Mimari Sahneye Kadınca
Yaklaşım
Itsuko Hasegawa
Deneyimlerim sonucunda Japonya’da çoğu insanın çevresini
önemsediğini, günlük yaşamlarını etkileyen kamusal alanlarla ilgilendiğini ve
bu mekanların tasarım aşamasında katılımcı olmak istediklerini anlıyorum.
Mimarlar ve kent plancıları bu türden kaygıları yapılandırmakta yeterli
değiller.Ben bireysel farklılıkları onaylayan yeni, esnek bir mimari sistemi
ortaya koyma çabası içindeyim. Kamusal yapılara bakıldığında, tasarım resmi bir
program dahilinde çizilen çerçeveyi izler. Bu tür bir program bireylerin ve
kullanıcıların gerçek ihtiyaçlarına eğilmez ve onları soyutlama eğilimi
içindedir. Böyle bir süreci takip eden bir tasarım sıradan ya da anıtsal ve
gerçekliğe de duyarlı değildir.
Oysa kamu yapıları da kentin kendisi gibi, bireylerin
farklılaşan ihtiyaçlarını karşılayabilen çok sayıda parçayı
barındırabilmelidir. Sıklıkla kamu binası projeleri mimarların egolarını tatmin
etmekte kullandıkları araçlardır ve bu yapıların toplumsal önemi onlara
yüklenen sanatsal değerler tarafından pekiştirilir.
Bu yaklaşım bir anlamda Japon kentlerinin ele avuca sığmaz,
kaotik yapısını kontrol eder gibidir, fakat bu kör güven kullanıcılar ile mal
sahipleri arasında büyük çatlaklara yol açmaktadır.
Burada anlatılmak istenenlerin bir ucunda, rejyonalizm
kökenli dar görüşlü talepler bulunmaktadır. Konut alanlarına ilişkin bir örnek
vermek gerekirse, muhafazakar ve seçkin kimi kooperatif konutları vardır ki
bunlar daha yeni bir yaşam üslubu adına tümüyle katı ve fiziksel bilinçsizlik
içinde biçimlenmektedirler. Diğer uçta ise, insani değerleri önemsemeyen ve
yaşamın anlamından uzak, mimarların tasarladığı evler yer almaktadır.
Japon kentlerinin mevcut karmaşası savaş sonrası
demokrasinin sonucudur. Gerçek şu ki ekonominin yükselme sürecinde hükümetler
tarafından yürütülen ve düşük tasarım kalitesine sahip büyük sivil yapılanma ve
kentsel gelişim projeleri, ulusal birörnekliğin prototipleri içinde yerini
bulamayan her şeyi dışlayarak ve sadece hiyerarşik karar-yapım süreçlerini
izleyerek yol alır. Böylece Peter Cook’un “garbage” (çöp) adını verdiği kentsel
çevreler ile karşı karşıya geliriz.
1980’lerde Japonya’da merkez hükümet kentsel farklılık
fikrini zorlamasına rağmen, daha sonra tümüyle merkeziyetçiliğe yöneldi ve
yerel toplulukların merkez hükümete boyun eğmesi şeklinde daha da katılaştı.
Yine de bazı topluluklar girişimci ruhu ile kendi gelişim planlarına
başladılar, bir takım otoriteler ile işbirliği içine girdiler. Fujisawa’da
vatandaşların katılımını aktif kılmaya çalışmamızın nedeni kentin bu ruha sahip
olduğuna inandığımız içindi. Anladık ki bu tür bir iletişim toplumsalı inşa
etmekte etkin bir araç olarak kullanılabilir. Hem mimarlar hem de vatandaşlar
çağdaş uyuşmazlığı karşılıklı bir deneyime dönüştürebilir, birbirleri ile
ilişkilenerek ortak bir geleceği oluşturmak için çeşitli materyalleri bir araya
getirmenin mekaniklerini keşfedebilirler. Kısacası, kullanıcıların yapım
aşamasında aktif kılınmasını kabul ederek, yeni bir süreci başlatmak
zorundayız.
Fujisawa’daki Shonandai Kültür Merkezinde vatandaşlarla
kurulan başarılı iletişime olanak veren bir diğer faktör de tasarımın
rehberliğini yapan, “ikinci bir doğa olarak mimarlık” düşüncesinin bizim
tarafımızdan da paylaşılıyor olmasıydı. Bizim kentlerimiz statik Avrupa
kentlerinden farklıdır.İnsanoğlunun doğanın soyut formları olduğunu
düşünüyoruz, bu nedenle mimari, topoğrafya, rüzgar, su gibi doğa fenomenleriyle
ilişkisini muhafaza etmelidir. Mimarlık insanı zenginleştiren, maneviyatı
muğlak, değişen mevsimleri, iklimleri barındıran bir araçtır. Bu benim şiirsel
makine olarak adlandırdığım şeydir.
Benim mimari tutumum dogmatik değil, tutarlı bir “adhoc”tur,
öyle ki aynı zamanda çatışma halindeki kavramların çoğunu kapsar. Mimari
anlayışım çok kutuplu, pop rasyonalizm üzerine kurulu ve katı bir ulusalcılık
içermiyor. Bu anlamda organize edilmemiş bir bilince sahip.
Dijital ve Dijital Olmayan Mimari
Tokyo’da tasarladığımız binalarda, Japonların “nerede
gökkuşağı varsa, orada bir pazar vardır” sözündeki gibi, eski kentlerin asli
imgelerine göndermeler yapan, kaotik kent mekanı ile yüzleşen doğal bir mimari
geliştirmeye çalıştık. Ben bu binaları gökkuşağının hakimiyetini sembolize
etmek ve formlarının metamorfozlarını tanımlamak için Gökkuşağı Yılanları
olarak adlandırıyorum. Bunlar STM Evi, uçan meyve polenlerinin karmaşık formunu
yineleyen Meyve Müzesi gibi ışığın yuttuğu; atmosfer olaylarını, iklimleri
yansıtmak için sürekli formları değişen, muğlak bir şekilde çerçevelenmiş
yapılardır.
Shonandai Kültür Merkezi’nde belli belirsiz bir doğanın
hafızasını yeniden yaratmayı ve insanoğlunun hafızasına benzeyen doğanın
görünmeyen yapılarına doğru yolculuklar yapmayı denedik. Bina mimarisi yeni bir
doğa düzenini yaratmanın aracıdır. En asli düzeyde yaşamın sürekliliğine saygı
duyan bir aracın ifadesi olarak doğanın anısını taşır. Bu anlamda mimariye hem
çağdaş teknolojinin hem de manevi değerlerin sorumluluğunu taşıyan ikinci bir
doğa olarak yaklaşmaktayım.
Mimaride “yeni bilim” olarak adlandırılan dramatik
gelişmelere kayıtsız kalamayız. Moleküler biyolojide DNA’nın keşfi söz konusu
ikinci doğanın önünü açtı. “Fuzzy logic” ve parçacıklar teorisi doğanın
rastlantısal süreçlerde işlediğini ve bunun insan doğasının da bir
karakteristiği olduğunu kanıtladı. Bu yeni bilinç bana Tokyo’nun karmaşık
yapısı karşısında yeni bir tür düzen olarak kaosu ifade etmenin yollarını
kazandırdı.
Bilgisayarların dijital süreçleri her şeyi yeniden düşünme
ve yeniden kurgulama imkanı tanır ve bu nedenle rutin, elle yapılan çizim
işleminden çok daha gerçekçidir.
Bilgisayar kullanımı bizim küçük atölyemizin ortamını
değiştirdi, ekibi daha özgür düşünmeye ve yeni ifade yollarını aramaya, bulmaya
teşvik etti. Bilgisayarı amaçlarımızı gerçekleştirmekte önemli bir teknolojik
araç olarak düşünebiliriz.
Dijital ortamda müzik, şiir ve mimari yapaylaşıyor gibi
görünüyor. Bu durumu dengelemek için, dijital olmayan iletişim metotlarını
kullanıyoruz. Ham yani işlenmemiş olanı hep geri çağırabilmek için, mimari
mekanın dokunumsuz ve kokusuz bir uzamda insan yaşamına yaklaşamayacağını
düşündüğümüz için bunun gerekli olduğu inancındayız. Modern çağın uzmanlaşma
hastalığına ve üretime verdiği önceliğe, geleneksel yöntemlere başvurarak
meydan okumaktansa, modern vicdanın meyvesi gibi düşünebileceğimiz bilgisayarı
kullanmak çok daha akıllıca görünmektedir. Biz bilgisayarı bilgi depolamak,
grafik sunumları hazırlamak ve bazı tasarımların kavramsal açılımlarını sınamak
ve mimarinin mekansal ve fiziksel karakterini kurgulamak için kullanmaktayız.
Bilgisayar düşüncelerinizi basit parçalara ayrıştırmaya
yönlendirir. Aynı zamanda tüketici toplumunun sıradanlığını kırmak ve yaşamı
yükseltmek istediğinizde, tıpkı bilimkurgudaki gibi, yaşama bakışın en genel
kavrayışları ile dijital mekanizmaları bir araya getirerek, hayal gücünüzü
genişletir. Bugün tümümüze yöneltilen soru, bu yeni bilgi alanını kullanarak,
hayal gücümüzü mimariye dökmekte, bizi kuşatan çevrenin niteliğinde
değişiklikler yapabilmekte ne kadar etkili olabileceğimizdir.