Otobiyografi
Sedad Hakkı Eldem 1908 yılında İstanbul’da doğmuştur.
Babası, Fındıklı’da Sümbül Sinan Tarikatine ait son şeyhin
halazadesi olarak yetişmiş; oradan sonra Mülkiye’den mezun olarak Hariciyeye
intisap etmiştir. Hayatı boyunca diplomat olarak çeşitli yerlerde hizmette
bulunmuştur. Ortanca oğlu Sedad Eldem’in tahsil hayatının en büyük bölümü
Zürich ve Münich Başkonsolosluklarında iken geçmiştir.
Sedad Eldem’in Anne tarafı Sakızlı İbrahim Etem Paşa’dan
ileriye gitmez. Lakabına rağmen menşei kesin bilinmeyen Etem, Koca Hüsrev Paşa
tarafından okumak üzere Paris’e gönderilmiş ve böylece XIX. Yüzyıl başında üç
arkadaşıyla dışarıda tahsile gönderilen ilk vezirlerden olmuştur. Maden
mühendisi olarak çeşitli hizmetlerde bulunan Etem, bazı nezaretlerden sonra
Sadrazamlığa kadar yükselmiş, bu arada Türk kültürüne şahsi çalışmaları
yanında, oğullarının, torunlarının yetişme özellikleriyle hizmette bulunmuştur.
Bu oğulları müzeci ve ressam Osman Hamdi ve nümizmat Galip Beydir. Galip Bey’in
oğlu, Sedad Eldem’in amcası Mübarek Galip’dir ki nümizmasi, müzecilik ve kültür
hizmetleriyle tanınmıştır. Hamdi Bey’in damadı Vahit Bey sanat tarihçisi, oğlu
Ethem ise sanatçı ve mimardır. O zaman modernleşen Nişantaşında Nuriciyan ile
birlikte birçok konak ve apartman yapmıştır. Bunların özellikleri Trieste
taşından ve o zaman moda olan Fransız tarzında yapılmış olmalarıdır. Bu
binaların çoğu son 10-15 yıl içinde yıkıldı.
Seceresi baba tarafından tekke baniyesi Saraylı Perizat
Hanım ve kocası Bahriye ümerasından Arab Ahmet Paşa’ya dolaylı intisabı ile
XVI. Yüzyıla kadar takip edilebilirse de, anne tarafından XIX. Yüzyıl başından
evveli bilinmemektedir. Sedad Eldem’in babası İsmail Hakkı bin Cavit menşeine
rağmen son derecede batıya dönük ve sanat meraklısı idi. Devrinin kültürlü bir
diletantı olduğu söylenebilirdi.
Suluboya ve yağlıboya tabloları olduğu gibi edebiyat kolunda
Serveti Fünun ve grubuna iltihak etmiş ve Haydar Rıfat Bey’in tercüme serisine
çeşitli eserlerle iştirak etmiştir. Ayrıca müzikle de ilgilenir, her hafta
çocuklarından birini operaya götürürdü. Gebze’deki bağ evini kendisi çizmiş,
bir dülgere inşa ettirmiştir. Sedad H. Eldem ilk tahsilini Geneve’deki Ecole
Cuchet’de, liseyi ise Münich Altes Realgynasium’da yaptı. Mimari tahsili
Cağaloğlunda Sanayi-i Nefise mektebinde başladı, Fındıklı’da Güzel Sanatlar
Akademisi’ni birincilikle bitirdi, ve üç senelik bir “ikmal-i tahsil” bursu
kazandı. Bu süreyi Fransa, İngiltere ve Almanya’da geçirdi ve Jansen’in yanında
şehircilik ihtisası yaptı. Dönüşünde yeni kurulan iki paralel kürsüden birine,
bağlandı. Kürsülerden biri Egli’ye ve yardımcı olarak Hikmet Holtay’a
verilmişti. Proje ile “Mebani Bilgisi” öğretiyorlardı. İkinci kürsü Poelzig’in
o esnada ölmesi üzerine boş kaldı ve geçici olarak Schneer tarafından dolduruldu.
Sedad Eldem bu kürsüye yardımcı oldu. İhtisası proje yanında yapı bilgisi idi.
Yapı dersini kısa bir müddet Aksaçlı Ziya Bey ve Semih Rüstem yürüttüler.
Zamanı gelince Sedad H. Eldem dersin asal hocası oldu. Aynı zamanda proje ve
yeni kurulmuş olan “iktisadi inşa usulleri” dersini yürüttü. Bir müddet sonra
(1936) Milli Mimari Semineri’ni üstlendi ve yangından sonraki birkaç sene hariç
devamlı olarak yürüttü. Bu şekilde, 30-40 yıl boyunca Akademi’nin en yüklü
hocası olarak kaldı, 19..’de tekaüd oldu, bununla beraber özel olarak proje
atelyesine devam etti.
Hoca olarak tutumu ve faaliyetleri konusunda tüm eski
öğrenciler mutabıktır. Sedad Eldem, hocalık mesleğini ciddiye almış ve şakaya
müsade etmemiştir. Bundan hocalık süresince yüz ifadesinin bir an bile
yumuşamadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Aksine, her zaman öğrencilerine karşı
“samimi” ve saygılı olmuş, fakat prensip itibarıyla “siz” şeklindeki hitaptan
ayrılmamıştır. Akademi içinde uzun süre üç kürsüye birden başarıyla başkanlık
ederken değişik yerlerde ayrı ve ilave hocalık yapmayı hiç bir zaman kabul
etmemiştir. Halbuki her halde kendisine bu yolda başka mekteplerce yapılmış
teklifler (O. D. T. Ü.), (İ.T.Ü), başka kimseye nasip olmamıştır. Memleket
dışında da mimarlık teklif edilmiş (1938 ve 1952’de Amerika, fakat bunları da
kabul etmemiştir. Hiç olmazsa yabancı (Amerikan) Üniversitelerinden gelen
teklifleri geri çevirmemiş olması gerektiği kanısındayız. Kendisinin lisan
bilmesi, yabancı millet kültür ve insanlarıyla fazla aşinalığı olması, bu tür
faaliyetlerinin (geçici olmak şartıyla), memleketimiz için daha faydalı olmuş
olacağı düşüncesindeyiz. Bunu pek alâ dışarıdaki mimarlık faaliyeti ile
bağdaştırabilir ve bu surette Türk mimarisini zamanında dünyaya tanıtabilmiş
olurdu. Nitekim bugün bu üniversitelerde Mısırlı ve öncelikle İranlı mimarlar
varlık gösteriyorlar ve zaten İslam mimarisinde ön planda tutulan İran
mimarisinin sözcüleri olarak, tanınmaya hazır bir zemin buluyorlar. Merhum Şah
namına büyük imkanlarla dışarıda bulunan Acem mimarları bu şekilde de
temaslarını ve nüfuzlarını arttırabilmişlerdir. Bizde böyle bir veya birkaç
varlığın bulunmamış olması son olarak Ağa Han Ödülünde kendini menfi olarak
ortaya koymuş ve Türk mimarisinin bu alandaki 40 yılı aşan, hiç bir İslam
memleketinde uzaktan dahi yaklaşılmayan faaliyet ve çabaları bilinmezliğe
gelmiş veya getirilmiştir.
Memleket mimarimizin bu durumda olmasının nedenlerini tabii
ki tek bir omuza yüklemek doğru olmaz.Türkiye genellikle gereğinden fazla
kabuğuna çekilmiş ve dış münasebetlerde hep geri planlarda kalmaya mahkum
olmuştur.
Sedad H. Eldem’in çok sayıdaki yayınları da Türkçe
olduklarından, dolayısıyla yabancı bayilere ulaşmadığından, bütünüyle etkisiz
olmuşlardır. Bunlar dış kaynaklı basın evleri ve editörleri tarafından basılmasalar
bile, hiç olmazsa yayınlanmış olsalar, yine daha etkin olurlardı. Ancak bunu
tek başına uygulamak, söylemek kadar kolay değildir. Memleketimizin sanat ve
kültür kuruluşlarının ve yetkili dairelerinin tüm olarak bu sahadaki politika
ve tutumlarını ayarlamaları ve, kesinlikle dışarıya dönük olmaları
gerekmektedir. Memleketimizde sanat ve kültür yayınları başka hiç bir İslam
memleketinde bulunmayan bollukta ve kalitede oldukları halde dış memkeletlerde
tanıtılmamıştır.
Sedad H. Eldem’in hocalığı devresindeki büyük gayretlerinden
biri, uzun söylentilere yol açan Milli Mimari Semineri olmuştur. Bu semineri
193.. senelerinde kurmuştur. Gaye, Eldem’e paha biçilmez bir hazine olan, o
zamana kadar tamamiyle meçhul kalmış sivil Türk Mimarisini genç nesle tanıtmak
ve bu bilgiye dayanan modern bir Türk mimarisi yaratabilmelerine yardımcı
olmaktı. Bu nedenle çalışmaların hiç bir ilmi metod mesnedi olmamış, daha
ziyade kişisel ilham ve şevke yönelik serbest bir karakteri olmuştur.
Arkeolojik rölöve ve restorasyondan uzak, modern mimariye yararlılıkları ön
planda tutulan konular seçilmiş ve incelenmiştir. Bu konular da hemen hep
çeşitli Anadolu evlerini içermiş; evlerin iklimsel, jeolojik, toplumsal ve
görsel karakterleri incelenmiş, bunların modern hayata adaptasyonları
denenmiştir. Bu tür araştırmalar ancak yeni yeni benimsenmektedir. O zamanlar
tamamiyle yabancı katta refrakter bir zemine oturmak durumunda idi.
Öğrencilerin bu çalışmalara büyük bir aşk ile katımış oldukları inkar edilemez,
Hocanın yorulmaz rehberliğinde Anadolu’ya gruplar halinde yapılan tanıma
(tanıtma değil) gezileri (Gebze, Safranbolu, Konya, Tire, vb.) çok sevilmiş, ve
o zamanki güç ulaşım şartlarına rağmen (çoğu zaman çok kötü yollar üzerinde
kaptıkaçtılar ile seyahat edilirdi) rağbet edilmişti.
Böylece, çalışanlar gittikçe artan bir hız kazandı. Elde
edilen çalışmaların dağıtılmayıp toplanması neticesinde de önemli bir arşiv
meydana geldi. Bu arşiv çok kimseyi rahatsız etti. Bunların başında o zamanki
Akademi ve Vekalet yöneticilerini saymak gerekir. Gittikçe büyüyen arşiv zaman
zaman yapılan sergilerle ne türde ve kalitede olduğunu göstermekte geçikmedi.
Ancak sergiler kafi görülmedi ve çalışmaların “dolapta gizlenip”, istifadeden
geri tutulmamaları, yayınlanmaları, arşivin ilgililere dağıtılması gerektiği
yolunda büyük fikirler ortaya çıktı. Hatta, bu maksatla epey devam
ettirilebilen bir dergi (Yapı) bile çıkartıldı. Fakat bütün bu faaliyet
esnasında yayın için Sedad H. Eldem’in bütün gayretlerine rağmen hiç bir fon
ayrılmadı, hiç bir yardım yapılmadı. Arşiv konusu Mimari Bölümünde öteden beri
bir mesele halinde idi. Seneler senesi proje atelyelerinde yapılan çalışmaların
en ilginçlerinden oluşturulacak bir arşiv yapılamamış, bunlar ya öğrencilere
iade edilmiş, ya da kürsülerde bir süre alıkoyulmuş ve herhalde hiç bir surette
muhafaza edilip bir araya getirilememiştir. Ve tabii aradan 40 yıl geçmiş
olmasına rağmen bugün bile Mimari Bölümünün bir proje arşivi veya reprodüksiyon
koleksiyonu olamamıştır.
Hal böyle iken, artık 1:20 ve 1:5 maketler, sayısız renkli
levhalar ve büyük ölçüdeki resimlerle bir müze durumuna giren Milli Mimari
semineri arşivinin parçalanması, şuraya buraya dağıtılması tehlikesine karşı
seminer hoca ve asistanları var kuvvetleriyle karşı gelmeyi başarabilmişlerdir.
Gittikçe kritikleşen bu durum kendiliğinden çözümlenmiştir. Akademi 1948
yılında bir akşam yanmış, bu ateşte seminerin büyük kısmı kül olmuş, herhalde
bir çok kimse rahata ermiş ve mesele de kendiliğinden halledilmiştir. Aradan
çok seneler geçtikten sonra seminerin Türkiye’de ve Avrupa’da (Almanya ve
İsviçre’de zaten mevcut olan Heimschutz hariç) benzerleri kurulmuştur. Bunların
benzerliği ev mimarisi, kent ve çevreyi koruma gayelerini gütmelerindedir.
Yangından sonra birkaç sene muattal kalan seminer, o zamandan
sonra zaten kötü bir mana (!) taşımaya başlayan “Milli”liğini atarak sadece
Rölöve Kürsüsü olarak yeniden faaliyete geçmiştir. Aslında isminin hiç olmasa
Türk Evi ve Çevresi Araştırma Kürsüsü olması gerekirdi. “Rölöve” sadece teknik
bir ölçme kaidesini yansıtmaktadır. Sedad H. Eldem’in sadece bu isimle
yetinmesinin nedenini anlayamadık. Gerçek şudur: Milli Mimari Semineri
zamanından iki üç on yıl evvel yaratılmış, ve bu nedenle büyük bir
anlayışsızlık ve tepki ile karşılaşmıştır. Bugün bu konunun varlığı ve gereği
O.D.T.Ü, İ.T.Ü, Y.M.M.A gibi yüksek tahsil müesseselerine kabullenilmiş,
kurikulumlarına yerleştirilmiş, hatta ön plana alınmıştır. Bunların dışında pek
çok anıt ve çevre koruma kurulu ortaya çıkmış ve aynı gayeyi idari yoldan
gütmeye başlamışlardır.
Milli Mimari Seminerinin memleketimiz kültüründe yeni bir
çığır açmış olduğu, bilinmeyen mimari ve sosyal kıymetlerimiz üzerine ışık
tutmuş olduğu artık bugün herkesçe kabul edilmektedir. Ancak bu mesele
Akademi’de çıkıp yukarıda saydığımız müesseseler’e geçmiş sayılmalıdır.
Yangından sonra çalışmalara katılmış olan o devir mimarlık
kuşağı bir daha aynı nitelik ve varlıkla meydana gelememiştir. 10-15 kişinin
büyük itina, titizlikle senede bir defa mezun edildikleri bir devre karşın
şimdi senede iki-üç defa 50-60’ardan mezunlar verilmektedir. Ancak seminer,
Türk Evi’ni tanıtmak ve sevdirmek yolunda ilk adımları atmış olması bakımından
memleket çapında yararlılık göstermiş ve yıllar geçtikçe bu ilgi ve bağlılığın
artmasını sağlamış bulunmaktadır.
Sedad H. Eldem bu süre boyunca çeşitli proje ve yapı
faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu faaliyetler resmi yönetim binalarından
otellere, sosyal kültür yapılarına kadar çeşitli alanlara yayılmıştır. Sedad H.
Eldem büyük ölçüde mesken, yani apartman, ev ve mahalle toplulukları yapmıştır.
Bu kez yayınlamakta olduğumuz eserleri özellikle elçilik, yalı, köşk ve
evlerden oluşan büyük konutlar konusunun kapsamındakilerdir.
Prof. Eldem Berlin’deki Charlottenburg Teknik
Üniversitesinde Prof. Jansen’in kürsüsündeki çalışmalarının yanısıra Türk Evi
ve Mahallesi üzerine araştırmalar yapmıştır. Bunlar, 1929-30 senelerinde,
Paris’te Salon d’Automne’deki ödüllü sergiden sonra 1930-31 senelerinde ortaya
çıkmıştır.Ne yazık ki meslek hayatında bu Türk şehri yerleşme düzenlemeleri
üzerindeki çalışmaların hiç biri uygulanamamış, hatta herhangi bir şekilde
topluma yararlı olmamıştır. O yıllardaki araştırmalar ve sonuçları, o
tarihlerden 30-40 yıl sonraları için bile fazla “erken” sayılacakmış. Türk
toplumu hemüz bu fikirleri uygulayabilecek aşamaya ve olgunluğa erişmemiştir.
Öte yandan Türk ev yaşantısı tamamiyle farklı yönler almış, ve çok katlı,
apartman şeklindeki yerleşmeler tercih edilmiştir.
Böylece öz Türk karakterine uygun olduğunu zannetmiş olduğu
yaygın, tabiata bağlı, bahçeli veya sıra evler şeklindeki, idealize etmiş
olduğu yerleşmeler meydana gelmemişlerdir. Kat mülkiyeti kanunu, bir taraftan
apartman yapımını teşvik ederken, diğer taraftan Türk şehirlerinde kalan son ev
ve konakların arsaları pahasına satılıp, yıktırılmalarına sebep olmuştur.
Modern hayat koşullarına kavuşma yorumuyla nitelendirilen bu gelişme, hakikatle
medeniyet ve insanlık gereksinimleri dışında, havasız, güneşsiz, sağlıksız
yaşam koşulları yaratmaktan ve şehirleri gereksiz yere yüklemekten başka işe
yaramamıştır.
Apartman yapısını normal olan, 3-4 kat yüksekliğinde tespit
edip, ayrık nizama tabi tutmak çareleriyle zarar azaltılabilecekken, bu
konularla ilgilenilmemiş, aksine 15-20 katlı binaların ortaya çıkmasına imkan
verilmiştir.
Bu verimsiz ve zararlı faaliyetin yanısıra, büyük bir tezat
halinde gecekondu faaliyeti ortaya çıkmıştır (1955 yıllarında Kazlı Çeşme ve
Zeytinburnu). Kötü bir politik düzenin etkisiyle bu faaliyet önüne geçilmez
ölçüler almış, neticede büyük şehirlerin nüfusunun yarıdan fazlası,
gecekondularda, en ilkel koşullarla yaşar olmuştur.
O zamanlar, birbirini izleyen, çeşitli yöntem ve görüşler
üzerinde bir türlü birleşmeyen politikacılar bir tek konuda hemfikir
olmuşlardır. Bu da gecekondu faaliyetini kendi dar görüşlü politikalarına alet
edişleridir. Böylece kentlerimizin en güzel semtleri bu tür yerleşmelere kurban
edilmiş, milletin milyonları ve trilyonları bulan harcamalarının ziyan
edilmesine sebep olunmuştur.
O senelerde Sedad H. Eldem Akademi’deki proje atelyesinde bu
konuyu ele almıştı. Yapılan araştırmalar normlara dayanan mimarsız yapı
sistemleri üzerine idi. Gaye önüne geçilemeyen gecekondu faaliyetini daha
insani yollara sevketmek, ve yerleşmeleri belirli bir nizama bağlamak
idi.İnşaat artık “gece” değil “gündüz” yapılacaktı; fakat bu iş yine sakinin
kendi eliyle ve komşuların yardımlarıyla olacaktı. Ancak, pencere, kapı, vs.,
gibi yapı elemanları belirli standartlara bağlanacak ve kooperatiflerce imal
edileceklerdi. Bu müşterek atelye çalışmaları 1:20 maket safhalarına kadar
ilerletilmiş, birkaç devre süresince devam ettirilmiştir. Ancak bunların
Akademi duvarlarının dışında yankı yapıp ilgi görmeleri kesinlikle söz konusu
olmamıştır. Gecekondu hengâmesinin bir politakacı, cesur bir politikacı
savunucusu olabilmiş olsa idi, bu sistem bütün zararlarına rağmen nisbeten
yararlı bir hale getirilebilirdi. Çünkü, uygulama şunu göstermiştir ki, ilk
senelerin tek katlı ve ağaçlarla çevrili bir çok gecekondu mahallesi, mimarlar
tarafından yapılan nice benzer yerleşmelerden daha insan ölçülerinde, daha
doğaya yakın ve daha cazip olmuştur:
En büyük sakıncaları olan yer israfına rağmen, halka bir
dereceye kadar hitap edebilmiş, halkın yaşam anlayışına daha fazla
yaklaşabilmişlerdir.
Akademide birkaç yıl süresince devam ettirilen bu “mimarsız
mimari” araştırmaları sonunda öğrencilerin de, asistanların da ilgisini
kaybetmiştir. Çünkü sarfedilen çabaların devlet ve milletçe kesinlikle
yanıtlanılmadığı anlaşılmıştı.
Bu yıllar içinde Sedad Eldem farklı bir ev yapım faaliyetine
geçmiştir. Nispeten varlıklı bir sınıfın meskenleri. Elbette ki bu tür inşaat
gecekondu veya sosyal konut yapımından daha çekici sayılabilirdi.Ancak bu
binalar bireysel olmaya ve kendi başına ayrı kalmaya mahkumdular. Bununla
beraber, daha geniş maddi imkanları ve yerleşme olasılıkları olan bu büyük
konutlar verdikleri mimari sonuçlar bakımından önemli ve ilginç konular
oluşturabiliyorlardı.
Bu tip konutlar konusunun içerdiği büyük evler, tek
ailelerin yaşantılarını simgeler ve bu yaşama bir karakter vermeye çalışırlar.
Burada, ev sahibi ile mimar arasında sıkı bir işbirliği ve fikir
alışverişlerinin ön planda tutulması zorunludur. Programlarının, yapı
tekniklerinin farklılığına rağmen, bu evlerin hepsinde birleştirici bir unsur
izlenebilir. Hepsinde, özellikle Türk sivil mimarisi karakteri belirtilmeye
çalışılmıştır. Pencere nispetleri, saçak durumları çoğu binada bir standarda
bağlanmıştır. Plan düzenlerinde de eski ve geleneksel sofa sistemleri
düşüncesine göre hareket edilmiş olduğu görülebilir.Genellikle, uygulanan
mimari, sadeliği ve iddiasızlığı ile dikkati çekmektedir. Bugün birçok mimarın
aradığı virtuöziteleri, plan zorlamalarını ve orijinaliteye dönük motifleri
bunlarda görülemez. Hatta aksine, bu mimaride bir yeknesaklık, bitaraflık
olduğu bile söylenebilir. Mimar, adeta geçerli saydığı bir takım formüller
arkasında gizlenmiş, şahsiyetiyle ortaya çıkmamaya gayret etmiştir.
Burada, Türk mimarisinin en belirgin özelliklerinden biri
görülebilir. Eski Türk evleri, devirlerine göre hep birbirinin aynıdır, ancak
ufak detaylarda farklılık gösterirler. Arkalarında büyük bir mimarın ismi
bilinse bile bir özelliği veya “marifeti” yoktur. Sivil mimari tam anlamıyla
anonim, yani harcı alemdir.Kanımızca S. Eldem evlerinde bu karakter ve niteliği
aramıştır. Evleri iddiasızdır; adeta bulundukları yerlerin doğal ürünleridir.
Hiç bir şekilde göze batmak emelinde değillerdir. Ancak, evler bu halleriyle,
mimarın arzusu hilafına anonim; mimar da isimsiz kalamamaktadır. Mimarisi
şimdiki haliyle kendi simgesini taşımakta, Sedad H. Eldem, her yerde, her
binada ayırdedilebilmektedir. Fakat mimari gayesinin bu olmadığı, bu durumun
etraftaki diğer binalarla kıyasen ortaya çıktığı bir gerçektir.
Sedad H. Eldem mimarisinde gösterdiği tevazu, iddiasızlık ve
çekimserlikten dolayı tebrik ederiz. Arzu ederiz ki çoğu mimarımız da
yapıtlarının gerisinde, ikinci planda kalmayı seçebilsin, hiç bir şekilde
bencillik ve virtüözite heveslerine kapılmasın.