir söz gibi gelir, hala önünden geçtikçe hoşumuza gider. Gerçekleştiremediğimizden müteessir olduğumuz belki yegane yapı Harbiye’deki Askeri Müze’dir. Buradaki düşüncelerim benim ikilem halinde. Nezih Bey’in (Eldem) müze yapılarındaki özellikle büyük iç mimari ustalığını yadsımak olanaksız. Hatta, daha eski yıllarda Eski Şark Eserleri Müzesi için bize geldiklerinde biz onu Nezih Bey’e bizden çok daha iyi yapar diye havale etmiştik. Ama, kentle ilişkisi bakımından Askeri Müze’de bizim şemamızın daha iyi olduğu inancını hala koruyoruz. Çok küçük bir oy farkıyla kaybettik yarışmayı.

 

SS: Hakikaten benim de üzüntü konumdur o. Oradan geçerken yapının kente kapalı hali bana iyi gelmez. Keşke dış mimariyi biz yapıp içini de Nezih Bey’le beraber yapsaydık. Gerçekten de Nezih Bey’in detaylardaki presizyon ve duyarlılığını saygıyla karşılıyorum.

 

DT: Sedad Bey de birinci kitabımızı yayınladıktan sonra bize yazdığı bir mektupta iki noktadan bahsediyor: “Biri sanayi yapılarında Türk Modern Mimarlığı’na katkınız, ikincisi de müzedeki güzel projenize yazık olmuş” diyor.

 

AY: Son bir şey soracağım, Doğan Bey’e yöneltiyorum, özellikle. Sizin bir hocalık deneyiminiz var. Kısa bir süre de değil, 10 yıl kadar. Ben arkasında geniş bir birikimi olan tasarımcıların bunları genç kuşaklara aktarmamasının yazık olduğu düşüncesindeyim. Keşke bu imkanı bulabilseniz.

 

DT: Keşke, ama, o zaman benim ayrılışım İTÜ Maçka Teknik Okulu’nun fakülteye dönüştürülmesinden sonra bi zim statümüzün korunamamasından olmuştur. Ben de öğretim ortamının bozulmasından ötürü, o yılların öğrenci hareketleri dolayısıyla, verimsiz bir çalışma yaptığım hissine kapılmıştım. Fakat, bizim büro pratiğimize bakıyorum, aşağı yukarı 200’den fazla meslektaşımız bizimle çalışmış. Bunların içinde bizim işine son verdiğimiz bir ya da iki kişidir. Beni de Sami’yi de çok mutlu eden bir şey, yıllar sonra karşılaştığınızda hepsinin ağızbirliği etmişçesine, buranın bir okul niteliği taşıdığını, çok şey öğrendiklerini söylemeleri olmuştur. Hepsine minnettarım. Bu görevi böyle gerçekleştiriyoruz demek ki.Öte yandan da yaptıklarımızı yayınlamaya çalışıyoruz. Bize büyük kaynak sarfına neden olsa da...Yaptıklarımızı ortaya koymak, eleştiriye sunmak, bunu görev sayıyoruz. Meslek yaşantımızın topluma karşı görev tarafını öyle yapmaya çalışıyoruz. Doğrudan hocalık şeklinde değil de bu türlü.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7747 - unknown - 38.107.179.239