|

Giriş
Mimarlık dünyasında gökdelen terimi ile Mies van der Rohe
adı neredeyse özdeş. Mimar, 1921’de ilk Cam Gökdelen tasarımını ortaya
koyduğunda, ülkesi Almanya’da henüz bu projeyi gerçeğe dönüştürecek teknik
bilgi birikimi mevcut değildi. Geleceğin gökdelen tasarımcısı bu çalışmasını
belki de, Gropius’un ünlü “Tanınmamış Mimarlar Sergisi”ne gelenekselci tavrı
nedeniyle alınmayışına duyduğu kırgınlıktan ötürü yapmıştı. Gökdelen bir
olasılık olarak o sıralarda Almanya’nın gündeminde bile değildi. Alman ekspresyonizminin
cam yapı gibi düşlerle ve Scheerbart’ın sırça mimarlık betimlemeleriyle
oyalandığı bir aralıkta, Mies de camın ve yüksek yapının sadece görüntüsüyle
ilgileniyordu. Bu bağlamda da çok sayıda benzerinden farklı bir konumda
değildi. Ne var ki, diğer cam yapı tasarımcılarının aksine, Mies bu alana olan
ilgisini zamanla yitirmeyecekti. 1920 ve erken 30’larda küçük ölçekli yapılarda
geniş cam yüzeyli çözümleri uygulayacak, bir yandan da Alexander Platz
kompleksinde olduğu gibi cam perde-duvarlı gerçekleşmemiş yüksek yapı projeleri
yapacaktı. Öte yandan da yine gökdeleni önceleyen kimi yapılarında çelik karkas
strüktür kullanımına alışmayı denemekteydi. Stuttgart’taki Weissenhof
Sitesi’ndeki apartmanı hem strüktürü, hem de esnek tümel mekan uygulamasıyla
geleceğin gökdelen planlamalarının üç katlı mütevazı bir öncüsüdür. Demek ki,
Alman endüstrisinin perde-duvarı ve çelik gökdeleni sadece hayal edebildiği bir
dönemde mimarın gelecekteki ABD yıllarının hazırlığını yaptığı söylenebilir.
Nazi rejiminin itici etkileriyle ABD’ye göçen Gropius ve
Mendelsohn gibi meslektaşlarının aksine, Mies van der Rohe’nin Amerika kariyeri
gerçek bir tırmanışla karakterize olur. Ötekiler yeni ortamlarında giderek daha
az inşa edebilir ve ses getirebilir hale gelirken, Mies Amerika’nın simge
yapılarını ortaya koyacak, onbinlerce metrekareyi inşa edecektir. Almanya’da
sadece düş olanlar, yeryüzünün en gelişmiş yapı sektörünün egemenliğindeki bu
ülkede birer birer yapıya dönüşürler. Chicago’daki ilk Mies gökdelenleri bile
bu ülkenin kentsel anıtları olarak yorumlanmalıdır öncelikle. Her şeyden önce
bunlar Amerikan yapı sektörü adına dikilmiş anıtlardır. Ancak, Mies’in başka
açılardan da tam yerine isabet ettiği söylenebilir. Ülke gökdelene zaten
alışıktır. İmar düzeni gökdelen yapımlarına olanak verecek ve bu yapımları
teknik ve beledi araçlarla denetleyebilecek kadar gelişkindir. Daha da
önemlisi, Amerikan kapitalizmi, büro mekanı konusunu bir mimari araştırma
başlığı olarak neredeyse yüz yıldır gündemde tutmaktadır. Örneğin, Sullivan
gökdelenin tanımını onyıllar önce yapmıştır. Açık büro, merkezi çekirdek,
havalandırma, perde duvar bu ülkede olağandır zaten. Sonuç, Mies tasarımı cam
dikdörtgenler prizmasının ABD “downtown”larının standart yapı tipi haline
gelişi olur.
İlginç olan şu ki, Mies’in ilk Amerikan gökdelenlerinin
yapımının üzerinden yarım yüzyılı aşkın süre geçtikten sonra da bu alanda köklü
bir değişiklik gerçekleşmiş değil. Onun, gökdelenin aşılması olanaksız
arketipal kurgusunu yaptığı düşünülebilir. Yine onun eliyle gökdelen kendisini
vareden koşulların en dolaysız dışavurumu olarak tanım kazanmıştır. Bu nedenle,
o koşullar sürüp gittiği için, dünya metropolleri Mies prizmalarıyla dolmaya
devam ediyor. Üstelik, hala o yılların temel planlama ve biçimlenme kuralları
geçerli. Bu kadar süre boyunca değişense, yalnızca kimi üslupsal tercihlerden
ibaret. Sayısız muhalifi, mimarisini ve kentsel sonuçlarını lanetle anan pek
çok karşıtı bulunan bir mimarın bu da ironik intikamı olsa gerek.
|
|