Mimarlık ile Tanışma
Itsuko Hasegawa
Köyde büyüdüğüm için üniversite öğrencisi oluncaya kadar ne
mimar ne de mimarlık ofisi görmüştüm.O güne kadar mimarlık hakkında hiçbir şey
bilmiyordum.
Arkadaşlarımdan biri “sen matematik, fizik, kimya konusunda
iyisin, ayrıca sanata ilgin var o zaman mimar ol” demişti. Ben de böylece
mimarlık öğrencisi olmuştum.
Annem benim üniversiteye gitmemi istemiyor, evde çeşitli
hobilerle meşgul olmamı istiyordu. Aslında istediği onun gibi yaşamamdı. Bayan
için dışarıda çalışmaktansa evinde çeşitli hobilerle meşgul olması daha
mutluluk verici diye düşünüyordu. Ondan dolayı çocukluğumdan itibaren beni
dans, hat, ikebana, resim vb öğrenmem için kurslara gönderdi. Kendisi de
çocuklarla birlikte dağlara çıkıp, dağ çiçeği desenleri yapardı. Hatta bu
çalışmalarından yola çıkıp özgün kimono tasarımları yaparak bir koleksiyon bile
oluşturmuştu. Neşeli ve mutlu bir hayatı vardı. Ben de o günlerde annem ile
beraber resim yapmaya çalışıyordum.
Üniversiteye gitmek istediğimde annem izin vermedi. Ama
nedense yata binmek için üniversiteye gitmek istediğimi söyleyince, izin verdi.
Dudaklarımın arasından en sık çıkan cümle “Yakizu’nun
denizini çok severim” idi. Okyanusa açılan Yakuzi limanının fenerinin altında
oturunca nedense kendimi iyi hissediyordum. Güzel şeyler aklımdan gelip
geçiyor. Hatırlayabildiğim en eski manzara Yakizu’nun denizidir. Bir yaz günü,
denizin ortasından büyük bir kelebek geçti sanmıştım. Annem, “kelebek değil, o
‘yat’tır” demişti. O günden beri yat kelimesinin benim için özel bir yeri
vardır. Lisedeyken, yat fotoğrafı koleksiyonu yaptım. Kitaplarda yat
yarışmaları kurallarını öğrenmeye çalıştım. Tersaneye gidip yapılışlarını
öğrenmeye çalıştım. Yatlarla içiçe yaşamak için gemi mühendisi olmak
istemiştim. Araştırınca, ne yazık ki kızlara okuma hakkı verilmediğini
öğrenmiştim ve çok üzülmüştüm.
Üniversiteyi kazanınca ilk işim bir yat kulübüne
kaydolmaktı. Mimarlık dersleri sıkıcıydı, fakat yata binmek eğlenceliydi; yata
binmek için okula gitmiştim. Spora karşı hiç de yetenekli değildim, öte
taraftan rüzgar ve dalgaların hareketlerini çok iyi hissedebilirdim. Bu nedenle
yatta başarılı olabilirdim.
Şu anda mimarlıkta “yeni doğa”, adı altında yeni bir tasarım
kavramı üzerinde çalışıyorum. Çalışırken hep çocuklukta gördüğüm deniz, dağ
manzaraları aklıma geliyor. Bilginin önüne geçen duyguları, mantıkla çözülmeyen
karar mekanizmasının varlığını hissediyorum.
Meslek olarak mimarlığı, hocalarla tanışmamla birlikte ciddi
şekilde düşünmeye başladım. Kikutake’nin ofisinde, Kyoto Uluslararası Kongre
Binası yarışmasına yardımcı olarak katılarak ilk defa “mimarlık nedir?” diye
kendi kendime soru sordum. O gün mimari eserin mühendislik ürünü olmadığını,
bilgi ve düşünceyi ifade etmenin bir parçası olduğunu öğrendim. O gün yatları
bıraktım ve mimarlık kitapları okumaya başladım. Mimarlığın zevklerini de o
günlerde tattım. Mimarlığın temel sorunlarını araştırmak üzere, Kikutake’nin
ofisinden ayrılıp, Shinohara’nın yanında tekrar okumaya başladım.
Mimarlığı öğrenmek için “yılda bir ev” tasarlamaya çalıştım.
Çok zor şartlar altında, müşteriyle karşı karşıya gelip kendi tasarım
anlayışımın ne kadar geçerli olduğunu görmek istemiştim.
Ekonomik koşulları kısıtlı olan küçük bir ev üzerinde
çalışarak, mimarlığın gerçek güzelliğini ancak görebilirim diye düşünüyordum.
Bugün bulunduğum yere gelmem birçok kişinin ve şansımın
yardımıyla oldu. 40 yaşını geçince ancak, galiba ben mimarlığa devam
edebileceğim diye düşünmeye başladım. Şimdiyse daha iyi eserler yaratmak için
daha ciddi çalışmalıyım diyerek kendimi sürekli motive ediyorum.