Makine Çağında Duygusal
Mimari
Tatsuya Yamamoto*
Japonya’da çizgi film sektörünün büyümesi ve gelişmesi,
“yeni doğa” olarak adlandırılan bir düşünceyi tartışmaya açmıştır. Yeni doğa
insanoğlunun yaşama tarzını ve düşüncelerini biçimlendiren etkenler arasındadır.
Etkilerinin somut yansımaları Teknoloji çağı, Gelecek-sistemi gibi çeşitli
adlar altında konuşuldu. Yapılan eserlere Postmodern, hi-tech, next-modern gibi
adlar verildi ve bunlar yeni mimari akımlar olarak belirdi.
1975-1985 yılları arasında bu konu üzerinde çok tartışıldı.
Toprak, su, ağaç, dağ, nehir gibi olgulardan oluşan “gerçek” doğaya karşı,
araba, televizyon, buzdolabı gibi nesneleri kapsayan yeni doğanın varlığı
üzerine konuşuldu. İnsanoğlunun yaşam tarzının, kendisinin yaratmış olduğu bu teknolojiler
ve teknolojik nesneler arasında yeni bir hayat kazandığı ve bunların olmadığı
bir hayatın artık düşünülemeyeceği iddia edildi.
Japonya’da çizgi film kahramanlarının kurgusal varlıkları da
tartışmaya dahil edildi. Duyguları daha iyi ifade etmek için, abartılmış
formlar, renkler, sesler canlandırıldı. Kahramanın dünyasını olabildiğince
paylaşmak üzere mimari de ona uygun şekilde tasarlanmaya başlamıştı. İhtiyacın
kat kat ötesinde büyük saçaklar, lüzumsuz diyebileceğimiz kadar çok yüksek
tavanlar. Kelimelerle ifade etmenin mümkün olamayacağı renkler, mantıkla
çözemeyeceğimiz malzeme anlayışı.
Reklam sektörünün yardımı ile bu akım güçlendi. Binasını bir
reklam kulesi olarak tasarlayan mimarlar oldu. Dev ekranları bina cephesine
monte edenler oldu. Projektörün yardımı ile binada lazer gösteriler yapılmaya
başlandı. Walkman’ın icadı ve teknolojinin simgesi oluşu ve yaygınlaşması ile
birlikte mimarlık alanında da çevreyle hiç ilişkisi olmayan eserler çoğalmaya
başladı. Kendisinin dışında hiç kimseye kulak vermeye müsaade etmeyen walkman
gibi, çevreye uyum sağlamayan, kapalı hücrede yaşamayı tercih eden bir mimari
ortaya çıktı. Ve şu anda dünyada bunun etkilerinin giderek çoğaldığını
görüyoruz.
İnsanoğlu, kazanımlarından kolay kolay vazgeçemez. Çünkü eksiklikleri
olan ve bunun farkına varabilen bir yaratıktır. Kendi eksikliğini kapatmak için
yeni icatlar üretir, zayıf yönlerini göstermemek için çaba gösterir. Bu süreç
içinde makineyi yapan ve kullanan insan, makinenin bir parçası haline gelebilir
veya makinenin komutası altında kendi asli özelliğini kaybeden bir varlık
haline gelebilir.İnsanoğlu icat ettiği makine yüzünden kendi kendini yok etme
tehlikesiyle karşı karşıya da kalabilir.
Itsuko Hasegawa bu çağın bir insanı olarak, geçmişte
yaşadığı kendi çocukluğunu bugünkü yeni doğaya ait nesneleri kullanarak tekrar
canlandırmak istiyor. İnsanoğlu tarafından yapılmış doğayı, yani yeni doğayı
yaratmak istiyor. Şehrin ortasına, özel su izolasyonları, pompalar vb. gibi
teknolojik olanakların yardımı ile yapay nehirler yaratmak istiyor. Daha
doğrusu kendisinin yaşadığı gibi nehirde oynayan çocuklar istiyor. Binanın
çatılarına toprak yığarak dağlar yaratmak istiyor. Bir zamanlar kelebekler
yakalamak için koşturduğu toprakları geri almak istiyor.
Peki Hasegawa bunu nasıl organize ediyor? Nasıl bir mantıkla
mimarisine yansıtıyor? Kendisiyle uzun zamandır tanışıyoruz. Onun eserlerini
biliyorum ve birçoğunu da gezme fırsatım oldu. Aynı grubun üyeleri olarak
düşünülen Toyo Ito, Ikuyo Sejima gibi tasarım faaliyetini belli bir çizgi ve
düşünce üzerinde yürüttüğünü söyleyemem. Shin Takamatsu gibi formalist değil.
Osamu Ishiyama ve Kengo Kuma gibi çağımızın malzemelerinden hareket ederek,
yeni mekanlar yaratmaya çalışan biri de değil.
Hasegawa’nın kendi açıklamaları, belli bir felsefe
doğrultusunda eserler ürettiği izlenimini uyandırsa bile, hemen hemen hiçbir
eserinde bunu yeterince görebilmemiz mümkün değildir.
Fujisawa Shonandai Kültür Merkezi, Yamanasi Meyve Müzesi,
Nigata Kültür Merkezi gibi eserlerini incelediğinizde hepsinin güzel eserler
olduğunu fakat aynı çizgiyi taşımadıklarını görüyorsunuz. Daha önce yapmış
olduğu, Yakizu’daki kırtasiyeci, Kuwahara Evi gibi eserleri de dikkatle
incelediğimizde başka bir konsept görüyoruz. Bu konsept ise “yeni doğa” değil, “yeni
malzeme nasıl kullanılabilir?” doğrultusunda bir araştırma.
Hasegawa, yeni nesle yeni ufuklar açan güzel mimari eserler
yaratıyor, ancak projelerinin nasıl olup da ortaya çıktığı ve şekillendiği
kendi anlatımlarına rağmen tam olarak çözülemiyor. Çünkü Hasegawa’nın istediği
içerisinde yetiştiği güzel doğa ve yaşadığı çocukluktur. O şehir yaşamından
uzak durmak istiyor. Şehirden kaçıp köylere gitmenin çözümlerden biri olduğunu,
ancak mimari faaliyetin şehrin bir parçası olduğunu da biliyor. Öte yandan, şehir
ve köy kavramları arasında bir denge kurmaya çalışıyor.Bunu kurarken de
zannediyorum çok acı çekiyor. Çünkü karar vermek için çok belirgin ölçütleri
yok. Bence tasarımlarında tamamen duygusal çözümlere gidiyor.
Teknolojinin hakim olduğu çağımız mimarlığında, nostaljik
çizgiler kullanmaksızın tasarımlarında duyguyu ön plana çıkarması Hasegawa’nın
en önemli başarılarından biridir. Mimaride geleneksel formlar veya malzemeleri
kullanarak duygusal bir sonuç yaratmak da pekala olanaklıyken, Hasegawa, yeni malzeme
ve yeni formlar kullanarak çağımızın duygularını ifade etmektedir. Bu anlamda,
onun tutumu için geleceğe ışık tutan yaklaşımlardan biri diyebiliriz.