Hasegawa ile Söyleşi
Hans Ulrich Obrist
Hans Ulrich Obrist: İlk sorum sergiler hakkında. Louisina
Müzesi’ndeki yerleştirmeniz üzerine kısa bir metin yazmıştınız. Orada
hazırladığınız sergiden biraz bahsedebilir misiniz?
Itsuko Hasegawa: Mimarlığımın temel ilkelerinden biri
iletişimdir. Bu sergi, iletişimin mekanları nasıl etkilediğini ya da mekan ve
iletişimin nasıl etkileştiğini araştırmanın bir yoluydu. Bu bir tür
denemeydi.Elbette yüz yüze iletişim en iyisi, ama son zamanlarda iletişimin her
türlü yeni biçimi gelişti ve iletişimin bu biçimlerini de araştırmak gerekli.
Doğa, teknoloji ve mimarlıkta keşfettiğim farklı temalar, mesela doğa, mimarlık
ve iletişim, ya da bilgisayarlar, doğa ve mimarlık arasındaki ilişkiyi
açıklayan bir dizi farklı katmanlar yerleştirmede ele alındı. Sergiyi ziyaret
edenlerin elektronik posta yoluyla Tokyo’daki ofisimize ulaşmaları da mümkündü.
Sergiye ya da mimari çalışmalara ilişkin sordukları her sorunun cevaplarını da
almışlardı.
HUO: Geri bildirim fikri ve katılım konuları sizin
binalarınızda da çok güçlü.
IH: Sergi süresince ofisimize elektronik posta ile yollanan
mesajlar basıldı, okunabilir kılındı ve böylelikle serginin bir parçası haline
geldiler. Mimarlığın Modern geleneği, Le Corbusier’nin, Tokyo’da Tange’nin jenerasyonları
daha çok kendi kişisel mimari çalışmalarının bireysel ifadesini oluşturmakla
ilgilendiler. Benim jenerasyonum içinse, çok sayıdaki farklı insanın buluştuğu,
etkileştiği ve iletişime girdiği yapılar düşüncesi daha önemli.
HUO: Mimarın rolü nedir?
IH: Her durumda, tekil bir nesne yaratmanın karşıtı olarak,
benim ilgim farklı insanların bir araya gelebileceği ve bir dizi faaliyetten
yararlanabilecekleri bir yer yaratmak. Mimarlığı, bu tür bir özelliğin var
olabileceği bir yer yaratmak olarak görüyorum. Bazı insanlar mimarlığın
mühendislik olduğunu söylerler, diğerleri de bir tür sanat olduğunu. Mimarlık
çok karmaşıktır; bu karmaşayı ve birbiri ile ilgili insanların farklı seslerini
yansıtan ve her nasılsa doğal görünen, birbirini içeren pek çok güç vardır.
HUO: En son görüşmemizde temel olarak, binanın gelecekteki
kullanıcıları olan bir toplulukla diyaloğun var olduğundan bahsetmiştiniz. Bu
sürecin nasıl işlediğinden -ve belki de Meyve Müzesi aracılığıyla daha somut
olarak- biraz bahsedebilir misiniz?
IH: Shonandai Kültür Merkezi ve Sumida Kültür Merkezi
yarışma oldukları için bu sürecin nasıl işlediğine belki de daha iyi örnekler.
Yarışma için genelde verilen bir programı, düşünmekten ziyade karşılamak
zorunda olduğunuz gereksinimler vardır; benim düşüncem binayı sonuna dek
kullanacak olan insanlara ve onların ihtiyaçlarına uzanır. Böylece ben bir
yarışma önerisi hazırlarken, politikacıların yazdığı yazılı bilgiden ziyade bu
insanları düşünerek başlarım. Mimarlığın esas olarak kamuya ait bir içeriği
olmasına rağmen, kamunun ihtiyaçları genelde iyi temsil edilmez. Müşteri olarak
gerçekten kamuyu dikkate almaya ihtiyaç bulunuyor ve böylece yeni olasılıklar
açılır ve belki de bu tür bir düşünmeyle yeni program türleri geliştirmeye
gerek vardır.
HUO: Kamu mekanlarını sağlamak, “kamu yaratmak” anlamında
mimar ya da şehircinin rolünü nasıl görüyorsunuz?
IH: Ne inşa ettiğiniz önemli değil, eğer bir kent içinde ise
onun genel bir karakteri olmak zorundadır ve yerleştirilmeye başlandığında bu
gittikçe daha da özelleşir.
HUO: Bugün kent içindeki genel ve özel mekan arasındaki
sınırlar nerededir? Bu sabah, bu sınırların gittikçe bulanıklaştığına işaret
eden Toyo Ito ile bir görüşmemiz vardı. O bunu ince bir zara benzetiyor.Bu
ayrımı nasıl buluyorsunuz?
IT: Genelde Asya kentleri her zaman, Avrupa ve Amerikan
kentlerine karşıt olarak farklı fonksiyon ve ölçeklerin bir arada yan
yanalığından kaynaklanan bir yaşam duygusuna sahiptir. İnsanların çalıştıkları
yer ile aynı yerde yaşamadıkları kent türü, bugünün Asya kentlerinden temelde
farklı görünür. Çoğu Asya kenti, bir karışıma sahiptir. Örneğin, Tokyo gibi bir
kentte tabii ki, yüksek binalar vardır ama bu yüksek binaların özünde, değişim
gerektiğinde çok hızlı bir biçimde günden güne değişen küçük binaların bir tür
düzensizliğini bulursunuz. Bunu “sürekli tamamlanmayan” kent süreci olarak
isimlendiriyorum ve gerçekte bu kent süreci yaşamın nerede olduğu ve Tokyo
gibi bir kentin bu küçük ölçekten enerjisini nasıl aldığıdır.
HUO: Avrupa ile karşıt olarak mı?
IH: Bu genelde gerçektir, ve rastlantısal olarak genç bir
mimar bu kentlerden birinde yeni bir strüktür inşa ettiğinde, bu, bu
karşıtlıktan dolayı Tokyo’da olandan çok daha şok edicidir. Değişim oranı
Avrupa’da daha küçük olduğundan. Burada bir değişim olduğunda daha dikkate
değerdir.
HUO: Siz Kuala Lumpur’un dışında bir ev inşa ediyorsunuz.
Güneydoğu Asya ve Çin’deki kentlerin oluşumunu, bu kentlerdeki inanılmaz
gökdelenleri, bu düşeyliği nasıl buluyorsunuz? Kuala Lumpur’da genç mimarlar
arasında, bu enerji tüketimini ve ekolojik yıkıma yönelik eğilimi eleştirenler
var ve sizin yazdıklarınızın uyandırdığı ile ilgili daha yatay bir mimari
isteyenler var. Öyleyse iki soru: Kuala Lumpur’a benzeyen kentlerdeki gelişimi
nasıl buluyorsunuz ve düşeylilik yerine yatay olanın fikri hakkında konuşabilir
misiniz?
IH: Asya kentlerinin hikayesi bir tür yatay yayılmadır, ama
ben düşey yerine yatayda gelişmeliyiz dediğimde, harfi harfine kentleri
yaymalıyız demiyorum; ama bu metaforik olarak yaptığımız yerler hakkında düşünmenin
bir biçimidir. Esas olarak, yatay gelişimler insanların bir araya gelmesi
açısından daha kolaydır; ama, insanlar farklı düzlemlerde olduğunda doğal
olarak bu, düşey strüktürden daha aktif bir strüktür türüdür. Düşey bir
strüktür içinde, insanlar esas olarak bir diğerinden koparlar ve yatay bir
strüktürde karşılıklı etkileşimde özgürdürler. Öyleyse, eğer yüksek bir bina
inşa edecekseniz, bu tür bir yataylıktan ziyade, neden yatay bir strüktür
yapmadığınızı ve onu neden yana yatırmadığınızı düşünüyorum. Geçenlerde
Shanghai’deydim ve gerçekten de orada orta ya da küçük ölçekli binalar yok,
sadece yüksek binalar ve onlar hakkında gerçekten de politik düşünceler var;
tıpkı bu strüktürleri yapanların da politik güçler olduğu gibi. Yıllarca önce
Kuala Lumpur kentini sevmiştim, bende bir tür ormanla çevrili köy, merak
uyandıran ama doğal bir yere benzer bir his uyandırmıştı. Şimdi gökdelenler
inşa edildiğinden beri, çok yapay ve anormal görünüyor.
HUO: Kentte çevresel bir ilgi uyandırmakla ilgileniyor musunuz?
IH: Kentler esas itibarıyla yapay yerlerdir ve siz onları
kabul etmek durumundasınızdır ki, yine de bedensel konfor düzeyinde, kentin
içinde bile doğayı önemsemek her zaman çok önemlidir. Örneğin, rüzgar tüm bir
mekan boyunca esebiliyorsa, ya da su tüm bir mekan boyunca akabiliyorsa, bu
yapay araçlarla yaratılsa bile, bunu kontrol etmek kolaydır ve böyle bir çevre
içinde beden daha fazla konfor içindedir. Ben kendi mimarlığım içine uzunca bir
süredir bu düşünme biçimini katmaya çalışıyorum. Bu tam anlamıyla doğa değildir
ama, ben bunu düzensiz değişim olarak isimlendiriyorum. Rüzgar, su, hareketin
bu elemanları insan bedeninde de işler. Hareket eden şeyler, beden ve doğa ile
bu tür bağlantılara sahiptirler ve bunlar kent içinde önemlidir. Örneğin bir süre
önce, yazları evlere hafif bambu perdeler ve dışarıya da fener asarlardı. Bu
yaz manzarasıydı, ve ardından kışın farklı bir manzara gelişirdi. Nesneleri
asmak ve onları yere koymak, hareket ve değişim eski Tokyo’nun bir parçasıydı.
HUO: Kentin asla son bulmadığını söylüyorsunuz. Bu sürekli
dönüşüm halindeki bir binayı da kapsayabilir mi ?
IH: Yüksek binalar ancak tamamlanır. Japonya’da pek çok şey
sürekli değişir: Politik görüşler, toplumun değerleri, aile yapısı, yaşam
tarzı…Güney doğu Asya’da ve Japonya’da olayların nasıl değiştiği inanılmazdır.
HUO: Yerel ve küresel arasındaki salınım hakkında konuşalım;
çünkü siz her ne kadar küresel ilgiden bahsetseniz de, binalarınız yerel
meseleleri dikkate alıyor. Bu ikisi arasındaki birbirinin yerine geçme, bu
arada olma durumundan bahsedebilir misiniz?
IH: Genellikle Japonya’da büyük mimari firmalar büyük
çalışmalar yapıyorlar. Bu ölçüde bir ofis….
HUO: Sizin ofisinizde kaç kişi çalışıyor?
IH: 35. Bizim yaptığımız çalışma türü daha yerel, çünkü biz
küçük bir firmayız. Yerel Japon ya da Tokyo gelenekleri, tabii ki burada
olduğumuzdan ötürü, bizim için çok önemli. Ama daha da fazlası, bu yerel
gelenekleri içererek, dışarıdaki insanlar için bizimle bağlantı kurmak her
nasılsa çok kolay bir hale dönüşüyor. Hatta, gerçek geleneği bulmak zorlaşıyor.
Eğer onları araştırırsanız, eğer ülkeden dışarı çıkarsanız, dağların ortasında,
hala geleneksel dansları ve dramaları; Japon dansının uluslararası versiyonu
yerine, uluslararası düzeyde Japon dansı olarak bilinen şeyin kökenini
bulabilirsiniz. Örneğin, Niigata’da, atölye çalışmasının bir parçası olarak,
modern bir dansçıyla birlikte, bu çok geleneksel formları birleştiren bir
çalışma yapıyorum. Geleneksel sanat formları ile çağdaş performansçıların
arasındaki bu işbirliğinden küresel dinleyiciye ulaşmak mümkün. Elbette ki,
geleneksel sanat formlarını onaylayan ve koruyan bu insanlar kendi yollarında
çok kararlılar ve çağdaş sanatçılar da kendi yollarında çok kararlılar; onları
bir araya getirmek oldukça fazla bir enerji gerektiriyor. Mimarlar için de
aynısı geçerli. Temel olarak, bu işbirliğinin türü çok daha büyük insan
çevresine ulaşmak için bir araç, ama bu daima daha zordur ve uğraştıran bir
görevdir.
HUO: Atölye çalışmasının sürecinden bahsedebilir misiniz?
IH: Niigata atölye dönemi boyunca (bunu üç yılda bir, bir ay
olarak yapıyorlardı), insanlara sürekli mimari çizimleri gösteriyor ve onların
görüşlerini alıyordum. Bu çok zor bir çalışmaydı, ama performans sanatları
merkezi yapma sürecinin bir parçası olarak sanatçıların, opera ses
sanatçılarının görüşlerini almak açısından çok önemliydi…Tabii ki bir mimar
olarak sizin de görüşleriniz önemli, ama düzenli bir biçimde bir izleyici
olarak bu yerlere dansı izlemek için gitmeyi de severim ve bir binaya bu biçimde
bakmanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bazen iki görüş açısı birbirine
karışır, ama her ikisi de önemlidir. Shonandai Kültür Merkezi’ni inşa
sürecinde, çizimleri göstererek bölgedeki insanlarla yüzün üzerinde toplantı
yaptık. Bunun sonucunda mimari de bir çok değişiklik oldu, ama programlamada
onların sahip olduğu şeylerde bazı değişiklikler oldu. Oraya şu an
gittiğinizde, kafede oturan insanlarla konuştuğunuzda, size “bu tam da benim
düşündüğüm spot” türü şeyler dediklerini duydum.
HUO: Fantastik!
IH: Bazen röportajlarda bana “bu binayı sizin
yaratıcılığınızdan uzaklaştırdıklarını düşünmüyor musunuz?” türü şeyler
soruyorlar; ama ben kesinlikle öyle hissetmiyorum.
HUO: Bunu kolektif bir inşa, kolektif bir süreç olarak
isimlendirir misiniz?
IH: Kolektif güzel bir kelime. Yarışma önerileri, çok sayıda
farklı insanların katılımına izin verecek kadar açıktırlar. Ben tamamıyla
birlikte yaptık demesem de, katılım bunu tanımlamanın iyi bir biçimi.
HUO: Siz, Kobe Depremi, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989
tarihinin öneminden bahsediyordunuz…ve Tokyo’daki evsizler için karton mimarlık
olgusundan da bahsediyordunuz.
IH: Çok uzun bir hikayeyi kısaltmak için, mimarlık onun
çevresindeki sosyal hareket ve politik faaliyetlerden etkilenen bir varoluş
biçimine sahiptir; ve siz bunu önemsemeden edemezsiniz.