
Mies Van Der Rohe’nin
Gökdelenleri
Gökdelen (=Skyscraper) sözcüğü 1884’te ortaya çıkmış, fakat
Sullivan’ın 1896’da yazdığı kitapta bir ad olarak kullanılmaya başlanmıştı. The
Tall Block Artistically Considered adlı kitaptan önce Sullivan’ın kitabını yazdığı
sırada sözcüğün henüz yaygın olmadığı anlaşılıyor. Gökdelen kuşkusuz bir
Amerikan icadıdır. Önceleri kentlerin sınırsız büyümesine (urban sprawl) karşı
bir araç gibi düşünülmesine karşın, giderek kent çekirdeklerinde arsa
spekülasyonu amaçlarına hizmet etmiştir.
Modern mimarinin ustaları için çelik, betonarme ve camla
birlikte yüksek yapı yeni sanayi kentinin simgesiydi. Mimari pratiği kuramdan
önce düşünen Mies için temel sorun yeni ortaya çıkan bu yapı türüne uygun bir
biçimin yaratılması olmuştu. Mies’in ilk gökdeleni 1921-22’de Berlin’de
Friedrichstrasse İstasyonu yakınındaki bir arsa için hazırladığı gökdelendir.
Bu yapıyı ve o sıralarda yaptığı ikinci bir cam gökdelen projesini anlattığı
bir açıklama Bruno Taut’ın çıkardığı Frühlicht dergisinde yayınlanmıştır ve
Mies’in yaklaşımını açıklar:
“Henüz inşaat halinde olan gökdelenler konstrüktif
düşüncenin cesaretini açıkça gösterirler. Yükselen çelik iskeletin etkisi
büyüleyicidir. Duvarlar tamamlandığında bu etki kaybolur, konstrüktif düşünce
ve sanatsal biçimlenmenin temeli olan fikir ortadan silinir, çoğunlukla
anlamsız ve sıradan bir biçim kargaşası ile giydirilir. Bu aşamada yapı sadece
görünen boyutları ile etkili olabilir. Oysa bu yapıların, bizlerin sadece
teknik becerilerimizi ifade etmekten öteye nitelikleri olmalıdır. Daha doğrusu
insanlar yeni sorunlara biçimsel kılıflar giydirmekten vazgeçmeli, yeni
işlevlerden doğrudan kaynaklanan sorunları yanıtlayacak biçimler keşfetmeğe
çalışmalıdır. Gökdelenlerin yeni konstrüktif ilkeleri, taşıyıcı olmayan cam
duvarlar kullanılınca açıkça ortaya çıkıyor. Duvarda cam kullanmak insanı başka
çözümler aramaya zorlar. Berlin’de Friedrichstrasse İstasyonu yakınındaki
projede, üçgen planlı arsa üzerinde üçgen prizma şeklinde bir kütle bana doğru
bir çözüm gibi geldi. Bu prizmanın cephe duvarları birbirleriyle hafifçe
açılandırılarak büyük çam yüzeylerinin kullanımında ki ‘ölü etki’ tehlikesini
ortadan kaldırmaya çalıştım. Bir cam modelle yaptığım denemeler cam
kullanımında asıl etkili olanın ışık-gölgeden çok ışık yansımaları olduğunu
gösterdi. Bu yansıma oyunlarının etkisini burada yayınladığım başka bir projede
de göstermeye çalıştım. Yüzeysel bir bakışla plan konturlarının keyfi olduğunu
sanabilir. Oysa plan cam modelle çalışırken yaptığımız deneyler sonunda ortaya
çıktı. Eğrisel konturların oluşumunda binanın içinin aydınlatılması, bina
kütlesinin dışarıdan bakıldığı zaman ki etkisi, ve arzulanan ışık
yansımalarının oyunu saptayıcı olmuştur. Işık ve gölgeler düşünülerek
hesaplanan eğrisel plan konturları model camdan yapıldığı zaman istenen sonucu
vermiyor. Bu açıdan planda tek değişmeyen noktalar merdiven ve asansör
boşluklarıdır. Planın tüm diğer bölümleri, gereksinmelere göre ve camdan
oluşturulacaktır”.
Burada Mies yapı pratiğini kuramsal tavrından ayırmayan bir
mimar olarak bütün yapılarına egemen olan iki ilkeyi açıklıyor: Yeni strüktür
düşüncesine uyan bir dış biçimin keşfedilmesi; Şeffaf bir malzeme olan camın ve
taşıyıcı olmayan cam duvarın yapı tasarımına getirdiği niteliksel
değişiklikler. Kuşkusuz bu organik ve şeffaf biçimlerle Mies’in bütün
tasarımlarına egemen olan kesin geometrik ve “klasizan” biçim tasarımları
arasında büyük farklar vardır. Mies’in gökdelenlerinde bu ilk organik düzenler
unutulmuş gibidir. Bu ilk cam gökdelenlerin biçimsel tasarımlarını yönlendiren
o dönemin dışavurumcu eğilimleridir. Bunlarda Mies’le birlikte yaşamış olan
Hugo Haering’in mimari düşünceleri de etkili olmuş olmalıdır. Fakat doğrudan
bir etki söz konusu edildiğinde Paul Scheerbart’ın Glass Architektur (1914) adlı
kitabı vurgulanır. P.Scheerbart (1863-1915) romantik ve ekspresyonist bir
yazardı. Küçük mistik hikayelerini hep sırça köşklü dünyalarda tasarlamıştır.
Scheerbart için cam, özellikle vitray, mekan-çevre’nin daha yoğun bir etki
kaynağı olmasını sağlıyordu. O sıralarda cam, Alman mimari kültüründe
toplumsal değişmenin simgesi olarak tuğla geleneğinin yerine geçecek bir
malzeme olarak algılanmıştır. Taut’ın çıkardığı Frühlich Dergisinde yayınlanan
ve Adolf Behne’nin Wiederkehr der Kunst (Sanatın Dönüşü) adlı kitabından
alınan makale P. Scheerbart’ın şu dizeleriyle bitiyordu: “Camın egemen olduğu
bir mimari tasarım Avrupalıları acı his ve düşüncelerden uzaklaştıracak, ve
onun yerine tatlılık, güzellik ve samimiyeti getirecektir. Ama daha oraya
gelmedik. Avrupa’da Avrupalılar var. Bizim Doğuya dönmemiz gerekir. Bizim için
Doğu sanatı klasik sanatın hiçbir zaman ulaşamadığı bir değere sahiptir.
Avrupa’ya ölüm! Ölüm! ölüm! Sonsuza kadar ölüm! “ Aslında bu abartmalı tavır
19. yüzyıl seçmeciliğinin kopyacılığı ve alçı bezemeciliğine karşı olan
tepkinin bir ifadesi ve Doğuda olduğu farzedilen bir sanatsal samimiyetin
vurgulanması olarak görülmelidir. Fakat bu tavırda cam’a verilen özel yer, bir
tür cam şampiyonluğu , bu cam gökdelenlerde, Mies’in makalesinde de belirttiği
gibi, geçmişle ilişkisini kesmiş bir mimarinin manifestoları olarak
görülebilir. Mies deyince akla gelen düz çizgi, dikdörtgenler prizması gibi
biçimsel kökenler bu ilk gökdelenlerde yoktur.
Öte yanda Mies bu organik gökdelen projelerini yaparken bir
tür neoklassizm ve De Stijl etkisi gösteren tuğla yapılar da yapıyordu. 1922 de
yaptığı bir kır evi projesi bir yandan Mondrian‘ın tablolarını, öte yandan
Wright etkisini bir araya getirmiş bir deney olarak görülebilir. Bu deneylere
henüz 30 yaşında olan mimarın arama döneminin ürünleridir. Mies’in bir aralık
yanında çalıştığı Peter Behrens bir Schinkel hayranıydı. Behrens’in, bürosunda
çalışanlarla birlikte, her hafta tatilinde, Schinkel’in yapılarına ziyaretler
düzenlediği bilinir. Schinkel hayranlığı Mies’e bu ilk patronundan geçmiş
olabilir.Aynı dönemlerde Mies Almanya’daki sol akım sanatçılarıyla, özellikle
Novembergruppe‘deki sanatçılarla sıkı ilişki içindeydi. Taut kardeşler, Hugo
Haering, Walter Gropius, Erich Mendelsohn, Ludwig Hilbersheimer gibi
sanatçıları barındıran bu gruba Mies 1922’de girmiş ve 1923’de onun başkanı
seçilmişti.
Mies’in 1939’da Amerika’ya gitmeden önce Avrupa’nın Birinci
Dünya Savaşı öncesi ve sonrası bütün akımlarından neredeyse eşit derecede
etkilendiği, başka bir deyişle herşeye açık, alıcı, özümseyici ve her çorbada
kaşığı olmasını isteyen pratik bir sanatçı olduğu söylenebilir. Berlage’nin
konstrüksiyon üzerindeki düşüncelerinin etkisini, kuşkusuz Kuzey Avrupa’nın
tuğla yapı geleneğinin etkisini de düşünerek, Behrens’in ve Schinkel’in
klassizmini, De Stijl’in üslupsal yönlerini (1923 de yaptığı tuğla ev projesi),
Suprematizm’in ve El Lissitzky’yi (Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg için anıt)
ve serbest plan fikrini ( Barselona Fuarında Alman pavyonu) yapıtlarında denemiştir.
1930’da Bauhaus direktörü seçildiği zaman yaptığı konuşmada Bauhaus’da da
ortaya konan düşünceleri ve uygulamaları da yansıtan ve önemli olanın yüksek ya
da alçak yapı değil, yeni bir değerler sisteminin ortaya konması olduğunu
söyleyen Mies, strüktür sözcüğünü, tüm yapıdan bütün ayrıntılara kadar her
olgunun tek bir felsefi düşüncenin ifadesi olarak görülmesi olarak yorumlar.
Mies Amerika’da yaptığı gökdelen tasarımlarıyla ünlenmişse de, 1933’de
Reichsbank yarışmasını kazanan projesinde tasarladığı yüksek yapı blokları,
sonradan Mies’vari olarak anılan üslup içinde sayılabilecek yapılardır. Bu
üslup iki bileşende temellenir. Şeffaf çelik strüktür ve “klasizan” geometrik
düzen; bunlardan biri teknolojizm ve dışavurumculuk, diğeri neoklassizim’e ve rasyonalizm’in
ifadesidir.
Birleşik Amerika’da Harvard Üniversitesinden ve Chicago
Armour Institute (sonradan I.I.T) den ve New York’da Museum of Modern Art’tan
da mimari danışman olarak davet alan Mies van der Rohe, sonunda Armour
Institute de Mimari Bölüm Başkanı olarak 1939’da Chicago’ya gitmiştir. Mies
klasizmi bu dönemden sonra başlar. Artık 1920’lerdeki tasarım çeşitliliği
ortadan kalkar. Evrensel bir kimlik statüsü kazanmış, hassas bir geometrik
uygulama örneği olan yapılarıyla Mies’vari üslubun yaratıcısıdır. Fakat Mies
bundan sonraki bütün yapılarına egemen olan tavrı, cam gökdelenlerini anlatan
makaledeki gibi, deneysel temellere dayanan uygulamalar olarak göstermek yerine
adeta ilahi emirlere uygun yaratmalar olarak takdim etmeğe başlayacaktır. Onun
yeni söyleminde mimaride özgünlük yapının Zeitgeist (Çağın ruhunun) ifadesi
olmasındadır. Güzellik gerçeğin göz kamaştıran görüntüsüdür. Tanrı ise
ayrıntılardadır. Ne var ki bu söyleme uygun bir tasarımı gerçekleştirdiği de
yadsınamaz.
Mies’in Amerika’daki yüksek yapı uygulamaları Chicago’da
Promontory Apartments (1946-49) ile başlar. Bu strüktürel ifadeli bir betonarme
yapıdır. Mies üslubunu bütün dünyaya bir klişe olarak yayan yapılar ise 1948-51
arasında inşa edilen 860-880 Lake Shore Drive Apartments adlı konut
bloklarıdır. Michigan Gölü kıyısındaki büyük Cadde üzerinde birbirlerine dik
iki eşit blok olarak tasarlanmış olan 26’şar katlı bu kule yapılar bütün
dünyaya onun yüksek yapı sözlüğünün öğelerini yaymışlardır.Perdelerine kadar
bütün ayrıntıların mimar tarafından tasarlandığı bu kuleler 3x5’lik bir grid
üzerine kurulan çelik strüktürlerdir. Düz çatı ile biterler. Modüler ortogonal
bir grid yüzey tasarımının tek aracı olarak kullanılmıştır. Bu cephelerde
taşıyıcılar arası yine çelik profillerle dörde bölünmüş, pencereler ve cephe
kaplamaları da bu ince profillere bağlanmıştır. Zemin kat açıktır, ve
gökdelenin merkezindeki düşey bağlantı çekirdeğini sergiler. Bütün katlarda
servis ve ulaşım çekirdeği çevresinde gereksinime göre bölünmek üzere kat
planları serbest bırakılmıştır. Mies’in yirmilerin başındaki cam gökdelenleri
bu rijid kulelerle karşılaştırılınca bir gençlik fantezisi gibi kalıyorlar. Bu
kendinden emin, strüktürel çıplaklıkların sadece Mies’e ait bir asalet, bir
“ascetic luxury” gösterisi olduğu söylenebilir. Mies’in kuşağında başka hiç bir
mimar bu kadar azla bu kadar etkili tasarımlar yapmamış, ya da yapamamıştır.
Kendisinin ünlü mottosu “less is more” da en çok bu yapılara uygun düşmektedir.
Mies 1950 ve 1960’larda 30 dan fazla gökdelen yapmıştır.
Temel biçimleri dikdörtgenler prizması olan ve ayni üslupla inşa edilen bu
yapılar insana monoton gelen bir üslup birliği sergilerler. Ayni üslupta kesin
kararlı olarak benzer yapılar üretmek her sanatçıda bulunacak bir tavır değildir.
Tanrının ayrıntıda olduğuna inanan Mies için malzeme ve profillerdeki çok küçük
farklar sanatsal tutkusunu tatmin etmek için yeterli olmuşa benziyor. Bu ancak
yaptığının doğruluğundan kesin olarak emin olan bir sanatçının cesaret
edebileceği bir davranıştır.
Küçük ayrıntı ve malzeme farklarıyla yetinerek gerçekten
çok etkili bir yapı tasarımını sergileyen en ünlü örnek New York’daki Seagram
Binası (1954-58)’dir. Chicago’da 1953-56’da yapılan Promenade Apartmanları ile
aşağı yukarı aynı zamanda inşa edilen bu iş kulesi Modern Mimarlık Tarihi’ndeki
klasik yapılar listesi içinde Barselona Alman Sergi Pavyonu ve I.I.T.
kampüsündeki Crown Hall’la birlikte Mies üslubunun simge yapıları içinde yer
alır. Adayları arasında Frank Lloyd Wright, Eero Saarinen, Walter Gropius, Le
Corbusier, Marcel Breuer gibi isimlerin de söz konusu olduğu, bu büyük bir
viski şirketinin idare merkezi olan yapının tasarımının Mies’e verilmesi
şirketin başkanının kızı Phillis Lambert’in bir Mies mimarisi hayranı
olmasından kaynaklanmaktadır. Mies bekleneni yerine getirmiştir. Fakat diğer
adayların da büyük bir yapıt gerçekleştirme olanakları vardı.
Kenneth Frampton Seagram Binası’nda yapı sahibinin inşaat
çizgisinden 27 metre daha içerden başlanarak inşa edilmesine razı olması ve
böylece Mies’in gökdeleni önünde, New York’da nadir olan bir küçük plaza
oluşmasına olanak vermesinin Mies’e Manhattan’ın tek anıtını yapma fırsatını
verdiğini, ve bu granitle kaplanmış plaza sayesinde Seagram gökdeleninin New
York’un en görkemli anıtı Washington Köprüsü’yle boy ölçüştüğünü söyler.
Gerçekten de iddiasız fakat oranlarıyla çok doyurucu bir cephe tasarımı ile
güçlenen prizmatik kütle, granit ve mermer kaplamalar, kahverengi camlar ve
bronz kaplı nervürlerin yapıya kazandırdığı soyluluğun algılanması yapı
önündeki kentsel mekan sayesinde olmaktadır. Seagram gökdeleninde yapı kütlesi
ile önündeki mekana bir birleşik tasarım olarak bakmak doğru olur. Seagram’ın
yapı kütlesi fotoğraflarında görüldüğü gibi saf bir dikdörtgenler prizması
değildir. Yapı planı aşağı katlarda bir T şeklindedir. Ve arkada bir servis
bloğu vardır.
Gökdelenlerin strüktür, yangın ve düşey ulaşım sorunlarını
çözen Amerika’da, büyük şirketler idare merkezlerini kent çekirdeklerine inşa
etmeğe başlayınca yapılar için aranan biçimsel ifadenin seçimi önem kazanmış,
Chrysler (1928-30) ve ondan hemen sonra yapılan bir Empire State Binası gibi
kapitalizm katedralleri ve onları izleyen çağdaş görünümlü, William Lescase ve
George Howe’un Philadelphia Savings Fund Society (1928-1932) ve Reinhard ve
Hofmeister ve diğerlerinin Rockfeller Center (1927-35) gibi yüksek yapıları
değişik mimari eğilimler sergilemişti. Mies’in 1920’lerden buyana, yeni ortaya
çıkan bu yapı türü için yeni bir ifade aranması gerekliliği Seagram’la belki de
nihai sonuca ulaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Beaux Arts eğitiminin
egemen olduğu Amerika’da 19. Yüzyıl seçmeciliği sürüyordu. Frank Lloyd Wright
bir yana bırakılırsa, Amerikalıların Mies’in ulaştığı özgün gökdelen ifadesine
Mies’den önce varamadıkları söylenebilir. Bu bağlamda ilginç olan gökdeleni
yeni çağ kentlerinin egemen ve simgesel temel öğesi olarak dünya kamuoyuna
kazandıran ve gökdelenlerin toprağı serbest bırakacaklarını ve kalabalıkları
bir araya getirecek bir araç olacaklarını söyleyen Le Corbusier’nin, New
York’ta Birleşmiş Milletler Binası için hazırladığı tasarı dışında, gökdelenle
ilgisi olmayan binalarıyla mimari kariyerini tamamlamış olmasıdır. Gelecek kent
imgeleri yaratma açısından hiç bir kent projesinin Le Corbusier’nin kağıt üzerinde
kalan Ville Contemporaine pour trois millions habitants (1922) tasarımı kadar
etkili olmadığı söylenebilir.
Gökdelen için yeni bir ifade gereksinmesi ve araştırması
kuşkusuz Sullivan’dan buyana bir tartışma ve araştırma konusuydu. 1922’de
Chicago Tribune Yarışmasının patronu dünyanın en güzel binasını elde etmek
istiyordu. Yarışmaya katılan ünlü mimarların bugün bize garip gelen önerileri o
günkü form araştırma çabalarını sergiler. Gropius’un projesini bir Maymun
Kafesi olarak betimleyen o günkü eleştiri ortamı, Mies Chicago’ya geldiği zaman
henüz yaşıyordu. 1920’lerin Amerikan gökdelenlerini gören Sullivan “sayıları
artan bu binalar kenti ahlaki ve ruhsal olarak daha fakir yapıyorlar. Giderek
kenti batağa çekiyorlar” diyordu. Sullivan’ın yüksek yapının bir alt, bir orta,
ve bir de çatı’dan oluşan üçlü cephe düzeni düşüncesi Mies’i pek
etkilememiştir. Gropius’un Tribune yarışması için hazırladığı projeyi Mies’in
gökdelenleri ile karşılaştırınca, birincisinin yüksek olmayan yapı tasarımı
etkisinden kurtulamamış olmasına karşın, Mies’in yepyeni bir ifade arama
sorunsalına gerçekten bir yanıt getirdiği söylenebilir.
Mies’in gökdelenleri arasında Chicago’daki Federal Center
(1959-73) ve Toronto’da Dominion Center (1965) gibi yapılar da anımsanabilir. Bu
iki kompleks’de gökdelenler yanında tek katlı çevre blokları, nazar değmesin
diye takılan boncuklara benzer. Mies’in yaptığı gökdelenlerin diğer ünlü
mimarların, örneğin Philip Johnson’un ya da Pei’nin yaptıkları gökdelenlerden
ayrılan tarafı, diğerlerinin her seferinde yen bir yüksek yapı tasarımı için
çaba sarfetmelerine karşılık, Mies’in aynı formülü yinelemesinde görülür.
Tafuri “Bir kez sessizlik diline ulaşılınca yinelemekten başka çare yoktur”
der.
Kanımca Mies van der Rohe’nin yüksek yapı tutkusu yoktu.
Mies’in belki de en çok yinelenen bir gökdelen prototipi yaratmasına karşın,
gökdelenleri parasal ve prestij amaçlarıyla yaptığı şeklinde yorumlamak
olasıdır. Belki de onun gökdelenlerini bugün dünyanın bütün kentlerinde gökleri
gerçekten tırmalayan yapılarla karşılaştırmamak gerekir. Mies’in
gökdelenlerinde de bir klassizm vardır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra modern
mimariyi yönlendiren çeşitli akımlar içinde, Mies kendi klassizmini
yaratmıştır. Çelik strüktürün ve camın verdiği olanakları en son sınırına
kadar, üstelik pahalı malzemeyle, özenle, kullanmasına karşın, sadece ifade
açısından değil, ekonomik açıdan da tutumlu bir mimari üretmiştir. Bu yalın
biçimsel söylem SOM ‘in New York’taki Union Carbide (1957-60) , ya da yine
SOM’in Chicago Civic Center (1959-65) ve daha dünyanın her köşesinde sayısız
mimar tarafından tasarlanan yapılarda adeta bir mimari diyalekt olarak uzun
zaman etkili olmuştur.
Bütün bu kapsamlı Mies’vari gökdelen hikayesine karşın
yaşamının son yirmi yılında temel uğraşının iç dayanaksız büyük mekan
tasarımında yoğunlaştığını anımsamak gökdelenlerle bir akıl evliliği yaptığı
kanısını uyandırmaktadır. Bence çağdaş gökdelen mimarisine en yaygın
tipolojilerden birini hediye eden Mies, Barselona Pavyonu’nda (1929) başlayıp,
Farnsworth House, Mannheim Ulusal Tiyatrosu (1951), Chicago Convention Hall
(1953), Sikago I.I.T. Kampüsü’nde Crown Hall, ve 65 metrelik iç açıklığı ile
Berlin Ulusal Galerisi (1962-68) gibi yapıları, Mies’in mimari ifade arayışının
unutulmaz örnekleri olarak anılacaktır.