Son 120 Sene İçinde Türk
Mimarisinde Millilik ve Rejyonalizm Araştırmaları
Sedad Hakkı Eldem
Modern mimarinin çeşitli sözde fonksiyonel özelliklerinden
başka başlıca hususiyeti Türk mimarisinden ve civarından uzak durması olmuştur.
O zaman bu ekolün yapı tekniği bakımından memleket ve mimarlığımıza birçok
yenilikleri ve bu arada detay bilimini aşılamış olduğu inkâr edilemez.
Bu hal bazı genç öğrenciler arasında hoşnutsuzluk yaratmamış
değildi. Bunların biri de bendim. O zaman ben öğrenci olmakla beraber iki
taraflı asi idim. İlk olarak kubbeli-kemerli Neo-Türk’e ikincisi de
enternasyonel kübiğe şiddetle karşı idim. Aynı şiddette de Türk evine aşık ve
hayrandım. Eğer o tarihten itibaren mesleğimde bir marifet yapmış isem, o da bu
iki hissimi korumuş olmamdandır. Her yaz tatilinde Anadolu’nun köy ve
kasabalarını ve o zaman daha birer müze güzelliğinde olan şehirlerini dolaşır
ve mimarilerini incelerdim. O zaman sözünü ettiğim yerler (hatta Ankara) bütün
esrarengiz güzelliklerini korumakta idiler. Dar sokaklarda dolaşmak her köşe
başında başka bir güzellik keşfetmek, durmadan heyecan içinde olmak demekti. Bu
işime Batı da üç senelik stajımda da devam ettim ve Le Corbusier, Wright,
Perret’leri daha yakından keşfettim ve tanıdım. Bunlardan Türk evinin dünya çapındaki
güzellik ve manasının büyüklüğünü öğrendim.
İçim ve resim albümlerinin dolu olarak Akademi’ye döndüm.
Avusturya ekolünü tam bütünleşmiş buldum. Burada 30’larda Milli Mimari
Semineri’ni kurdum. Bu hem araştırma hem uygulama olacaktı. Hareket 15-20 sene
kadar devam etti. Bütün genç mimarlar bu hareketi takip ettiler. Bu arada demir
eksildi, taş binalar devri başladı ve Millilik hareketi görünmeye başladı.
Milli Mimari ismiyle bilinen, fakat bazı mimari tenkitçileri
tarafından 2 veya 3. Türk mimarisine dönüş şeklinde tefsir edilen bu hareket
aslında evvelkilerden tamamen farklıdır. Daha doğrusu gaye farklıdır.Bu hareket
kesinlikle şekil taklidini reddetmekte, eski ve milli zevkimize bağlantıya,
genel hatlarda pencere bolluğunda, binaların hafif görüntüsünde ve olsa olsa
planların geleneksel karakter ferahlık ve güzellikte olmalarına gayret
etmektedir. Gayret diyorum çünkü 20 sene kadar devam eden bu hareket, elbette
iyi örnekler vermiş ve gerektikçe kişileşme temayülünden kaçınamamıştır. Fakat,
itiraf etmek lazımdır ki, bu süre devamınca Türk mimarisinde kitlelerin
oturtuluşunda doğaya saygı ve aşırı virtüözitelerden çekinme egemen olmuştur.
Unutmamak lazımdır ki, bu mimari hareket o zaman en sivrilmiş eserlerini veren
ve adeta devletçe benimsenmiş bir mimari görüş ve enternasyonal modern tarza
karşı reaksiyon durumunda idi. Bu mimari reaksiyon ve yenileme ilk olarak
Akademi’de Milli Mimari Semineri’nde tecrübe edildi. Bu çalışmaların etkisiz
kalmamaları ve süratle memlekete yayılmaları, o devirdeki mimar elemanlarının
yetişme şeklinde ve sayılarının az fakat kalitelerinin çok yüksek mertebede
olmasından ileri gelmektedir. Bu aşamalar belirtilmek istendiği gibi
klişeleşmiş ve bazen ölü doğmuş değildi. İnşaat ihtiyacına göre hem taş hem
beton olabiliyordu. Bu seyyaliyet, modern denilen yeni hareketler esnasında
kaybedildi. Yapılması engellenmeyip, inşaatı ikmal edilebilmiş olsaydı Adliye
Sarayı ile İstanbul, Hilton’dan evvel modern binasına kavuşabilecekti. “Milli
Mimari Hareketi”nin ilk eseri tam 50 sene evvel tasarlanmış olan Yalova Termal
Oteli’dir. Bina hâlâ modernliğini korumaktadır. Atatürk’ün özel surette şahsen
ilgilenmiş olduğu ikinci bir bina Büyükada’da. Dil mevkiindeki kendi yazlık
köşkü olmuştur.
O zaman bir binanın da projesiyle şahsen ilgilenmiştir.
Böylece bu iki bina münasebetiyle şahsen beş defa mimari üzerinde görüşmek ve
kendi direktiflerini almak mutluluk ve şansına sahip oldum. O zaman mimarimizin
bu şekildeki gelişmesine yabancı ve kübik ekollerin temsilcileri var
kuvvetleriyle karşı geldiler. Fakat Bonatz ve Taut gibi büyük üstadlar aynı
yolun yolcusu olmaktan çekinmediler.Örneğin, Saraçoğlu Mahallesi ile Dil ve
Tarih Coğrafya Fakültesi Türk mimarisinden etkilenmiş yapılardır. Harp
sonrasında dünya mimarisindeki değişiklikler, bizde belli bir mimarinin ve
özellikle taş mimarisinin Nazizm mimarisine yakın görünmesi bu (milli) mimari
harekete son, daha doğrusu başka bir istikamet vermiştir. Bu yolu ayrı
yönlerden takibeden ve kesinlikle şekil veya dekor taklitçiliğinden kaçınan
kuvvetli bir mimarlar grubu vardır. Bu grubun çok inşaat yapabilmek suretiyle
yetişmesini arzularım. Halbuki 60-70 seneleri içinde büyük bir Eklektisizm
başgöstermiş hemen hiçbir mimarımız mahalli eserlerimizle ilgilenmemiştir.
Eklektisizm, Manyerizm, şekilcilik ve virtüözite almış yürümüştür.
Japonlar’ın tutumu daima gözümüzün önünde örnek olarak
kalsın. Onlar geleneksel mimarilerini en modern tekniklerle imtizaç ettirmesini
bilmişlerdir. Birbirinden daha kabiliyetli mimarları hep aynı yoldan yürümüş ve
hiçbir surette Batı’nın esiri olmamışlardır. Evet Le Corbusier burada ilk
senelerde büyük etkilerini göstermiştir. Fakat onun mimarisi sonradan daha
fazla bir metod ve disiplin olarak kabul edilmiştir ve geleneksel Japon
mimarisinin o tükenmez güzellik ve zenginliğinden ders alınmaya çalışılmıştır.
Sonuç: Yaşantı şeklimizi etüd etmek (ev, apartman, yeşillik)
ona göre yerleşmeler kurmak ve işi tesadüfe bırakmamak (gecekondularda olduğu
gibi), toprağın ve taşın verdiği teknik imkânları araştırmak ve verileri ihmal
etmemek ve bu arada bizden evvel yapılmış binaların ahengine uymak, onlardan
öğrenmek. Modern zannıyla, körü körüne her yerde beton kullanmamak, taşı da
dile getirmek (Diyarbakır vs. gibi yerlerde), apartman yaşantısını kısıtlamak,
kat sayısını küçük topluluklarda kesinlikle üçten fazlaya çıkarmamak. Bizim
mimarimizin ve şehirciliğimizin doğru rayına girebilmesi için mutlaka mevcut
kıymetlerimizden istifadeyi ön plana çıkarmasını bilmeliyiz. Böylece herhangi
bir yabancı akıntıya kendimizi kaptırmaktan kurtarmış oluruz. Yerli
mimarimizden öğrenelim derken, kesinlikle şekil ve dekor taklitçiliğinden
sakınmalıyız.
Mimarlık her on senede bir değişen bir moda haline
getirilmemelidir. Bir gün Mies, Aalto, sonra Kahn, sonra Johnson, sonunda
Venturi, Scully ve grupları... Birkaç gün evvel G. Bunshaft beni görmeye
gelmişti. “Memleketinizde neler yapılmaz!” deyip durdu. “Anadolu’da tükenmez ve
dokunulmamış bir hazine bekliyorsunuz”. Kendisi 30 sene evvel “Lever House”u
yapmıştı. O da devrini geçirdi. Şimdi burada yeni ilham arıyor. Daima
araştırmalı. Bugün iyi yetişmiş mimarlarımızın sayısı çok büyümüştür. Bunların
arasında etrafını görmesini ve çevresinden ders almasını bilenler gittikçe
çoğalıyor. Fakat kâfi değil. G. Bunshaft ve benzerlerinin söyledikleri gibi,
biz iyi hazine ortasında yaşıyoruz. Niçin etrafımıza biraz daha dikkat ve
sevgiyle bakmıyoruz?